lah-ı Ahrâr oldukları zan olunur.] Seyyid-üt-tâife Cüneyd ve bunun gibi birkaç velî de orada idi. Birkaç velî bu makâmdan dahâ yukarıda idi. Fekat bunun direklerini tutmuş oturuyorlardı. Birkaç velî de bu makâmdan dahâ aşağıda idi. Derecelerine göre yer almışlardı. Kendimi bu makâmdan çok uzakda gördüm. Hattâ bu makâmla hiçbir ilgim yok idi. Bunun için çok üzüldüm. Aklımı kaçıracak gibi oldum. Aşırı üzüntüden ve sıkıntıdan canım çıkacak idi. Çok zemân bu hâl üzere kaldım. Sonunda, yüksek teveccühleriniz ve yardımlarınız ile kendimi o makâma ilişik gördüm. Önce başımı onun yüksekliğinde buldum. Kendim de yükselerek o makâmın üstünde oturdum.
İyice inceliyerek, o makâmın tam bir tekmîl makâmı, ya’nî sâlikleri kemâle erdirenlerin makâmı olduğu anlaşıldı. Sülûk, ya’nî tesavvuf yolculuğunda en son bu makâma varılır. Tam sülûk yapmamış olan meczûb bu makâma kavuşamaz. O makâmda şöyle düşündüm ki, çok zemân önce yüksek kapınızda bildirdiğim rü’yâ ile bu makâma yetişmiş oldum. O rü’yâda emîr-ilmü’minîn hazret-i Alî “kerremellahü teâlâ vecheh” (Göklerin ilmini sana bildirmek için geldim) buyurmuşdu. İyi dikkat ederek bu makâmın, Hulefâ-i Râşidîn “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasında yalnız Emîr hazretlerine ayrılmış olduğunu anladım. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Kötü huyların her ân kendimden ayrılarak uzaklaşdıkları görülüyor.
Birçoklarının iplik gibi çıkdıkları, başkalarının solucan gibi ayrıldıkları belli oluyor. Bir vakt geliyor ki, tam ayrıldıkları anlaşılıyor. Başka bir zemân, başka birşey yine görülüyor. Ba’zı hastalıkların ve sıkıntıların gitmesi için teveccüh ederken, Allahü teâlânın bu teveccühden râzı olup olmadığını bilmek lâzım mıdır, yoksa lâzım değil midir? (Reşahât) kitâbında hâce Nakşibend “kaddesallahü sirrehül akdes” hazretlerini anlatırken bildirdiklerinden, lâzım olmadıkları anlaşılıyor. Siz, bunun için nasıl emr buyuruyorsunuz? Böyle teveccühde bulunmak bu fakîre tatlı gelmiyor. Tâliblerde huzûr hâsıl oldukdan sonra, zikr etmelerine son vererek bu huzûr üzerinde durmaları lâzım mıdır, değil midir? Huzûrun hangi mertebesinde zikr yapılmaz?
Burada öyle sâlikler var ki, başlangıçtan sonuna kadar zikr yapıyorlar. Zikri hiç bırakmıyorlar. Nihâyete kadar yaklaşıyorlar. İşin doğrusu nasıldır? Ne yapmamız emr buyurulur? Yüksek kapınıza dördüncü olarak sunulur ki, Hâce hazretleri [ya’nî, Ubeydüllah-i Ahrâr] (Fıkarât) kitâbında buyuruyor ki, (Sonunda zikr yapmak emr olunur. Çünki, birçok dilekler vardır ki, zikrsiz ele geçmez). Bu dileklerin ne olduğunu beyân buyurunuz. Beşinci olarak yüksek kapınıza sunulur ki, çok kimse geliyor tarîkat öğretilmesini istiyorlar. Fekat, yidikleri lokmaların halâl olmasını gözetemiyorlar. Bu gevşek davranışları ile birlikte huzûra ve biraz şü’ûrsuzluğa kavuşdukları görülüyor. Lokmalara dikkat etmeleri için sıkışdırılacak olursa, istekleri gevşek olduğundan, büsbütün bırakıp gidecekler.
Bunlara ne yapmamız emr buyurulur? Birçokları da, yalnız bu şerefli zincire halka olmak istiyor, zikr öğretilmesini istemiyorlar. Bu kadarcık bağlanmaları câiz midir, değil midir? Eğer câiz ise, nasıl yapacağımızı emr buyurunuz? Sözü dahâ uzatmak saygısızlık ve tam edebsizlik olur. – 15 –
SEKİZİNCİ MEKTÛB Bu mektûb, yine büyük mürşidine yazılmışdır. Bekâ ve sahv makâmındaki hâlleri bildirmekdedir: Kölelerinizin en aşağısı olan Ahmed, yüksek kapınıza sunar ki, sahva getirdikleri ve bekâya kavuşdurdukları günden beri şaşılacak bilgiler ve işitilmemiş ma’rifetler durmadan, birbiri ardınca ihsân olunmakdadır. Bunların çoğu, büyüklerin söylediklerine ve bildirdiklerine uymamakdadır. (Vahdet-i Vücûd) ve buna benzer şeyler için söyledikleri şeyleri dahâ o hâlin başında ihsân etdiler. Çoklukda, ya’nî mahlûklar aynasında birliği, ya’nî yaratanı görmek hâsıl oldu. Bu makâmdan çok yukarı derecelere çıkardılar. Bu bilgilerden çeşid çeşid bildirdiler. Fekat, o makâmların ve ma’rifetlerin alâmetleri, işâretleri, o büyüklerin sözlerinden açıkça anlaşılamıyor.
En algunos de los grandes, se ha manifestado brevemente y de manera cerrada. Lo más sólido testimonio de que estos son correctos es que coinciden con lo que han declarado los eruditos islámicos y de la escuela sunnita. Nada es incompatible con el islam. Ninguno de ellos se ajusta a lo que los filósofos y sus cortas mentes entendieron y declararon. Incluso, no se ajusta a lo que han declarado aquellos que pertenecen a los eruditos islámicos pero se han separado de la escuela sunnita. En el conocimiento del destino y el destino, se ha mostrado que la fuerza del siervo tiene efecto en la acción. Antes de realizar la acción, no hay fuerza ni poder. El poder se le concede durante la acción. La obligación, es decir, los mandatos y prohibiciones de Allah, se comprende que se realizan en el momento en que se encuentran en condiciones de seguridad, según lo declarado por los eruditos sunnitas.
En este punto, me encuentro siguiendo la senda de Hâce Nakşibend, «kaddesallahü teâlâ sirrehül akdes». Ellos estaban en este punto. También Hâce Alâ’üddîn-i Attâr, «kaddesallahü teâlâ sirrehül akdes», ha participado en este punto. Uno de los grandes anillos de esta cadena elevada es Hâce Abdülhâlık-ı Goncdevânî, «kaddesallahü sirrehül akdes». De los antiguos grandes, también están en este punto Hâce Ma’rûf-i Kerhî e Imâm-ı Dâvüd-i Tâî, Hasen-i Basrî y Habîb-i Acemî, «kaddesallahü teâlâ esrârehümül mukaddese». El final de los estados en este punto es una completa distancia y extranjería. La enfermedad ha llegado a un estado en el que no acepta el tratamiento. Las cortinas están muy entre medio, pero con mucho esfuerzo y trabajo, pueden ser levantadas. Ahora, el mayor velo es creer que uno mismo es muy sabio.
No hay un médico que lo libere de este sufrimiento ni un sâlih que lo lea. Parece que se han dado el nombre de «extranjería» y «separación» para unirse y fusionarse. ¡Lástima! La casa de Yûsüf y Zelîha se ajusta a su situación. Traducción del poema fârisî: «Escucha, y dice que este sonido proviene de un amigo; la mano que toca la flauta recibe fuerza». ¿Dónde están los testigos y quién los ve y qué es lo que se ve? Traducción del verso fârisî: «¿En qué espejo puede verse Él?» Traducción del verso árabe: «¿Dónde está el derecho sobre la tierra y quiénes son los dueños de todo?» Reconozco que soy un siervo creado débil. También reconozco a todo el universo y a su Creador, que posee pleno poder. Y no conozco a Él más que como Creador y poseedor de poder sobre todo. No conozco cosas como que se parezca a sus criaturas o que Él aparezca en todo. Traducción del verso fârisî: «¿En qué espejo puede verse Él?» Aunque los eruditos de la escuela sunnita puedan cometer errores en algunos asuntos, el conocimiento que expresan sobre Allah, el Altísimo, y sus atributos es tan correcto y tan luminoso que, junto a la belleza de sus palabras, sus errores no se ven en absoluto. La mayoría de los sufíes, aunque hayan realizado tantas prácticas espirituales y esfuerzos, aunque hayan sufrido tanto, no se percibe belleza en sus creencias, ya que no son completamente correctas en cuanto a la creencia en la naturaleza y atributos de Allah, el Altísimo.
Por eso, el amor hacia los eruditos y los que buscan el conocimiento es muy grande. Su situación es dulce. Deseo estar entre ellos. Deseo hablar con ellos sobre el libro (Telvîh) de los cuatro principios y leer junto con ellos el libro (Hidâye) de la jurisprudencia. Entiendo que el conocimiento de Allah, el Altísimo, está presente con todas las criaturas y que lo abarca todo, según lo han declarado los eruditos. De esta manera, Allah, el Altísimo, no es estas criaturas. Sé que no está unido a ellas, ni separado de ellas, ni unido con ellas, ni alejado de ellas, ni que abarque el universo ni que haya penetrado en todo. Sé que Allah, el Altísimo, crea a los seres humanos y sus atributos y sus acciones. Entiendo que los atributos de ellos no son los atributos de Él, ni sus acciones son las acciones de Él.
Entiendo que cada acción se realiza con el poder de Él, no con el poder de las criaturas. Los eruditos de la escuela sunnita también hablan así. Sé que Allah, el Altísimo, tiene siete atributos y también tiene el atributo de la voluntad. Entiendo bien que el atributo del poder es tener la capacidad de hacer o no hacer una acción. No significa que si quiere lo hace y si no quiere no lo hace. Porque decir que no quiere significaría que no tiene el atributo de la voluntad. Esto no puede ser. El poder, así lo han entendido los filósofos y algunos sufíes. Estas palabras muestran que Allah, el Altísimo, está obligado. Lo harían como si fuera una ley de la naturaleza. Se ajustaría a lo que dicen de que todo lo hace la naturaleza. Entiendo el conocimiento del destino y el destino según lo han declarado los eruditos de la escuela sunnita.
Mal sâhibi, mülk sâhibi, kendi malını, mülkünü dilediği gibi kullanır. İnsanların bir işe uygun yaratılmasını, ya’nî kâbiliyyet ve isti’dâdı, hiç te’sîrli görmüyorum. Çünki, te’sîr olursa insanlar mecbûr edilmiş olur. Allahü teâlâ seçer, dilediğini yapar. Başa gelenleri bildirmek vazîfe olduğu için, saygısızlık olacak kadar yazdım. Fârisî mısra’ tercemesi: Köle, kendi haddini bilmelidir.
DOKUZUNCU MEKTÛB Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Geri dönüş makâmlarındaki hâlleri bildirmekdedir: Bu köleniz, gaflet uykusuna dalmışdır.Yüzü siyâhdır, kusûrları çokdur, huysuzdur, eline geçen birkaç şeye aldanmışdır. Kavuşmak ve yükselmek düşüncesi ile başı dönmüşdür. Her işi, sâhibine karşı gelmekdir. İyi, fâideli şeyleri yapmaz. Herkes görsün diye süslenir. Allahü teâlânın her ân – 17 – Mektûbât Tercemesi: – F:2
gördüğü gönlünü yıkmakdadır. Hep gösteriş için çalışmakdadır. Bunun için gönlü, rûhu kararmakdadır. Sözleri, düşüncelerine uymaz. Düşünceleri de hep saçmadır. Bu gaflet uykusundan, bu saçma düşüncelerden ele ne geçebilir? Böyle sözlerin, böyle düşüncelerin ne fâidesi olur? Hep zararda, hep alçalmakdadır. Anlayışı kıt, gitdiği yol bozukdur. Fesâd karışdırır, kötülüklere sebeb olur. Başkalarına zararı çok, kendi günâhları pek çokdur. Ayblardan, kusûrlardan yapılmış bir heykel gibidir. Günâhlar yığınıdır. İyilik olarak yapdıkları bir işe yaramaz, hep atılır. Fâideli ve güzel bildiği işleri hep kötüdür, beğenilmez. (Çok Kur’ân-ı kerîm okuyan vardır ki, Kur’ân-ı kerîm ona la’net eder) hadîs-i şerîfi tam onun hâline uygundur.
(Çok oruc tutanlar vardır ki, orucundan eline geçen yalnız açlık ve susuzlukdur) hadîs-i şerîfi onun hâlini göstermekdedir. Bu hâlde olan bir kimseye ve makâmı, derecesi, kemâli böyle olana yazıklar olsun. Onun istigfâr etmesi de, günâhlarından dahâ büyük bir günâhdır. Tevbesi, başka çirkin işlerinden de dahâ çirkindir. Bozuk olan kimsenin her işi de bozuk olur, demişlerdir. Fârisî mısra’ tercemesi: Buğdaydan arpa, arpadan buğday çıkmaz elbet! Onun hastalığı, iliğine, kemiğine işlemişdir. İlâc fâide vermez. Temelinden bozukdur, ta’mîr ile düzelmez. Bir şeyin özünde, yapısında bulunanlar, ondan ayrılmaz. Fârisî mısra’ tercemesi: Habeşden siyâhlık ayrılmaz, çünki kendi rengidir.
Ne yapılabilir, Bekara, A’râf, Tevbe, Nahl sûrelerinde ve Rûm sûresinin dokuzuncu âyetinde, (Allahü teâlâ onlara zulm etmedi. Fekat onlar kendilerine zulm ediyorlar) buyuruldu. Evet, tam iyiliğe karşı tam kötülük lâzımdır. Böylece iyilik tam olarak meydâna çıkar. Herşey, zıddı ile, tersi ile anlaşılır. Hayr ve kemâl hâzır olunca, bunlara şer ve naks lâzım olur. Çünki, iyiliğe ve güzelliğe elbette ayna lâzımdır. Birşeyin aynası onun karşısında olur. Bundan dolayı iyiliğin aynası kötülükdür. Aşağılık da, üstünlüğün aynasıdır. Bunun içindir ki, birşeyde aşağılık ve kötülük ne kadar çok olursa, iyiliğin ve üstünlüğün o şeyde görülmesi de, o kadar çok olur.
Şaşılacak şeydir. Yukarıda saydığımız kötülükler iyiliğe döndüler. Bu kötülükler, bu aşağılıklar, iyiliklerin ve üstünlüklerin yeri oldu. İşte bunun için, abdiyyet, kulluk makâmı, her makâmdan dahâ üstündür. Çünki, bu söylediklerimiz, (Abdiyyet makâmı)nda tamdır ve en çokdur. Sevilenleri bu makâma indirmekle şereflendirirler. Sevenler, görmenin zevkinden tad almakdadır. Kulluğun tadını almak ve ona alışmak ise, sevilenler içindir. Sevenler, sevgiliyi görmekle râhatlanır. Sevilenlerin râhatlığı ise, sevgiliye kul olmakdadır. Onlar kulluğa alışarak bu devlete kavuşdurulur. Bu ni’metle şereflendirilir. Kulluk meydânında yarışanların başı, din ve dünyânın efendisi, geçmişlerin ve geleceklerin en üstünü ve âlemlerin Rabbinin sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâmdır.
Bir kimseyi, ihsân ederek, acıyarak bu devlete, bu ni’mete kavuşdurmak isterlerse, ona Resûlullaha tam uyabilmek ni’metini verirler. O servere “aleyhi minessalevâti etemmühâ ve minettehıyyâti ekmelühâ” uymakla, o yüksek makâma ulaşdırırlar. Bu, Allahü teâlânın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahü teâlâ, büyük ihsanların sâhibidir. – 18 –
Şerrin ve aşağılığın çok olması demek, bunu zevkle anlamak demekdir. Yoksa, kötü, aşağı bir kimse olmak değildir. Böyle anlayışlı kimse, Allahü teâlânın ahlâkını huy edinmiş kimsedir. O ahlâkı huy edinmenin fâidelerinden biri de, böyle anlayış sâhibi olmakdır. Bu makâmda kötülük, aşağılık hiç bulunabilir mi? Ancak bunların bilgisi bulunur. Bu ilm, tam bir şühûd ile hâsıl olduğu için tam bir yükseklikdir. Öyle bir iyilikdir ki, herşey onun yanında kötülük görülür. Bu görüş, nefs-i mutmainnenin kendi makâmına inmesinden sonra ele geçer. Bunun için kul, zevkinden geçmedikçe ve kendini yere vurmadıkça ve işi buraya vardırmadıkça, Mevlâsının yüksekliğinden bir şey anlayamaz.
Nerede kaldı ki, kendini mevlâ bile ve kendi sıfatlarını Onun sıfatları sana. Allahü teâlâ, böyle şeylerden çok uzak, çok yüksekdir. Böyle bilmek ismlerde ve sıfatlarda ilhâddır, zındıklıkdır. A’râf sûresi yüzsekseninci âyet-i kerîmesinde, (Allahü teâlânın ismlerinde ilhâd edenleri, ya’nî ismleri değişdirenleri terk edin. Onlar âhıretde yapdıklarının cezâsını çekeceklerdir) bildirilen mülhidlerdendirler. [Bu âyet-i kerime, Allahü teâlânın ismlerini değişdirenlerin, terceme edenlerin, doksandokuz ismden başka ism söyleyenlerin, kıyâmetde azâb çekeceklerini bildiriyor. Allah yerine tanrı diyenlerin bu âyet-i kerîmeden korkmaları, tevbe etmeleri lâzımdır.] Cezbesi sülûkdan önce olan herkes sevilmişlerden olamaz. Fekat sevilmişlerden olmak için cezbenin önce olması şartdır.
Evet, her cezbede sevilmişlerden az birşey vardır. Çünki sevilmiş olmayanlarda cezbe olmaz. Bu az birşey sonradan hâsıl olmuşdur. Kendinden değildir. Kendisinde bulunan mahbûbiyyet hiçbirşeye bağlı değildir. Sona varan her sâlik cezbeye kavuşur. Fekat çoğu sevenlerdendir. Dışarıdan az bir sevilmişlik gelmişdir. Bu kadar şey sevilmişlerden olmak için yetişmez. Dışarıdan sevilmişliği getiren sebeb, tezkiye ve tasfiyedir, ya’nî kalbin ve nefsin temizlenmeleridir. Başlangıçta olan birçok sâliklerde de, O Servere “sallallahü aleyhi ve sellem” uydukları için, az bir sevilmişlik hâsıl olur. Bu sevilmişliği müntehîde de husûle getiren, yine o Servere “sallallahü aleyhi ve sellem” uymakdır.
Sevilmişlerde de kendilerine ihsân edilmiş olan bu ni’metin meydâna çıkması, yine o Servere “aleyhissalâtü vesselâmü vettehıyye” uymağa bağlıdır. Hattâ, kendilerine, sevilmiş olmak ni’metinin verilmesi de, o Servere “sallallahü aleyhi ve sellem” bağlılıkları olduğu içindir. Onun rabbi ya’nî terbiye edicisi, yetişdiricisi olan ism, o Serverin “aleyhissalâtü vesselâmü vettehıyye” rabbi olan isme yakın olduğu için, sevilmişlerden olmuşdur. Bunun için bu se’âdete kavuşmuşdur. Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Herkes, sonunda Onun huzûruna çıkacakdır. Haklıyı meydâna çıkaran Allahü teâlâdır. Doğru yolu gösteren, doğru yola kavuşduran Odur. _________________ Niçin küfrân eder insân, Hudâ ni’met verir iken, Utanmayıp eder isyân, kamûyu ol görür iken.
Beher an hamdü şükretmez, dahî ihsânı fikretmez, Hergün Hakkı zikretmez, bedende cân durur iken? – 19 –
ONUNCU MEKTÛB Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kurb ve bu’d ve firâk ve vaslın bilinmeyen ma’nâlarını arz etmekdedir: Kapınız hizmetçilerinin en aşağısı olan Ahmed, yüksek huzûrunuza sunar ki, çok zemân oluyor, o yüksek kapı hizmetçilerinden haber gelmedi. Gözlerimiz yoldadır. Fârisî beyt tercemesi: Şaşmayınız! Rûhuma hayât veriyor her ân, Haber geldikce hep, uzakda kalan dostumdan. Huzûrunuza kavuşmak ni’metine lâyık olmadığımı biliyorum. Fârisî mısra’ tercemesi: Hayvanlarınızın çanını uzakdan işitmek bana yeter! Şaşılacak şeydir. Çok uzakda kalmağa yakınlık adını vermişler. Ayrılığın en çoğuna kavuşmak demişler. Sanki bu yakınlık ve kavuşmak kelimeleriyle uzaklığı ve ayrılığı bildirmek istemişler.
Traducción del beyt árabe: ¿Acaso se puede alcanzar al amado? Entre medio hay altas montañas y peligros terribles. Por eso, es necesario llorar sin fin y pensar sin cesar. Es necesario que los deseos deseen al que busca lo deseado, y que los amados se conviertan en amantes al amar al amante. Él, el gran religioso, «mejor es el amor que el conocimiento, y más elevado el amor que la sabiduría», aunque esté en el lugar de los buscados y los amados, se convirtió en amante. Se convirtió en buscador. Por eso, quienes conocen el estado de ese Servidor (el Profeta Muhammad «que la paz y las bendiciones de Allah estén sobre él», siempre estaba triste y siempre pensativo) dijeron. Ese Servidor «que la paz y las bendiciones de Allah estén sobre él» dijo: «Ningún profeta ha sufrido tanto como yo». Es necesario que los amantes lleven la carga del amor.
Es difícil para los amados levantar esta carga. Si seguimos diciendo, no termina. Traducción del verso árabe: El final de la historia del amor no termina. El Sheijullah Bahsh, quien trajo esta carta, tiene un poco de atracción y amor. Con su empuje, se escribieron algunas palabras a los siervos de su puerta alta. Él muy desea estar en su servicio elevado. Por eso, salió en camino. Primero pidió algo aquí. Pero al comprender que el pobre se sentía intimidado, se conformó con una entrevista sola. Escribió estas pocas palabras. Alargar esta carta sería una falta de respeto. _________________ ¿Por qué no lo haces, la oración obligatoria? ¿No eres tú de la comunidad de Muhammad? (Que la paz y las bendiciones de Allah estén sobre él) ¿No recuerdas el Infierno y el Paraíso? ¿Así actúa un creyente? – 20 –

