Resülullah’ın Havzı
Bir başka hadis-i şerifde şu ifade edilmiştir: «Benim havzımın genişliği, Yemen’deki Aden şehri ile Şam diyârında bulunan Amman şehrinin arası kadarıdır. Yanlarında inciden çadırlar vardır. Oradaki ibrikler, bardaklar gökteki yıldızlar kadardır. Çamuru misk-i ezferdendir. Suyu sütten beyaz, karlardan soğuk ve baldan tatlıdır. Ondan bir kere içen kimse bir daha susamaz. Bir takım kimseler benim yanıma gelmekten, bir deve sürüsüne gelen yabancı bir devenin men’olunduğu gibi men’olunurlar. Ben onlara gelin, gelin! derim. Demek ki, sen bunların senden sonra meydana çıkan şeyi bilmiyorsun denildiği zaman, ben, ne yaptılar? derim. Onlar Kur’ân-ı kerim’in hükmünü bozdular, değiştirdiler, onunla amel etmediler. Türlü türlü bid’atler çıkardılar, denir. Bu durumda ben, dikkat ediniz ki, Allahü teâlâ’nin Cennetinden rak olmak ve azâba müstehak olmak enlar içindir» derim.
Mu’tezile, Resülullah’ın havzini inkâr ettiler. Bunun için, onlar sözlerinden, hakkı inkârdan, dyet ve hadisleri reddetmekten tevbe etmezlerse, Resülullah’ın havzından su içirilmezler. Susamış oldukları halde Cehenneme atılırlar.
Enes’den (radıyallahü anh) muttasıl sened ile bildirilen hadis-i şerifde: «Bir kimse şefâati inkâr etse, şefâatten nasibi olmaz. Bir kimse hayzı inkâr etse, onun için Resülüliah’ın havzindan hisse ve nasib yoktur», buyuruldu.
Âişe-i Sıddika (radıyallahü anhâ) der ki, ben Resülullah’dan (sallâllahü aleyhi ve sellem) Makam-ı Mahmüd’dan süğl ettiğimde: «Allahü teâlâ Arş üzerine oturmamı bana va’d etmiştir», buyurdu.
Hesap
Ehl-i sünnet’in itikadlarından biri de, Allahü teâlâ kıyâmet gününde mü’min kulunu hesaba çeker, onu kendine yakın eder. Nitekim Abdullah bin Ömer’in (radıyallahü anhümâ) bildirdiği hadis-i şerifde: «Mü’min kıyâmet gününde getirilir. Allahü teâlâ onu kendine yakın eder. Hattâ insanlar görmesin diye setreder (örter). İki defa ona, kulum! Dün-yâda işlediğin şu günâhı biliyor musun der. Kul da biliyorum yâ Rabbi der. Hattâ işlemiş olduğu bütün günahları böylece ona ikrâr ettirir. Bu halde kulun bütün hatâ ve günahları gizli ve örtülü herşeyi açığa vurulup kendini helâk olmuş durumda görünce, Allahü teâlâ ona hitâben: Kulum senin günahların şunlardır. Ben dünyada senin günahlarını senden sakladım. İşte bugün de, senin günahlarını afv ve mağfiret ettim», der, buyuruldu. Muhasebenin (hesablaşmanın) ma’nâsı, Allahü teâlâ’nın, kuluna sevab ve günah defterlerinin okunması, amellerinin karşılığının bildirilmesidir. Kul için faydalı ve zararlı işlerinin açıklanmasıdır. Birçok firkalar, kiyâmette hesaba çekilmeyi inkâr ettiler. Allahü teâlâ Gdsiye süresi, yirmibeş ve yirmialtinci âyetlerinde: «Muhakkak ki, öldükten sonra bize dönerler, mahşerde de hesabları bizim uhdemizdedir», buyurup yalancı olduklarını isbat ediyor.
Mizan
Ehl-i sünnetin itikadından biri de, kıyâmette terazi ve amejeri tartma olduğuna inanmaktır. Kulun sevabı ve günahı bu terâzi ile tartılır. Terâzinin iki kefesi ve dili vardır. Mu’tezile, Mürcie ve Hdriciler terâziyi inkâr edip, terâzi, mücerred addettir, amellerin tartılması değildir dediler. Halbuki Allahü teâlâ Enbiyâ süresi, kırkyedinci âyet-i kerimesinde: «Kiyâmet günü adâlet terâzileri kurarız, o gün hiç kimseye zulm olunmaz. Hardal tanesi kadar yaptıklarını o gün önlerine getiririz. Hepsinin hesâbını görmeye yeterim» ve daha bir çok âyetler ile onların yalancı olduklarını bildiriyor. Âyet-i kerimede, sevab tarafı ağır gelenler… ve hafif gelenler diye bildiriliyor. Adâlet, ağır ve hafif diye vasfolunmaz. Kulların hesabını Allahü teâlâ görür.
Abdullah İbni Ömer’in (radıyallahü anhümâ) bildirdiği hadis-i şerifte
RESÜLÜLLAH’IN KIYAMETDE HAVZI VARDIR
buyuruldu ki: «Kıyâmet günü mizan (terâzi) kurulur. Bir kimse getirilip bir kefesine konur. Terâzi bir tarafa eğilir. Allahü teâlâ onu Cehenneme gönderir. Cehenneme giderken, Allahü teâlâ tarafından bir ses duyulur: «Açefetmeyiniz, onun bir başka ameli vardır», der. Üzerinde Lâ ilâhe illâllah yazılı olan bir kâğıt getirilir. Terâzinin sevab kefesine konur. Öbür tarafa, ya’ni sevab tarafına doğru eğilir. Cennete girmesi emrolunur».
En otro hadiz noble se dijo: «Cuando alguien es llevado a la báscula en el Día del Juicio, se le traerá un libro de noventa y nueve hojas, cada una de las cuales será tan larga como la vista puede alcanzar. En estos libros estarán escritas sus buenas y malas acciones. Si sus malas acciones superan a sus buenas, será enviado al Infierno. Mientras es enviado al Infierno, se oirá una voz desde la Presencia de Allah: «No os apresuréis, no os apresuréis. Hay algo que no se ha pesado». Se traerá algo tan pequeño como la punta del dedo índice, sobre el cual se escribirá: «No hay dios excepto Allah, Muhammad es el mensajero de Allah». Se colocará en la balanza de la recompensa, y así, la recompensa superará a la maldad, y se le ordenará ir al Paraíso.»
La señal de que la báscula se inclina hacia arriba es que el lado pesado (opuesto al nuestro en este mundo) sube. La señal de que la báscula se inclina hacia abajo es que el lado ligero baja.
La causa de que la báscula se incline hacia arriba es la fe y la declaración de testimonio. La causa de que se incline hacia abajo es la asociación (shirk) (asociar algo con Allah). Por eso nos refugiamos en Allah. Cuando la báscula se inclina hacia arriba, su dueño es enviado al Paraíso, ya que el Paraíso está alto. Cuando la báscula se inclina hacia abajo, su dueño es enviado al Infierno. En efecto, Allah dijo: «Los que pesan pesado son los que son agradecidos». Se ha interpretado «los que son agradecidos» como el Paraíso elevado. También dijo: «Los que pesan ligero son los que son desagradecidos». Se ha interpretado «los que son desagradecidos» como el fondo del Infierno (el lugar más bajo del Infierno).
Cuando se pesan las obras, las personas se dividen en tres categorías: una de ellas tiene más pecados que recompensas, y por eso se le ordena ir al Infierno. Otra tiene igual número de pecados y recompensas, y serán guardados en el A’raf, y luego, por la voluntad de Allah, alcanzarán la misericordia y entrarán al Paraíso. Los que son muy queridos (mukarreb) entrarán al Paraíso sin cuentas. En efecto, es famoso el hadiz: «Setenta mil personas entrarán al Paraíso sin cuentas, y cada una de ellas traerá a setenta mil más». Los infieles son lanzados al Infierno sin ser contados. A algunos de los creyentes, se les permite entrar al Paraíso fácil y ligero, según se mencionó anteriormente. A otros, su cuenta se ve muy fina, y luego su asunto queda en manos de Allah. Si quiere, los envía al Paraíso, si quiere, los envía al Infierno. En efecto, Allah dijo en los versículos siete y ocho del sura Al-Inshikak: «La cuenta de quien recibe el libro en su mano derecha será fácil». En el versículo trece del sura Al-Isra también dijo: «Hemos colgado sobre cada persona su destino, y en el Día del Juicio le sacaremos su libro de obras, y se lo mostraremos abierto.»
En el hadiz noble transmitido por el Hazret-i Ali (que Allah esté satisfecho con él): «Allah
trae a todos ante la cuenta, pero envía al Infierno sin preguntar a aquel que asoció algo con Él», se dijo.
Los habitantes del Paraíso y del Infierno
Los seguidores de la Sunna creen que el Paraíso y el Infierno son criaturas y existen. El Paraíso y el Infierno son un lugar y un rango. Uno de ellos, Allah lo preparó como un don y recompensa para los creyentes y obedientes, y el otro lo creó como castigo, tortura y castigo para los pecadores, los arrogantes y los infieles. El Paraíso y el Infierno han existido desde que Allah los creó, y no desaparecerán nunca. El Paraíso sigue siendo el mismo Paraíso donde estuvieron Adán (paz sea sobre él), Hawwa y Iblis, y luego fueron expulsados. Esta historia es famosa. La secta de los Mu’tazilah negó que el Paraíso y el Infierno sean criaturas (creados) y existan. Por su negación y por su sentencia de que si una persona musulmana y monoteísta comete un gran pecado, debe pasar setenta años en el Infierno, y por eso no puede entrar al Paraíso, afirmo solemnemente que ellos permanecerán eternamente en el Infierno. Allah desaprueba a la secta de los Mu’tazilah en el Corán sagrado, y en el versículo 133 del sura Al-‘Imran dice: «Se ha preparado un Paraíso amplio como los cielos y la tierra para quienes temen a Allah». Y en el versículo 131 del sura Al-‘Imran dice: «Temen a la Gehena preparada para los infieles». Cualquier persona con sentido sabe que algo que se ha preparado existe. Por eso, se entiende claramente aquí que el Paraíso y el Infierno son criaturas y existen.
En el hadiz noble transmitido por Enes bin Mülük (que Allah esté satisfecho con él): «Entré al Paraíso y vi un río que fluía. Alrededor de él había tiendas hechas de perlas. Puse mi mano en el agua y vi que era misk ezfer. En ese momento, Jibril me preguntó: «¿Qué es esto?», y me respondió: «Esto es el kevser que Allah te ha concedido como favor»», se dijo.
Ebü Hüreyre (radıyallahü anh), yâ Resülâllah, bize Cennetten haber ver deyince: «Bir kerpici altından, bir kerpici gümüşten, sıvası misk-i ezferden, taşı inci ve yâkuttan ve toprağı za’ferandandır. Ona giren ölmez. Ebedi onda kalır. Sonsuz. ni’metler içinde olup, hiçbir zaman üzüntü, acı, elem ve sertlik görmez. Cennettekilerin elbisesi eskimez. Hep genç olup, ihtiyarlamazları, buyurdu. Bu hadis-i şerif Cennet ve Cehennemin hâlen var olduklarını gösteriyor: Cennet ni’metleri de sonsuzdur. Zeval bulmazlar. Nitekim Ra’d süresi otuzbeşinci âyetinde: «Cennet ni’metleri daimidir, kesilmez, gölgeleri uzundur, zâil olmaz», ve Vakia süresi otuzüçüncü âyetinde: «Bitmiyen ve men’olunmiyan meyvelerden yerler» buyuruyor.
Cennet ve Cehenneme ve içlerinde olanlara fenâ ve yokluk olmıyacağının sabit olunca, Allahü teâlâ’nın Cennetten hiç kimseyi çıkarmayacağı, Cennette olanları öldürmeyececeği, Cennette olanlardan ni’metlerin yok olmiyacagi da sâbit olur. Cennette olanların her gün ni’metleri artmakta, En büyük ni’metleri Allahü teâlâ’nın emri ile, Cennet ile Cehennem arasındaki sür üzerinde ölümün öldürülmesi olup, bu halde bir sesin: «Ey Cennette bulunanlar, siz Cennette ebedi kalırsınız, sizin için ölüm yoktur. Ve ey Cehennemlikler, siz de Cehennemde ebedi kalırsınız. Sizin için de ölüm yoktur», demesidir. Bu beyânımız sahih hadisde Resülullah’dan (saltâllahü aleyhi ve sellem) böylece bildirilmiş olmasına binâendir.
Hazret-i Muhammed Son Peygamberdir
Bütün müslimanlar, Muhammed bin Abdullah bin Abdülmuttalib bin Hâşim’in Allahü teâlâ’nin resülü (peygamberi) peygamberlerin en üstünü ve efendisi ve sonuncusu olduğuna, bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderildiğine itikad eder. Nitekim Allahü teâlâ Sebe’ süresi, yirmisekizinci âyetinde: «Seni bütün insanlara gönderdik» ve Enbiyâ süresi yüzyedinci âyetinde: «Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik», buyuruyor. Ebü Emame’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadis-i şerifde: «Allahü teâlâ beni dört şeyle peygamberlerden üstün kıldı ve beni bütün insanlara peygamber gönderdi», buyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifde: «Allahü teâlâ’nın diğer peygamberlere verdiği mu’cizeleri ve onlardan fazlasını bana verdi», buyuruldu.
Bazı âlimler, Resülullah’dan (sallâllahü aleyhi ve sellem) meydana gelen mu’cizeleri saymaya, bin tane olduğunu söylemişlerdir. Özellikle manzum şeklinde olup, arabların sözlerinin hepsinden yüksek olan Kur’ân-ı kerim, Resülullah’ın en büyük ve açık mu’cizelerindendir. Kur’ân-ı kerim’in nazm ve tertibi, belâğat ve fesâhati o kadar yüksektir ki, her fasihinin fesâhatını ve her beliğin belâğatını geride bırakmıştır. Allahü teâlâ Hid süresi, onüçüncü âyetinde: «O halde onun on süresine benziyen bir şey söyleyiniz», buyurmuştur. Arablar o zamanda, en yüksek noktasına varmış edebiyat, fesâhat ve belâğata sahip oldukları halde, onun (Kur’ân-ı kerim’in) bir benzerini veya bir süresine benziyen bir şey getirmekten âciz kalmışlardır. Nefesleri kesilmiş, dilleri susmuş, ağızları kapandırılmıştır.
Bununla Resülullah’ın (sallâllahü aleyhi ve seliem) bütün arabiler, arab edebiyatını bilenler, fasih ve beliğ olanlar üzerine üstünlüğü açık ve belli olmasiyle Kur’ân-ı kerim Resülullah’a mu’cize olmuştur. Nitekim Müsâ’nın (aleyhisselâm) Asâsı, Müsâ (aleyhisselâm)’a mu’cize olmuştur. Çünkü Müsâ (aleyhisselâm) san’atlarında gayet usta, mâhir ve meşhur sihirbazlar ve kâhinlerin bulunduğu bir zamanda peygamber olarak gönderilmişti. Allahü teâlâ birçok âyet-i kerimeleri ile, Müsâ aleyhisselâmın Asâsı, sihirbazların hiyle ile yılan şeklinde yaptıkları ip ve bastonlarını yuttu. Ve o sihirbazların âletleri hükümsüz ve kendileri mağlüb olup yenilmiş olarak geriye döndüklerini ve sihirbazların secde ederek yere kapandıklarını bildiriyor.
Bunun gibi ölüleri diriitmek, ekmeh ve ebrası iyi etmek, İsâ aleyhisselâma mu’cize olmuştur. Çünkü İsâ aleyhisselâm, san’atlarında gayet usta, mâhir ve tanınmış doktorlar ve hakimler bulunduğu bir zamanda gönderilmiştir. Âl-i İmran süresi, kırkdokuzuncu: «Allahü teâlâ’nın izniyle ekmeh ve ebrası iyileştirir ve ölüleri diriltirim» âyet-i kerimesinden anlaşıldığına göre, doktorların ve hakimlerin yapmaktan âciz kaldıkları şeylerde, mu’cize ile onları yenmiş, tabibler ve hakimler korkup ona inanmışlardır. Müsâ’nın Asâsı ve İsâ’nın (aleyhimesselâm) ölüleri diriltmesi birer mu’cize olduğu gibi, Kur’ân-ı kerim’in fesâhat, belâğat ve icâzı da Resülullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) için en açık bir mu’cize olmuştur.
Resülullah’ın (sallâllahü aleyhi ve seliem) mübârek parmakları arasında su akması, az bir yiyecek ile birçok kimseleri yedirmesi, isdretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi, mescidindeki Hannane’nin (kuru odunun) ağlayıp inlemesi, ağacın yeri yararak yanına gelmesi, peygamberliğini tasdik etmesi gibi birçok mu’cizeleri vardır. Mu’cizelerini anlatmak çok uzun sürer. Resülullah’ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) Müsâ aleyhisselâmın Asâsı, İsâ aleyhisselâmın ölüleri diriltmesi, ekmeh ve ebrası iyileştirmesi, Sâlih aleyhisselâmın devesi ve diğer peygamberlere verilen mu’cizeler gibi mu’cizeler ile gelmemesinin iki hikmeti vardır: Bunlardan birisi, ümmeti ona inanmayıp, geçen peygamberlerin ümmetlerinin helâk olması gibi helâk olmamaları içindir. Nitekim Allahü teâlâ İsrâ süresi ellidokuzuncu âyet-i kerimesinde: «Kureyş’in istedikleri âyetleri [mu’cizeleri] göndermekten bizi men’eden yok. Ancak öncekiler, gönderdiğimiz âyetlere inan-

