Halifelik ve Eshâb-ı Kirâm
Resülullah’ın hastalandığı zaman, beş vakit namazın farzlarını kıldırmak için Ebübekir’i istihlaf etmesi, yani kendi makamına halife ta’yin etmesidir. Bilâl, her namaz vakti gelip namaz için ezan okuduğunda, Resülullah: «Ebübekir’e söyleyiniz, insanlara imam solsun», buyururdu. Bilâl, mescide gelip, oradakilerin Ebübekir’e uymalarını bağırarak söylerdi.
Resülullah hayatta iken Ebübekir hakkında, sahâbe için açık ve belli olacak şekilde, kendisinden sonra halifeliğe Ebübekir’in layık ve uygun olduğunu ve yine Ömer, Osman ve Ali’nin (radıyallahü anhüm) haklarında da, her birinin kendi zamanlarında halifelik için layık olduklarını söylerdi. Hazret-i Ali, «Yâ Resülâllah, senden sonra kendimize kim emir edelim?» dediğinde: «Ebübekir’i emir kabül ederseniz, onu emin, dünyada zâhid ve âhireti isteyici bulursunuz. Eğer Ömer’i emir yaparsanız, onu kuvvetli emin ve kötüleyicilerin kötülemesinden korkmaz butursunuz. Eğer Ali’yi emir ederseniz, hadi ve mühdi bulursunuz», buyurmuştu.
Resülullah’ın vefatından sonra Ebübekir’in hilâfeti üzerine icma’ olmuştur. İmâm Ebü Abdullah Ahmed bin Hanbel’den bir başka rivâyet var ki, Ebübekir’in hilâfeti, açık nas ile ve işâret-i nas ile sabit olmuştur. Bu da Hasan Basri’nin ve hadisçilerin (rahimehullah) yoludur. Bu rivâyetin esası, Ebü Hüreyre’nin Resülullah’dan eylediği rivâyettedir ki, Resülullah: «Mirâc gecesi, göğe çıkarıldığımda, benden sonra Ali bin Ebü Talib’in halife olmasını Rabbimden istediğimde, melekler, ey Muhammed, Allahü teâlâ dilediğini halife eder, senden sonra halife Ebübekir’dir, dediler», buyurdu.
İbn-i Ömer’in bildirdiği hadis-i şerifde: «Benden sonra halife Ebübekir’dir. Benden sonra Ebübekir az bir zaman durur», buyurmuştur.
Mücahid (rahimehullah) Hazret-i Ali’den bildiriyor ki, Resülullah’dan sonra Ebübekir’in halife olacağını, sonra Ömer’in, sonra Osman’ın ve ondan sonra Ali’nin halife olacağını bana ahd ve beyân etmeyince, bu sıkıntı ve üzüntülerle dolu dünya terk etmedi.
Omer bin Hattâb’ın halifeliğine gelince, onu Ebübekr halife etmiştir. Eshâb-ı kirâm da ona biat etmek istediklerinden, seve seve biat eylemişlerdir. İnsanlar kendisine (Emiri’l-mü’minin) adını vermişlerdir. Abdullah bin Abbâs Ebübekr’e: «Kıyâmet gününde, Rabbinin huzuruna çıkıp konuştuğunda ne dersin ve ne cevap verirsin ki, Ömer’i halife ettin, halbuki onun şiddetini biliyorsun», dediklerinde Ebübekr: «Rabbime, insanlar üzerine, senin en havir istiyen kulunu halife ettim», derim dediğini bildirmiştir.
Osmân ibn-i Affân’ın hilâfeti de, Eshâb-ı kirâmın bir araya gelmeleri ve söz birliği ile olmuştur. Hazret-i Ömer, kendi oğlunu halifelikten hâric tutup, hilâfetin Talha, Zübeyr, Sa’d bin Ebi Vakkas, Osman, Ali ve Abdurrahman bin Avf arasında meşveretle olmasını beyân eylemişti.
Bu yüzden Hazret-i Abdurrahman, Hazret-i Ali ve Hazret-i Osman’a, «Ben sizden birinizi Allah ve Resül ve tüm mü’minler için halife seçerim», diyerek Hazret-i Ali’nin elini tutup, «Ali, Allahü teâlâ’nın ahd ve miski, Resülünün zimmeti senin üzerine olsun. Allah ve Resül ve mü’minler için nasihat etmen, Resülullah’ın ve Ebübekir’in ve Ömer’in yolunda gitmen üzere, işte sana biat ettim», dediğinde, Ali onların yüklendikleri işlere ve hallere gücümün yetmeyeceğini korkarım cevâbını verip, kabül etmedi. Sonra Osman’a da Ali’ye söylediği gibi söyleyince, Osman cevab verip kabül etti. Abdurrahman, Osman’ın elini tutup biat eyledi. Ali de biat eyledi. Sahâbe-i kirâmın hepsi biat eyledi.
Böylece Osman bin Affan, hepsinin söz birliği ile, vefatına kadar, Eshâb arasında hak üzere imam ve halife oldu. Kendisinde kötülenecek, ayiblanacak, gindha ve öldürmeye sebep olacak bir şey bulunmadı. Veyl ve helâk refiziler içindir ki, onlar bu beydnimizle uymadılar ve aksini iddia ettiler.
İmâm-ı Ali’nin hilâfeti de, Cemâatin birleşmesi ve Sahâbenin söz birliği ile olmuştur. Zira, Ebü Abdullah bin Bata’, Muhammed bin Hanefiyye’den bildirir. Muhammed bin Hanefiyye der ki; ben Ali ibn-i Ebü Talib ile idim. Hazret-i Osman kuşatılmıştı. Bu sırada birisi gelip, «Şu anda Emirü’l-mü’minin katl olunmuştur», dediğinde, Ali’nin hâlinden korktuğum için, beline sarıldım. Beni bırak, senin burada atan yoktur, kime sarılıyorsun, Osman katl olunsun, ben ise evde oturayım. Bu revâ mıdır, dedi.
Así que llegó a la casa de la honorable Osman y entró. Cerró la puerta. Las personas llegaron y tocaron la puerta. Fueron a la lado del honorable Ali y dijeron: «Osman fue asesinado. Es necesario un califa para las personas, pero no conocemos a nadie más digno y adecuado que tú para el califato». Ali respondió: «No deseo ser califa. Soy vuestro buen ministro según vuestro mandato». Cuando ellos dijeron: «Por la verdad, no conocemos a nadie más digno que usted para el califato», Ali dijo: «Quien quiera hacerme el bay’ no se lo dude. Mi bay’ no será rápido. Solo saldré al Mesdjid, y aquel que quiera hacerme el bay’ allí, me lo hará». Salió al Mesdjid. Allí le hicieron el bay’. Fue imam y califa hasta que fue asesinado. Que la bendición y la salvación sean para los extranjeros, pues ellos dijeron lo contrario, afirmando que Ali nunca fue imam. Negaron su califato.
Los imames Ahmed y otros imames tienen la creencia de que no se debe hablar sobre la batalla del imam Ali contra Talha, Zübeyr, Aisha y Muaviya, y que es necesario guardar silencio. En efecto, Allah, el Altísimo, en el sura Hicr, en la cuadragésima octava aya, dice: «Sacaremos de los jardines a los que están en el primer lugar. Ellos se sentarán en los tronos, unos frente a otros, como hermanos». Solo se dice que la verdad es que el honorable Ali era correcto, mientras que los demás cometieron un error en su ijtihad. Porque se había formado un consenso e ijma sobre que era imam y califa. La batalla entre Talha, Zübeyr y Muaviya contra el honorable Ali fue por la sangre del califa honorable Osman, que fue asesinado injustamente, y estos asesinos estaban dentro del ejército del honorable Ali. La interpretación de cada uno era correcta. Lo mejor que podemos hacer en este asunto es guardar silencio, dejar que Allah, el Altísimo, juzgue sus asuntos y dedicarnos a buscar nuestros propios errores, limpiarnos de grandes pecados y cosas que nos destruyen.
Muaviya bin Abi Sofyan, al recibir la noticia de la muerte del honorable Ali, aprobó al honorable Hasan, quien, por el bien general y por una buena visión, se retiró del califato y lo entregó al honorable Muaviya. Por lo tanto, el califato del honorable Muaviya es legítimo. Esta buena acción fue por la bendición de la palabra del Profeta Muhammad: «Este es mi hijo, el Sayyid. Allah, el Altísimo, por causa de él, pondrá paz entre dos grandes ejércitos y comunidades». Cuando el honorable Hasan aceptó el imamato y el califato del honorable Muaviya, el imamato se volvió obligatorio para Muaviya, y ese año se llamó el año de la unión. Porque el desacuerdo había terminado, y el califato de Muaviya está en la bendita palabra del Profeta. En efecto, se dice que nuestro Profeta, en un hadiz noble, dijo: «La rueda del islam gira treinta y cinco, treinta y seis o treinta y siete años». La palabra «rueda del islam» en el hadiz noble se refiere a la fuerza en la religión. Los treinta y siete años incluyen los cinco años que separaron el califato, y los diecinueve años que duró el califato de Muaviya. Porque, como se mencionó anteriormente, los treinta años se completaron con el califato del honorable Ali.
Nosotros tenemos una buena opinión sobre todas las esposas del Profeta Muhammad. Creemos que son las madres de los creyentes, y que Aisha Siddiqah es la mejor de todas las mujeres del mundo. Creemos que Allah, el Altísimo, ha protegido a Aisha Siddiqah con los versículos del Corán sagrado hasta el día del Juicio Final, contra las palabras de los incrédulos sobre ella.
Así como creemos que las generosas acciones de nuestro Profeta indican que Fatima es la mejor de todas las mujeres del mundo, que es obligatorio amar a su padre, y que es obligatorio amar a Fatima. Porque el Profeta Muhammad dijo: «Fatima es una parte de mí. Quien duda sobre Fatima, duda sobre mí».
Hasta aquí se han mencionado los Compañeros y la Comunidad, los Huéspedes y los Ansar, quienes huyeron de La Meca antes de la conquista. Allah, el Altísimo, los menciona en el Corán sagrado y los alaba. En efecto, en el sura Hadid, en la décima aya, dice: «Los que gastaron antes de la conquista y lucharon, no son iguales a los que gastaron y lucharon después de la conquista. Ellos son superiores a los demás. Ambos están en el Paraíso».
Allahü teâlâ Feth süresinin sonunda buyuruyor ki: «Muhammed (aleyhisselâm) Allah’ın Resülüdür. Onunla olan mü’minler kâfirler üzerine çok şiddetli, aralarında ise birbirleriyle çok merhametli ve şefkatlidirler. Sen onları rükü’ ve secdede görürsün. Onlar Allahü teâlâ’nın fadil ve rızâsını isteyicidirler. Onların sima ve alâmetlerinden yüzlerinde secde eserleri görürsün. Onların vasıfları Tevrat ve İncil’de yazılıdır. Bir ekine benzerler ki, önce kılıç gibi bir filiz çıkar, sonra kuvvetlenir, kalınlaşır, gövdesi üzerine doğrulur ki, ekicileri onun kuvvet ve güzel görünüşü hayrette bırakır. Bunun gibi mü’minler de, İslâmın başlangıcında, zaif görüniup, gittikçe kuvvet bulup, herkesi şaşırtır. Allahü teâlâ kâfirleri kızdırmak için bu örneği verdi».
Bu âyet-i kerime Eshâb-ı kirâmın hepsi hakkında ise de, bu âyette özel olarak dört büyük ve seçkin halifeye, bunlardan sonra gelen aşere-i mübeşşereden altı kişiye imâ ve işâret vardır.
Bunun için Ca’fer bin Muhammed’in babasından naklen, bu âyet-i kerimenin tefsirinde eylediği rivâyetinde (Onunla beraber olanlar) kelâmı, Ebübekir’i övmektedir. Zira sıkıntı ve ferahda ve mağarada Resülullah ile bulunan odur. (Kâfirlere karşı çok şiddetlidirler) kelâmı, hazret-i Ömer içinidir. Zira müşriklere çok şiddetli olan odur. (Aralarında çok merhametlidirler) kelâmı Osmân ibn-i Affân hakkındadır. Zira, o, çok merhametli ve büyük hayâ sâhibi idi. (Onları rükü’ ve secdede görürsün) kelâmı, Ali bin Ebü Tâlib şânındadır. Zira her gece, binlerce tekbir (Allahü ekber) sesi, onun hususi odasından, yüksek kapısından hizmet edenlerin, kulaklarına gelirdi. (Allahü teâlâ’dan fadil ve rızâsını isterler) kelâmından, asere-i mübeşşereden olan ve Resülullah’ın havârileri bulunan Talha ve Zübeyr murâd ediliyor. (Secde eserleri yüzlerinde görünür) kelâmından, yine aşere-i mübeşşereden olan Sa’d, Said, Abdurrahman bin Avf ve Ebü Übeyde bin Cerrah kasdediliyor. (Bir ekine benzerler ki..) den sonuna kadar, önce kılıç gibi gövde ve aslını çıkaran bitkiden murad Muhammed Mustafâ’nın ortaya çıkışı, peygamber olarak gönderilmesi, sonra onun dört seçkin halifesi Ebübekir, Ömer, Osmân ve Ali (radıyallahü anhüm) hazretleri ile kuvvetlenmesi ve İslâm binâsının metaneti ve şevketinin bütün dünyayı aydınlatıp âlemleri şaşırtmasıdır, diye bildirilmiştir.
Ehl-i sünnet, bunların aralarındaki münakaşa ve münâzaraları dile almaktan çekinmiş, büyük İslâm önderleri hakkında böyle konuşmaktan sakınıp, aralarındaki işleri Allahü teâlâ’ya bırakmışlardır. Nitekim Allahü teâlâ Haşr süresi onuncu âyetinde: «Muhâcir ve Ensar’dan sonra gelenler derler ki, yâ Rabbi, bizi ve İmanda bizden önce olan din kardeşlerimizi mağfiret eyle, kaiblerimizde mü’minler için kin ve hased bulundurma. Yâ Rabbi, sen Raüf ve Rahimsin» ve Bakara süresi yüz otuzdördüncü ve yüz kırkbirinci âyetlerinde: «Geçen kavimlerin elde ettikleri onlar içindir, sizin elde ettiğiniz de sizin içindir. Onların işlerinden siz süâğl olunmazsınız», buyuruyor.
Peygamber efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyuruyor:
«Eshâbım hakkında konuşulurken dilinizi tutunuz.»
«Eshâbım arasındaki münâkaşa ve muharebeleri konuşmaktan kaçınınız. Zira sizden biriniz Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshâbımdan birisinin bir müd, yarım müd (bir müd dörtte bir sa’acır) sadakaşı sevabına kavugamaz.»
«Müjde, saâdet ve devlet, beni gören ve beni göreni gören kimse içindir.»

