İhlasın Mahiyeti ve Gösterişin Tehlikesi
İbadetin bedeni, zahiri hareketler; ruhu ise ihlastır. İhlassız yapılan ameller, dışı süslü fakat içi boş bir kabuktan ibarettir. Abdülkadir Geylânî, dıştan Allah için ibadet ediyormuş gibi görünüp, kalbinde halka gösteriş yapma (riya) ve onlardan maddi bir talep bekleme arzusunun en tehlikeli nifak alameti olduğunu vurgular. Hakiki iyilik ve ibadet, İsa (a.s.)'ın buyurduğu gibi, "yapılan işin övgüsü beklenmeyendir". Nefsini ibadet kisvesi altında gizleyerek halkın ilgisini toplamaya çalışan kimse, ebedi hayatını geçici dünya heveslerine kurban etmiş bir gafildir.
İhlasın Sırrı: Amelin Sevabından Dahi Vazgeçmek
Gerçek ihlas, amellerin karşılığında herhangi bir dünyevi itibar beklenmediği gibi, en ileri seviyede, uhrevi bir makam arzusunun bile terk edilmesidir. Attar, ihlası "bir iş yapınca, bununla anılmayı arzu etmemen, saygı görmeyi istememen, amelin sevabını dahi Hak Teâlâ hariç hiçbir kimseden beklememendir" şeklinde tarif eder. Sufiler, sadece cennet nimetlerine kavuşmak veya cehennem azabından kurtulmak için ibadet etmeyi "nefsin kendi faydası için çalışması" olarak görmüşler; hakiki kulluğun, Rabb'e sırf O'nun Rızası ve azameti için, karşılıksız bir sevgiyle yönelmek olduğunu belirtmişlerdir. Nefis için ihlas çok zordur; çünkü nefis, içinde kendi çıkarı olmayan hiçbir şeyden haz almaz.
Ameli Görmekten Fani Olmak
Manevi yolculuğun nihayetinde, kâmil bir mümin yaptığı taatleri ve ibadetleri kendi gücüyle başardığını düşünmekten (ucubdan) tamamen sıyrılır. İbadette kusur aramak ve daimi bir acziyet hissiyle tövbeye sarılmak, amele güvenmekten çok daha makbuldür. Attar'ın naklettiğine göre, "Sufi o kimsedir ki taatını, istiğfar edilmesi gereken bir cinayet olarak görür". Kul, kendi kulluğunu ve ibadetini görmekten fani olduğunda (fena), sadece Allah'ın lütfu ve yardımıyla var olduğunu anlar. Bu derin ihlas makamı, insanı riyanın gizli şirkinden kurtarıp, amellerin güzelliklerini kulluğun edebiyle süsler.

