Dünyanın Faniliği ve Ölüm Gerçeği
Ölüm, her canlının tadacağı ve dünya hayatının perdesini kapatıp ahiret yurdunu açan kesin bir gerçektir. İmam Gazâlî, "İhyâu Ulûmi'd-Dîn" kitabının sonunu "Ölümü Hatırlamak" (Tefekkür-i Mevt) bahsine ayırarak, insanın en büyük uyanışının ancak bu tefekkürle mümkün olacağına işaret etmiştir,. Gaflet uykusunda olan insanoğlu, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ve fani makamlara sarılır. Yunus Emre, kabirleri ziyaret edip çürüyen bedenleri, kara toprağa karışmış nazik tenleri gördüğünde, insanın dünyadaki kibir ve büyüklenmesinin ne kadar yersiz olduğunu acı bir şekilde dile getirir.
Ölümün Ötesi ve Gerçek Diriliş
Hakikat ehli için ölüm bir yok oluş değil, fani zindanından ebedi sevgiliye vuslat (kavuşma) kapısıdır. Büyük veliler ölümü zahiri ve batıni olarak ikiye ayırmışlardır. Zahiri ölüm, bedenin toprağa dönmesidir; batıni (manevi) ölüm ise, kulun henüz yaşarken nefsani arzularından, kötü huylardan sıyrılıp "Ölmeden önce ölünüz" sırrına ermesidir. Bu manevi ölümü tadanlar, "kendi varlığından geçerek Allah ile hayat bulan" kimselerdir. Onlar için bedensel ölüm, sadece bir âlem değiştirmekten, Yaratan'ın cemaline ve sonsuz nimetlere adım atmaktan ibarettir.
Hayatı Ahiret Odaklı Yaşamak
Ölümü sıkça hatırlamak, kulun kalbindeki bitmek bilmez hırsları dizginler, günahlara karşı direncini artırır ve onu tövbeye sevk eder. Ölümü gözünün önünden ayırmayan mümin, elindeki vaktin ne kadar kıymetli bir sermaye olduğunu bilir. "Bugün ölseniz, yarınki namazın hesabını Allah sizden sorar mı? O halde yarınki rızkınızı bugünden istemeyin!" uyarısı, geçim endişesiyle ahireti unutanlara büyük bir derstir. Ebedi saadeti kazanmak isteyen insan, bu fani ömrünü salih amellerle, ibadetlerle ve güzel ahlakla süsleyerek ahiret yurduna heybesi dolu bir şekilde göç etmelidir.

