Dualar ve Zikirler · Haziran 19, 2026

Zikrin Faziletleri ve Hayatımıza Katkıları: Ruhumuzu Aydınlatan Zikir

Zikrin Fazileti ve Hayatımıza Katkıları “İnsan” kelimesi, bir görüşe göre “nisyân” yani unutma kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Unutkanlık, insanoğlunun en büyük zaaflarından biridir. Fıtraten insanı saran bu …

Zikrin Fazileti ve Hayatımıza Katkıları

“İnsan” kelimesi, bir görüşe göre “nisyân” yani unutma kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Unutkanlık, insanoğlunun en büyük zaaflarından biridir. Fıtraten insanı saran bu unutkanlığın etkilerini ortadan kaldırmak için Allah ve ona karşı kulluk bilincini sürekli canlı tutmak gerekir. Zira her tekrar, tekrar edilen şeyin idrak ve iz’ada yerini kuvvetlendirir.

İNSANIN UNUTKANLIĞI VE ZİKR-İ DAİMÎ’NİN GEREKLİLİĞİ

Kulluk vazifeleri arasındaki özel öneminden dolayı, zikir kelimesi Kur’an-ı Kerim’de iki yüz elliden fazla yerde geçmektedir. Hakiki manada kulluk yapabilmek ve bu sayede Allah’a ulaşmak, zikrin kalpte kazandığı derinlik nispetinde gerçekleşir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Rabbini, kendi içinde (kalbinde), yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle, gece-gündüz zikret! Gâfillerden olma!” (el-A’râf, 205)

“…Allâh’ı zikretmek; elbette en büyük (ibadet)’tir…” (el-Ankebût, 45)

“(O gerçek akıl sahibi) mü’minler, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerinde yatarken dâimâ Allâh’ı zikrederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Kalp, vücut mülkünün sultanı gibidir. Zikrullah ile ihyâ olup hakkı bâtıldan ayırt edebilecek bir nûra kavuştuğunda, bedeni hakka ve hayra yönlendiren bir pusula haline gelir. Emri altındaki bütün uzuvlara isabetli tâlimatlar verir. Neticede Hakk’ın râzı olduğu bir kulluk kıvamına erişilir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, zikrin faziletini şöyle beyan buyurur:

“Allâh’ı zikreden kimseyle zikretmeyenin misali, diri ile ölü gibidir.” (Buhârî, Deavât, 66)

Zikirden uzak kalanlar ise Allah sevgisinden de uzak oldukları için ilahi tehdit altındadırlar. Âyet-i kerimelerle buyrulur:

“Ey îmân edenler! Sakın mallarınız ve evlâtlarınız, sizi Allâh’ı zikretmekten alıkoymasın! Kim böyle yaparsa, işte onlar, hüsrâna uğrayanların tâ kendileridir.” (el-Münâfikûn, 9)

“…Allâh’ı zikretmek husûsunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!..” (ez-Zümer, 22)

“Kim Rahmân (olan Allâh) ’ı zikretmekten gâfil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.” (ez-Zuhruf, 36)

“Kim Ben’im zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun hakkı dar bir geçimdir ve Biz onu kıyâmet gününde kör olarak haşrederiz.” (Tâhâ, 124)

Zikrullah’tan gafil kalmanın tehlikeleri sebebiyle Cenab-ı Hak, biz kullarına pek çok ikazlarda bulunmuştur. Bir ayette şöyle buyrulur:

“Îmân edenlerin Allâh’ı zikretme ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?..” (el-Hadîd, 16)

Bu ayet, Mekke’de çile ve sıkıntı içinde yaşadıkları halde, hicretten sonra bol rızık ve nimete kavuştukları için gevşeyen bir kısım sahabeyi ikaz etmek için nazil olmuştur. (Bkz. Süyûtî, Lübâb, II, 151-152)

Hazret-i Mûsâ ve Hârûn -aleyhimüsselâm- peygamber oldukları halde Cenab-ı Hak onları tebliğ için Firavun’a gönderirken:

“Sen ve kardeşin, birlikte âyetlerimi götürün. Ben’i zikretme husûsunda ihmâlkâr davranmayın.” (Tâhâ, 42) buyurmuştur. Böylece onları dahi zikirden uzak kalmama konusunda ikaz ederek, bizlere bir örnek ve ibret teşkil etmelerini murad eylemiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her an zikrullah ve murakabe halinde bulunmanın lüzumu hakkında şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allâh’ı unutarak yapılan çok konuşmalar kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olandır.” (Tirmizî, Zühd, 62/2411)

Mü’min gönüllerin gaflet katılığından kurtulup ilahi rızaya nâil olabilecek hassasiyete ulaşmalarının yolu, “zikr-i dâimî”den geçmektedir. Bu da bir müddet veya bir dönem değil; ömür boyu, her nefes alıp verişte zikrullah şuurunu taşımakla mümkündür ki, ancak bu sayede manevi uyanıklık hâsıl olur.

Nitekim Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle demiştir:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her ânında Allah Teâlâ’yı zikir hâlindeydi.” (Müslim, Hayz, 117)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-,

“Ey îmân edenler! Allâh’ı çokça zikredin!” (el-Ahzâb, 41) âyetini tefsir ederken şöyle der:

“Allah Teâlâ, kullarına farz kıldığı her ibadete belli bir sınır tâyin etmiştir. Bu hususta mâzeret sahibi olanların özürlerini de kabûl etmiştir. Ancak zikir, bunun dışındadır. Allah Teâlâ zikir hakkında nihâyetine erişilebilecek bir sınır tâyin etmemiştir. Aklı muhtel hâle gelenin dışında, zikri terk eden hiç kimsenin mâzeretini de kabûl etmez. Cenab-ı Hak, insanlara her halükârda zikir halinde olmalarını emretmiştir.”

ZİKRULLÂH VE SALÂT-Ü SELÂM: HAYATIMIZA KATKILARI

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, zikretmeyi ve ehl-i zikrin yanında bulunmayı teşvik sadedinde şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden Güneş doğuncaya kadar birlikte oturmak, bana İsmâiloğulları’ndan dört tânesini kölelikten kurtarmaktan daha sevimli gelir. Yine Allâh’ı zikreden bir cemaatle, ikindi namazı vaktinden Güneş batıncaya kadar beraber olmak, bana dört kişi âzâd etmekten daha sevimlidir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3667)

Diğer taraftan, Peygamber Efendimiz’e getirdiğimiz salevât-ı şerîfeler de zikir cümlesindendir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

“Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56)

Âlemlerin Efendisi, salevatın kıymetini şu şekilde beyân eder:

“Kim bana bir defa salât ü selâm getirirse, bu sebeple Allah Teâlâ da ona on misli merhamet eder, on hatâsı silinir ve on derece yükseltilir.” (Nesâî, Sehv, 55)

“Kıyâmet gününde insanların bana en yakın olanları; bana en çok salât ü selâm getirenlerdir.” (Tirmizî, Vitir, 21/484)

Bununla birlikte namaz, tesbîh, tahmîd, tekbîr, tehlîl ve istiğfar gibi ibadetler yanında bilhassa Kur’ân-ı Kerîm okumak ve âyetler üzerinde tefekkür etmek de bir zikirdir.

Dipnotlar:

[1] Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, Beyrut 1995, XXII, 22; Kurtubî, XIV, 197.

[2] Müslim, Salât, 70.