İmtihan Kabında Erimek
Allah Teâlâ'nın sevdiği kullarına dertsiz, tasasız, dümdüz bir hayat vaadi yoktur; aksine, en büyük manevi dereceler, en ağır imtihanların (belaların) ardından gelir. Dünya bir zevk yurdu değil, bir pişme ve sınanma ocağıdır. Abdülkadir Geylânî (k.s.) Hazretleri, imtihan sırrını şu benzetmeyle açıklar: "Erimek için kaba konduğun zaman her şeyin, meydana çıkar. Ateş yanar, erirsin; arkasından ferman gelir: İşte şu siyahtır, şu da beyazdır!..". Nasıl ki ateş, altını cürufundan ayırıp saflaştırırsa, bela ve musibetler de insanın kalbindeki imanla nifakı birbirinden ayırır.
Nifakın ve İhlasın Ortaya Çıkışı
Bela gelmeden önce herkes dindarlık, tevekkül ve rıza iddiasında bulunabilir. Ancak asıl sadakat, hastalık, yoksulluk veya iftira gibi zorluklar karşısında belli olur. Darlık anında hemen isyan eden, "Neden ben?" diye feryat eden ve Allah'ı insanlara şikâyet eden kişi, ateş karşısında eriyip kararan sahte bir maden (münafık) gibidir. Oysa iman ehli bir mümin, bela geldiğinde yüzünü bile buruşturmaz, "Bela geldiği zaman sabırlı olmak, ilmin faziletini belirtir. Bir darlık anında yüzün bile buruşmamalı. Hakk'ı halka kesme" sırrına sarılır. O, ateşin içinde pişer ama asla Rabbine küsmez.
Sabrın Getirdiği İlahî Mükafat
Sıkıntılara sabreden, imtihanı bir külfet değil, Allah'ın bir terbiye metodu olarak gören kul, ebedi saltanata adaydır. Yusuf (a.s.)'ın kuyuya ve zindana atılması gibi, müminin de bu dünyada çektiği acılar onu manevi Mısır'a sultan yapmak içindir. Geylânî (k.s.), sabrın yardımı çağırıp insanı yücelteceğini ve aziz kılacağını müjdeler. Ateşle imtihan edilip de içindeki masivayı (dünya sevgisini) yakan kul, pırıl pırıl bir ihlasla Rabbine yükselir ve dünyada da ahirette de Hakk'ın en sevgili dostları (velileri) arasına dâhil olur.

