Halkı ve Dünyayı Gönülden Silmek
Tasavvuf yolunda kalbin Allah'a tam manasıyla vasıl olabilmesi (ulaşabilmesi) için, Allah'ın zâtından gayri her şeye (masivaya) karşı manevi bir soyutlanma yaşanması şarttır. Abdülkadir Geylânî (k.s.), bu yüksek konsantrasyon halini şöyle tarif eder: "Kalpleri ile hak yola girenler, Hakk'ın zâtından gayri her şeye karşı kör, sağır ve dilsiz olurlar. O kulların yanında yalnız 'O' vardır". Eğer bir insanın gözü sürekli dünyevi makamlarda, kulağı halkın övgüsünde veya yergisinde, dili ise boş dünyalık lakırdılardaysa, o kalbe İlahi nurların inmesi imkânsızdır. Kalbin Hakk'ın nazargâhı olabilmesi için, öncelikle dünyevi çerçöpten arındırılması elzemdir.
Gerçek Sağır ve Dilsizliğin Hikmeti
Bu manevi körlük ve sağırlık, dünyadan el etek çekip hiçbir şey yapmamak demek değildir; kâinattaki sebeplere mutlak bir güç atfetmemek demektir. Kâmil bir mümin, rızkını kazanmak için çalışır, insanlarla muhatap olur; ancak kalbi, onların övmesinden veya yermesinden etkilenmeyecek kadar "sağırlaşmıştır". Geylânî Hazretleri, "Allah yolcularının vereni, alanı, yardım edeni, etmeyeni, zarar vereni ve faydalı olanı hep 'O' dur" diyerek 4, bu muazzam tevhid şuurunu açıklar. Zararı ve faydayı sadece Allah'tan bilen bir kalp, insanlara yaranmak için dalkavukluk yapmaz (dilsiz olur) ve onların ellerindeki fani nimetlere göz dikmez (kör olur).
Özün Ortaya Çıkması ve Safa Âlemi
Masivaya karşı hislerini kapatan müminin iç dünyasında tarifsiz bir uyanış başlar. "Onların yanında kabuksuz iç vardır. Safa üstüne safa onlarda vardır" müjdesi, bu arınmanın neticesini gösterir. Dış dünyadan gelen gürültülere kulaklarını tıkayanlar, içlerinden yükselen İlahi kelamı işitmeye başlarlar. Halkın dedikodusuna kör ve sağır olan arif kişi, melekût âleminin sırlarına karşı en keskin gören ve en iyi işiten kâmil bir insan makamına yükselir.

