Kalbe Yerleştirilen Şeffaf Bir Ayna
Tasavvuf yolunda ilerlemek ve insanın kendi gizli kusurlarını fark edebilmesi, genellikle kendi başına mümkün olmaz; zira nefis daima kendini haklı ve kusursuz görmeye yatkındır. İşte bu noktada hakiki bir rehbere (mürşide) ihtiyaç duyulur. Geylânî (k.s.), kâmil insanın bu yansıtıcı rolünü muazzam bir şekilde tarif eder: "Ey evlâd! Ben, sana bir aynayım; böyle gör. Beni kalbine bir ayna olarak koy, sinene yerleştir. İşleri karşıma getir. Bana yaklaş ve bak. O zaman çok şeyler göreceksin". Kâmil insan, kendi benliğinden (egosundan) tamamen arınmış olduğu için, ona bakan mürid aslında Mürşid'in şahsında kendi manevi kirlerini, kibirlerini ve eksikliklerini olduğu gibi görmeye başlar.
Uzaklaşmanın Getirdiği Mahrumiyet
Bu aynanın berraklığından faydalanabilmek için, müridin teslimiyetle ve iyi niyetle o mecliste bulunması gerekir. Şayet kişi, kibirle hocasını eleştirir veya ondan uzak kalırsa, kendi hatalarını görme imkânını da kaybeder. "Ben den uzak kaldığın zaman göremediğin çok sefaları o kez göreceksin". Uzaklaşan kişi, tekrar nefsinin karanlık kuyusuna düşer ve doğru yolda olduğunu zannederek aslında helake doğru sürüklenir. Hakiki rehberin meclisindeki sohbet ve feyiz, müridin körleşmiş gözlerini açan ilahi bir ciladır.
Dünyayı Evde Bırakıp Aynaya Bakmak
Mürşidin huzuruna gelirken dünyevi sıfatlardan, makamlardan ve şöhretten sıyrılmak şarttır. "Dünyayı evinde bırak, bana öyle gel. Ben öbür âlemin yöneticisiyim… Yanımda otur; sözlerimi işitmeye bak". Eğer kalbinde dünya sevgisi, kibir veya itiraz varken o aynaya bakarsan, o ayna sana sadece sendeki inkarı ve şekilciliği geri yansıtır. Teslimiyetle, acziyetle ve ihlasla o aynaya (kâmil insana) bakanlar ise, nihayetinde kendilerinden geçip o ayna vasıtasıyla doğrudan Hakk'ın nurlu dergâhına vasıl olurlar.

