İlahi Takdire Boyun Eğmek
İmanın en zirve noktalarından biri, Allah'ın kaza ve kaderine tam bir gönül hoşnutluğu ile razı olmaktır. İnsan çoğu zaman kendi kısıtlı aklıyla olayları yönlendirmeye, kaderin planını değiştirmeye çalışır. Oysa Abdülkadir Geylânî (k.s.), bu çırpınışların yersizliğini şöyle ihtar eder: "Niçin ve neden gibi sözler olmaz. Muhalefet ve niza yapılmaz. Uymak ve tasdik etmek vardır… Kaderde hatâ yoktur, deyiniz". Yaratıcının fiillerini sorgulamak, O'na hesap sormaya kalkışmak kulun haddi değildir. "O yaptığından sorumlu tutulamaz" (Enbiya, 23) sırrınca, kulun vazifesi sadece kendisine düşen görevleri yapmak ve neticeye mutlak surette teslim olmaktır.
Sebepleri Bırakıp Müsebbib'e Güvenmek
Tevekkül, insanın dış sebeplerden ve mahlukattan beklentisini kesip, işlerini tamamen Allah'a havale etmesidir. "Sebeplerin hakkını öde. Tevekküle düş, işler nerede yapılıyorsa oraya koş ve orada kal… Sebeple, onları Yaratan'ı bir gör" diyen Geylânî Hazretleri, meşru dairesinde çalışmanın şart olduğunu, ancak kalbin hiçbir zaman o çalışmaya veya dış vasıtalara güvenmemesi gerektiğini ifade eder. İnsanlara avuç açmak ve rızkı onlardan bilmek, gizli bir putperestliktir. Kalp, sadece Rezzak olan Allah'a bağlandığında, sebepler perdesi kalkar ve kul doğrudan Hakk'ın inayetine mazhar olur.
Rıza ve Sükûnetin Getirdiği Hürriyet
Kadere rıza gösteren ve tam bir tevekküle sarılan kul, dünyadaki hiçbir kayıptan veya musibetten dolayı sarsılmaz. O, zenginlikte şımarmaz, fakirlikte isyan etmez. O bilir ki, "Hak Teâlâ kaza ve kader hükmünün icrasında serbesttir. Her türlü tasarrufunda ona karışan olamaz". İşlerini Allah'a ısmarlayan kişi, korkulardan, rızık endişesinden ve gelecek kaygısından tamamen azat olur. Bu derin teslimiyet hali, kulu yeryüzünün en hür, en huzurlu ve manevi açıdan en yenilmez insanı yapar; onu doğrudan doğruya Rabbine kavuşturur.

