İhya-i Ulûm'id-Din verenlerden biri olan İbn Ömer'den88 bir fetva sorulduğu zaman, o fetvayı soran kimseye ‘Halkın idaresini omuzlarına almış emîrin yanına git. Bu fetvanın mes’uliyetini onun omuzlarına yükle’ derdi. İbn Ömer bu sözüyle, meseleler ve ahkâmlar hakkında fetva vermenin velayet ve saltanat vazifesi olduğuna işaret etmiş oluyordu. Hz. Ömer vefat ettiği zaman İbn Mes‘ud şöyle buyurdu: ‘İlmin onda dokuzu öldü’. Bunun üzerine İbn Mes‘ud'a şöyle Soruldu: ‘Sahabe-i kirâmın büyükleri hayatta iken, sen bu sözü nasıl söylersin?’ O şöyle cevap verdi: ‘Ben fetva ve ahkâm ilmini kastetmedim. Benim gayem Allah’ı bildiren ilimdir’.
İbn Mes‘ud'un ‘Onda dokuzu gitti’ dediği ilme niçin talip olmuyorsunuz? Neden bu ilmin öğrenilmesine taraftar değilsiniz? Kelâm ve Cedel ilminin kapılarını kapatan bizzat Hz. Ömer'di. Sabiğ90 Hz. Ömer'e Kur’an-ı Kerîm'in iki ayetinin arasında tenâkuz olduğuna dair bir sual sorunca, Hz. Ömer meşhur kamçısıyla Sabiğ'i döverek huz -undan uzaklaştırdı. Bütün ashab-ı kirâma da Sabiğ'den uzak durmalarını tembihliyerek, onunla konuşmamalarını istedi. ‘Alimlerin meşhurları fakihler ve kelâmcılardır’ şeklindeki ifadenize gelince, biliniz ki, Allah nezdinde insana fazilet kazandıran şey sizin bildiğinizden başka birşeydir. Nitekim Ebubekir Sıddîk'ın şöhreti, halife oluşu sebebiyle ise de, fazileti kalbinde yerleşmiş olan sırdan ileri geliyordu.
Hz. Ömer'in şöhreti siyasetle; fakat fazileti, kendisiyle birlikte giden ilmin onda dokuzu sayesindeydi. Velayetinde, adaletinde ve halka karşı gayet müşfik davranmasında Allah'a yakınlık niyeti olduğu için bütün bu faziletleri elde etmiştir. Bu ise Hz. Ömer'in sırrında gizlenmiş bir husustur. Hz. Ömer'in diğer zahirî fiillerine gelince; o fiiller, dünya mertebe88) İbn Ömer sahabe-i kiram ın asrında fetva veren büyüklerden birisiydi. Hz. Ömer'in oğludur. Hicretin 74. yılında vefat etmiştir.) Ebu Heyseme, Kitab'ul-İlim, (İbrahim b. Abdullah'tan).) Sabiğ'in babası Isıl'dır. Temim kabilesindendir. İbn Hasin'e göre Sabiğ b. Şerik diye adlandırılmıştır. Cemel hâdisesinde hazır bulunmuştur.
Sık sık Kur’an'ın müteşabih ayetlerinden halka bahsetmekle, halka bunların mânâsını sormakla ve bu suretle halkı şüpheye düşürmekle şöhret bulmuştu. Hz. Ömer, Basra valisine bir emirnâme yazıp, Sabiğ'in bu şehre sokulmamasını istemişti.
Kitab'ul-İlim/II. Bölüm
sine, nâm ve şöhrete tâlib olan herhangi bir kimsede de görülebilir. Şöhret insanı helâk eden âfetlerden birisidir. Fazilet ise, hiç kimsenin kavrayamadığı sır mahiyetinde olan işlerdendir. Fakihler ve kelâmcılar, tıpkı halifeler ve kadılar gibidir. Bunlar da kısımlara ayrılmışlardır.. Onlardan bir kısmı ilmiyle ve fetvalarıyla Allah'ın rızasını elde etmeye, Hz. Peygamber'in sünnetini muhafazaya çalışır. Hiçbir zaman ilmiyle gösterişe ve riyaya kaçmaz. Bu niyette olan âlimler, Allah'ın rızasını elde etmeye ehildirler. Onların Allah nezdindeki faziletleri, ilimleriyle amel etmelerinden, Allah'ın cemâl-i İlâhîsini ilimleriyle ve düşünceleriyle istemelerinden ileri gelir. Çünkü her ilim elde edilen bir ameldir.
Her amel ise ilim değildir. Doktor, ilmiyle mânen Allah'a yaklaşmaya ehil ve muktedirdir. Ancak bu takdirde ilimden sevap alır. Çünkü onun vasıtasıyla Allah'ın emrini yapmış ve bu emri yapmakla da yücelmiştir. Sultan, halk arasına Allah rızasını tahsil etmek için girer. Allah kendisinden razı olur ve büyük sevap kazanır. Onun bu sevabı kazanmasının sebebi, dinî bir vazifeyi yerine getirmiş olması değildir; sadece yapmış olduğu hareketle Allah rızasını kastetmesi kendisine bu sevabı kazandırmıştır. Allah'a yaklaştırıcı şeyler üç. kısma ayrılır: A. Mücerred ilim. Bu Mükâşefe İlmidir. B. Mücerred amel. Sultanın âdil davranması ve insanları İlâhî nizamla idare etmesi gibi.
C. îlim ve amelden mürekkeb olan hareket. Buna Ahiret Yolunun İlmi denmektedir. Bu halin sahibi hem âlim ve hem de âmildir. Kendinize şöyle bir bakın! Acaba kıyamet gününde İlâhî âlimler hizbinden veya Allah'a amel edenler hizbinden veya her ikisinin de dahil olduğu hizibden misiniz? Şayet her ikisinin de dahil olduğu hizibden iseniz, her iki grubun meziyetlerinden de pay almış olursunuz. Bu ise mücerred ilmin kör mukallidi olmaktan daha iyidir sizin için. Nitekim'şöyle denilmiştir: ‘Gördüğünü al, işittiklerini bırak! Güneşin yüzünde seni zuhal yıldızına muhtaç ettirnıiyen bir berraklık vardır’.
îhya-i Ulûm'id-Din Bütün bunlara ilâve olarak, ileride geçmiş fakihlerin güzel hallerinden bahsettiğimiz zaman görülecektir ki, onlara uyduğunu söyleyenler onlara zulmetmişlerdir. Kıyamet günü en büyük basımları onlar olacaktır. Zira Selefin fakihleri, ilimleriyle ancak Allah'ın cemâline kavuşmayı kastetmişlerdi. Ahiret âlimlerinden olduklarını halleri ispatlamıştır. Bu gerçek, Alimlerin Alâmetleri bahsinde açıklığa kavuşturulacaktır. Çünkü Selef yalnız Fıkıh .J-İ.H W J ^-^ All.^^^ U-_ Vltip VAXU.<AXX g d Jt A A AACİ Çt J A W A IkV Ullll^ UCgilUl. XAJ 111 zamanda Kalp İlmi’yle meşgul olup kalplerini de murakabe ederlerdi. Fakat kalp ilmi hakkında kitap yazmak ve onu okutmaktan Selefi meneden sebep, ashab-ı kirâmı Fıkıh konusunda kitap yazmak ve okutmaktan meneden sebebin tâ kendisidir.
Sahabe-i kirâmın her biri, fetva ilminde müstakil birer fakih durumunda idiler. Onları bu konuda yazmaktan ve okutmaktan meneden âmiller kesinlikle bilinmektedir. O âmilleri bir kere daha burada zikretmeye lüzum yoktur. Fakat biz, îslâm fakihlerinin durumundan bir nebzecik olsun bahsedelim; edelim ki, bizim sözümüzün onlara değil, kendini Fıkıh İlmi’ne bağlı olarak gösteren ve fakat ahlâk bakımından Fıkıh İlmi’nin ve o ilmin büyüklerinin yolundan ayrılanlara ait olduğu anlaşılsın! Aksi takdirde bizim büyük fakihlere dil uzattığımı? vehmi uyanabilir zihinlerde… Fıkıh İlmi’nin kutubları ve bu ilimle halka doğru yolu gösteren mezhep sahipleri şu beş büyük zâttır: 1.
İmam Şafiî 2. İmam Mâlik 3. Ahmed b. Hanbel 4. İmam A‘zam Ebu Hanife (Nûman b. Sâbit) 5. İmam Süfyan es-Sevrî Allah, bu âlimlerin cümlesinden razı olsun! Bunların her biri âbid, zâhid, ahiret ilimlerini bilen, dünyada halkın maslahatı ile ilgili mevzularda hâkim ve fıkıhta gösterdikleri çalışmalar ile Allah'ın cemâlini görmeyi kasteden kimselerdi. Yukarıda zikrettiğim hasletler, onların sadece beş hasletini ifade etmektedir. Onların çok daha fazla müsbet hasletleri vardır. Günümüzün fakihlerine gelince; onlar bu beş hasletin ancak bi-
Kitab'ul-İlim/II. Bölüm
rinde onlara tâbi olmuşlardır. Bu haslet de kolları sıvayıp çok mübalâğalı bir şekilde fıkıh ilminin meşgul olduğu sahaya girip, teferruata ait meselelere dikkatli bir şekilde eğilmeleridir. Halbuki ahirette işe yarayan hasletler, geride kalan dört haslettir. Günümüzün fakihleri tarafından titizlikle yapılan bu haslet ise, hem dünyaya ve hem de ahirete yarayabilir. Şayet bu hasletten sadece ahiret kastedilmişse, dünya için olan yararı zayıflar. Bizim zamanımızdaki fakihler kollarını sıvayıp yalnızca bu haslete sarılmışlar ve o hasletle mübarek imamların yolunda olduklarını iddia etmişlerdir. Ne var ki meleklerle demirciler arasında bir kıyaslama yapmak mümkün değildir.
Biz şimdilik o mübarek imamların günümüzün fakihleri tarafından terkedilen hasletlerine delâlet eden durum ve hallerini zikredeceğiz. Fıkıh ilmindeki bilgilerine ise, delil getirmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü bu bilgide zirveye çıktıkları zaten herkesin malûmudur. İmam Şâfiî Âbid olduğunu ifade eden delil şudur: Kendisi geceyi üçe taksim eder, birinci bölümünü ilme, ikinci bölümünü ibadete, üçüncü bölümünü de uyku ve istirahate ayırırdı. Rebî91 şöyle demiştir: ‘İmam Şâfiî Ramazan ayında kıldığı namazlarda Kur’an'ı Kerîm'i altmış kere hatmederdi’. İmam Şâfiî'nin talebelerinden olan Ebu Yakub Yusuf b. Yahya el-BuveytP2 de hocasına uyarak Ramazan ayında hergün bir hatim indirirdi.
Hasun el-Kerabisî93 şöyle demiştir: ‘Çok zaman İmam Şâfiî ile geceleyip gördüm ki, İmam Şâfiî gecenin üçte birinde namaz kılmakla meşgul olurdu. Bütün bu namazlarda, elli ayetten az okuduğuna asla rastlamadım. En fazla okuduğu da yüz ayeti geç91) Künyesi Rebî b. Süleyman b. Abdülcebbar b. Kâmil el-Muradî'dir. Hicretin 174. yılında doğmuş ve 204'de Şevval âyinin 21. gecesinde vefat etmiştir.) Buveytî, Mısır'ın Buveyt köyündendir. Âlim, âbid ve zâhid bir kimseydi.) Ebu Ali Haşan b. Ali b. Yezid el-Kerabisî büyük bir imamdır. Önceleri Ebu Hanife'den ders almış, daha sonra İmam Şafiî'den ders alarak ona tâbi olmuştur.
Hicretin 245. yılında vefat etmiştir.
İhya-i Ulûm'id-Din mezdi. Rahmetten bahseden ayetleri okuduğu zaman kendisi ve bütün müslümanlar için Allah’ın rahmetini talep eder, azaptan haber veren bir ayeti okuduğu zaman mutlaka azabından Allah’a sığınırdı; kendisi ve bütün müslümanlar için azaptan emin olmayı Allah'tan dilerdi. Sanki onda ümit ve korku birbirlerine yakın iki komşu gibiydi’. İmam Şâfiî'nin bu uzun namazlarında sadece Kur’an'ın elli ayeti gibi az bir miktarını okumakla Kur’an’ın esrarına vakıf olmakta ne derece ileri gittiğini ve Kur’an'a ne kadar derinlemesine daldığını bir görünüz! İmam Şâfiî şöyle demiştir: ‘Onaltı seneden beri hiçbir zaman doya doya yemek yemiş değilim.
Zira tam bir şekilde doymak bedeni ağırlaştırır, kalbi katılaştırır, zekâyı dumura uğratır, uykuyu celbeder ve sahibini ibadet yapmaktan alıkoyar…’ İmam Şâfiî'nin tıka basa yemek yemenin âfetlerinden nasıl çekindiğine bakarak, birtakım hikmetleri anlamaya çalışınız! O, ibadetler için doya doya yemek yemediğini söylüyor. Çünkü ibadetin başı, az yemekle yetinmektir. İmam Şâfiî şöyle demiştir: ‘Gerek doğru ve gerekse yalan, hiçbir şekilde ve hiçbir zaman bütün hayatım boyunca Allah’ın ismiyle yemin etmedim’. Allah'ı ulu ve büyük görmesinin ve O'na eğilmesinin derecesine bakınız! İmam Şâfiî'nin bu hâli, onun Allah'ın celâli hakkındaki derin ilminin en büyük delilidir.
İmam Şâfiî'ye bir mesele soruldu. Sükût ederek bu suale cevap vermedi. Orada hazır bulunanlardan biri kendisine ‘Allah senden razı olsun, neden cevap vermedin?’ deyince şöyle buyurdu: ‘Acaba fazilet bu suale cevap vermekte midir, yoksa vermemekte mi? İşte bunu düşünebilmek için bekledim’. Fakihlere en çok musallat olan illetlerden biri olan dilini, nasıl zapt u rapt altına aldığına bakınız! İşte İmam Şâfiî dilini kontrol ettiğini bu hâdisede göstermiş oluyor. Aynı zamanda bu hâdise İmam Şâfii'nin sadece Allah nezdindeki sevaba nail olmak için konuşup, sustuğunu göstermektedir.
Kitab'ul-İlim/II. Bölüm
Ahmed b. Yahya b. Vezir94 şöyle anlatır: İmam Şâfiî birgün kandiller çarşısından çıktı, bizler de onun arkasından gidiyorduk. Baktık ki bir adam ilim ehlinden olan birinin gıybetinde bulunuyor. Bunu duyan İmam Şâfiî bizlere dönerek şöyle dedi: ‘Dillerinizi gıybetten ve ihanetten koruduğunuz gibi, kulaklarınızı da tıkamak suretiyle bunları işitmekten koruyun; zira dinleyen söyleyene ortak olur. Ahmak kimse kendi içindeki kötü şeyleri sizin gönüllerinize boşaltmak ister. Bu kimsenin sözlerini dinleyenler günahkâr olur, reddedenler ise saadete ererler’. İmam Şâfiî şöyle buyurmuştur: “Bir hakîm başka bir hakime yazdığı mektupta ‘Allah sana bir ilim vermiş.
Bu ilmi günahların çirkefiyle kirletme ki ehl-i ilmin, ilimlerinin nûru ile yürüdükleri o gün (kıyamet günü) zulmette kalmış olmayasın’ diye yazmıştır”. İmam Şâfiî'nin zühdüne gelince, o şöyle demiştir: ‘Dünya ile Allah sevgisini bir kalpte barındırdığını söyleyen kimse yalan söylemiş demektir’. Humeydî95 şöyle anlatır: İmam Şâfiî bir ara bazı idarecilerle Yemen’e gitti. Oradan da Mekke'ye geldi. O anda elinde onbin dirhem para vardı. Mekke dışında kendisine bir çadır kuruldu. Halk onu grup grup ziyaret etmeye geliyordu. O da gelen fakirlere para dağıtıyordu. O kadar ki, o çevredeki fakirlere vermekten elinde bir kuruş bile kalmamış ve oradan meteliksiz ayrılıp gitmişti.
Birgün İmam Şâfiî hamamdan çıkarken, hamamcıya birçok mal vererek ayrıldı. Elindeki kamçı bir ara yere düştü. Biri yere eğilip kamçıyı alarak kendisine verdi. İmam Şâfiî derhal o adama elli dinar para verdi. İmam Şâfiî'nin cömertliği burada anlatılanlardan çok daha iyi bilinmektedir. Zaten zühdün başı cömertliktir. Kişi neyi seviyorsa onu elinden kaçırmamaya bakar. Dünya malını ancak dünyaya ehemmiyet vermeyen kişiler dağıtır. Bu hal zühdün kemâl hâlidir.) Künyesi Ahmed b. Yahya b. Vezir b. Süleyman b. Muhacir el-Mısrî’dir. Hicretin 171. yılında doğmuş, 251'de ve Şevval ayının altısında vefat etmiştir.) Künyesi Ebu Bekir Abdullah b.
Zübeyr b. îsâ’dır. Kureyş’in Esed kabilesindendir. Mekke'de hicretin 219. yılında vefat etmiştir.
İhya-i Ulûm'id-Din İmam Şâfıî'nin zühdünün ne kadar ileri olduğuna, Allah'tan ne kadar çok korktuğuna ve himmetini daima ahirete yönelttiğine delil olmak bakımından şu hikâye yeter de artar bile! Süfyan b. Uyeyne96 Rekâik'den aldığı bir hadîsi kendisine rivayet etti. İmam, hadîsi duyar duymaz kendinden geçti. Süfyan'a ‘İmam öldü’ dendiği zaman Süfyan şöyle buyurdu: ‘Eğer Şâfiî bayılmış değil de ölmüş ise, zamanının en faziletli kişisi ölmüş demektir’. Abdullah b. Muhammed el-Belevî şöyle anlatır: “Ben ve Ömer b. Nebâte oturuyorduk. Aramızda âbidlerden ve zâhidlerden bahsediyorduk. Bu konuşma sırasında Ömer bana şunları söyledi: ‘Muhammed b.
İdris Şâfiî’den daha muttaki, daha beliğ, daha fasih bir kimseyi görmedim’. Ben, Ömer ve Haris b. Lebid, birlikte Safa tepesine çıktık. (Hâris b. Lebid, Salih el-Murrâ'nın97 talebesiydi ve çok güzel bir sesi vardı). Hâris burada Kur’an'ı Kerim’den şu ayetleri okudu: ‘Bugün dilleri tutulacak gündür. (İnkârcılara) izin verilmez İd özür dilesinler’ (Mürselât/35-36) Orada bulunan ve ayeti dinleyen Şâfıî'nin benzi sarardı, âdeta tüyleri diken diken oldu. Sonra onun tir tir titreyerek yere serildiğini gördüm. Gözünü açtığı zaman Allah Teâlâ'ya şöyle niyazda bulundu. Ey yüceler yücesi Allahım! Yalancılardan olmaktan ve gafillerin yüzçevirmelerinden sana ve rahmetine sığınırım!
Allahım! Ariflerin kalbi sana eğilmiş, müştekilerin boynu senin rahmetinin önünde bükülmüştür. İlâhi! Cömertliği bana hibe eyle ve beni örtünle setreyle. Mübarek yüzünün keremiyle kusurumu affet! Abdullah diyor ki: Bu durumdan sonra İmam Şâfiî yürüdü ve biz de arkasından geri döndük. Ben Bağdad'a geldiğim zaman İmam Şâfiî de Irak'ta bulunuyordu. Dicle'nin kenarında abdest alıyordum. Birisi yanımdan geçerken bana seslendi: ‘Ey genç! Abdestini güzel al ki, Allah sana dünyada ve ahirette güzellik ihsan etsin’. Başımı çevirip baktığım zaman yanında topluluk bulu96) Künyesi Ebu Muhammed'dir. Hicretin 198. yılında ve Receb ayında vefat etmiştir.) Künyesi Salih b.
Bcşir b. Vadi' b. Ebî'l-Ek’as'dır. Hicretin 188. yılında vefat etmiştir.
Kitab'ul-İlim/II. Bölüm
nan bir zat gördüm. Abdestimi çabucak alarak derhal bu zâtı takip etmeye koyuldum. Bir ara bana dönerek şöyle buyurdu: ‘Bir ihtiyacın mı var?’ Ben ‘Evet, Allah'ın sana öğrettiklerinden sen de bana öğret!’ dedim. O ‘Bilmiş ol ki Allah'a sadakatle kulluk yapanlar kurtulur. Allah’ın dinine şefkat gösteren felâketten selâmet bulur. Dünyada zâhid olanın gözleri yarın kıyâmet gününde karşılaştığı sevaptan dolayı nûrlanır. Daha fazlasını söyleyeyim mi?’ Ben ‘evet’ dedim. O da şöyle dedi: ‘Kimde üç haslet varsa o imanını kemâle erdirmiştir, mârufu emr ve tatbik eden, münkeri yasaklayın sakınan, Allah'ın hudutlarını gözetin aşmayan.
Daha fazlasını ister misin?’ Ben ‘evet isterim’ dedim. O da şöyle dedi: ‘Dünyaya sırt çevir, ahirete yönel! Bütün işlerinde Allah'a doğruluk göster ki kurtulanlarla birlikte kurtulmuş olasın’. İşte bütün bunları söyleyerek uzaklaşıp gitti. O gittikten sonra kim olduğunu sordum. Bana onun İmam Şafiî olduğunu söylediler”. İmam Şâfiî'nin Kur’an karşısında nasıl bayıldığını ve ayıldıktan sonra neler söylediğini dikkatlice düşünecek olursanız, bütün bu haller İmam Şâfiî'nin ne kadar zâhid bir kimse olduğunu size anlatmaya yeter. Çünkü bütün bu haller onun Allah'tan ne kadar çok korktuğunun apaçık birer delilidir. Böyle bir korku ve zühd ancak Allah Teâlâ'yı çok iyi tanıyanlara verilmiştir.
Nitekim Allah Teâlâ Fâtır sûresinin 28. ayetinde bu hakikate şu şekilde işaret buyurmaktadır: ‘Allah'tan kulları içinde ancak (kudret ve azametini bilen) âlimler korkar’. İmam Şâfîî bu takvâyı ve zühdü selem, icare ve diğer fıkhî bahislerden elde etmemiştir. O takvâsını ancak Kur’an ve Siinnet'ten çıkarmış, ahiret ilimlerinden almıştır. Çünkü geçmişlerin ve geleceklerin ilmi Kur an ı Kerim ile Sünnet1 e dayanmaktadır. İmam Şâfiî’nin kalbin sırlarını ve ahiret ilimlerini bilen bir âlim olduğuna dair delil ise, kendisinden rivayet edilen hükümlerden anlaşılmaktadır: Rivayet edildiğine göre, İmam Şâfiî'ye riya hakkında sual sordukları zaman hiç düşünmeksizin riyayı şöyle tarif etmiştir: ‘Riya bir fitnedir.
Bu fitneyi heva ve heves meydana getirmiş ve âlimlerin kalp gözlerini tıkayarak görmelerine mâni olmuştur. Âlimler nefislerinin arzusuna uyarak bu perdeye bakmışlar ve bütün amellerini yakmışlardır’.

