Tasavvuf Klasikleri · Haziran 22, 2026

Bilgi ve Tartışma: İmam Gazali’nin Öğretileri Işığında Ahlaki Sınırlar

Kitab'ul İlim/IV. Bölüm Küfe valisi Ebu Musa'ya, Allah yolunda savaşıp öldürülen bir kimsenin hali sorulur, o da cennetlik olduğunu söyler. Bunun üzerine mecliste hazır bulunan Abdullah b. Mes‘ud ayağa kalkar …

Kitab'ul İlim/IV. Bölüm

Küfe valisi Ebu Musa'ya, Allah yolunda savaşıp öldürülen bir kimsenin hali sorulur, o da cennetlik olduğunu söyler. Bunun üzerine mecliste hazır bulunan Abdullah b. Mes‘ud ayağa kalkar ve sual sorana hitaben şöyle der: ‘Valiye sualini ikinci kez tekrarla! Sualini iyi anlamamış olmalı’. Bu ikaz üzerine adam sualini tekrarlar ve Ebu Musa yine aynı cevabı verir. İbn Mes‘ud ise şöyle der: ‘Ben sizin verdiğiniz cevabı doğru bulmuyorum. Bence böyle bir kimse Allah yolunda hakkı bularak öldürülmüşse cennetlik olur’. Bunun üzerine Ebu Musa ‘İbn Mes‘ud doğru söylüyor’ der. Esasında hak arayıcıları da böyle insaflı olmalılar…

Buna benzer bir itiraz zamanımızın en düşük fakihine yapılsa, kendisine itiraz edilen fakih hiddete kapılır ve yapılan itirazı hiçbir suretle kabul etmez. Kendisinin yanılma ihtimalini katiyyen kabul etmeyerek der ki; “Ayrıca ‘İsabet etmişse’ demeye gerek yoktur. Çünkü Allah yolunda öldürülen bir kişinin hakka isabet ettiği herkesçe malûmdur”. Günümüzün insafsız tartışmacılarının haline bir bakınız! Şayet hak, basımlarının elinde ise ve onun dilinden ifade edilmişse, yüzü nasıl kızarır ve nasıl mahcub olur? Böyle olunca da son haddine kadar hakkı kabul etmemek için nasıl direnir? Bütün hayatı boyunca kendisini mağlup eden insan hakkında nasıl kötü konuşur ve onu küçük düşürmeye çalışır?

Bütün bunlardan sonra da kalkıp kendini hakkın ortaya çıkması için yardımlaşan sahabîlere benzetmekten hiç de utanmaz.. Karşısındaki kimseyi; yani kendisiyle münazara edeni bir delilden diğer delile, bir müşkilden diğer bir müşkile geçmesini engellemeye çalışmamalıdır. Zira selefin aralarındaki münazaralar bu şekilde cereyan ediyordu. îster lehinde olsun, ister aleyhinde, bid‘at olan cedelin bütün inceliklerini, konuşmasının dışında tutmalıdır. ‘Bu söz beni bağlamaz, tenakuza düştün’ gibi sözlerden kaçınmalıdır. Önceki sözünü nakzediyor diye, doğru sözü reddetmek yanlıştır. Halbuki sen tartışmacıların bütün toplantılarının mücadele ve münakaşa içinde geçtiğini görürsün. Hatta delil getiren bir insan, bilinen bir kaidenin üzerine zannettiği bir illete dayanarak kıyas etmeye kalkıştığı zaman, derhal karşıdaki mücadeleci tarafından kendisine, asıldaki hükmün hangi illetle mâlül olduğuna dair de-

îhya-i Ulûm'id-Din lil sorulur. Delil getiren zat ‘Ben bu şekilde düşünüyorum. Şayet sen bundan daha isabetli bir görüşe sahip isen, delillerini söyle de birlikte tedkik edelim’ diye cevap verir. Bunun üzerine itiraz eden kişi şöyle der: ‘Senin bildiğin ve zikrettiğin mânâlardan başka daha nice mânâlar var burada… Fakat bunları söylemek üzerime düşen bir vazife olmadığından söyleyemeyeceğim’. Delil getiren taraf yine şöyle konuşmaya devam eder: ‘Bundan başka bir iddian var ise, beyan et ki malûmatımız olsun’. îtiraz eden kişi ‘Hakikat senin söylediğinden başkadır ve ben bunu biliyorum. Fakat söylemek üzerime düşen bir vazife değildir’ fikrinde ısrar eder.

Böylece münazara meclislerinde bir netice alınmadan tartışmalar devam eder gider. Bu miskin itirazcı bilmez ki; ‘Ben bilirim, fakat söylemem, çünkü söylemek mecburiyetinde değilim’ sözü şeriata yapılan bir iftiradan başka birşey değildir. Şöyle ki: Şayet itirazcı, söylenen delilin mânâsını bilmiyor ve ancak hasmını susturmak için kuru bir iddiada bulunuyorsa, böyle bir adam fâsıktır, kâzibdir, Allah'a isyan etmiştir ve bu hâlinden dolayı Allah'ın gazabını üzerine çekmiştir. Zira bilmediği bir şeyi biliyor görünmeye çalışmıştır. Şayet hakikaten biliyor da söylemiyor ise yine fâsık olur. Çünkü şeriatın bir emrini gizlemiş olur. Halbuki bu emri gizlemese, belki de bir müslüman kardeşini yanlış düşünmekten kurtaracak, doğrunun yayılmasına vesile olacaktır.

Şayet itirazcının görüşü zayıf ise, karşısındaki kendisine iddiasının zayıf olduğunu izah edecek ve böylece itirazcı cehaletin karanlığından bilginin aydınlığına çıkmaya imkân bulacaktır. Hiç kuşkusuz dinî ilimlere ait bir husus sorulduğu zaman mutlaka cevap verilmelidir. O halde bu itirazcının ’Bunu söylemek mecburiyetinde değilim’ demesi, ‘Bizler tarafından ihdas edilen bid‘atların bid'at olarak kalmasını temin eden cedellerin devamını sağlamak için bunu söylemiyorum’ demekten başka birşey değildir. Şayet bu laf, bu anlama gelmezse ne anlama gelir? Oysa Allah'ın şeriatını açıkça bildirmek gerekir. Söylemeyen kişi ya fâsıktır, ya da yalancı… Bu nedenle sahabe-i kiramın meşveretini ve selef-i sâlihînin bir mesele hakkındaki müzakeresini tedkik et!

Acaba onlar da, senin anladığın bu mânâda bir münazara ve mücadele görür müsün? Acaba ashab-ı kirâm ve selef-i salibinden birisi, herhangi bir arkadaşını bir delilden diğerine, bir kıyasdan başka birine, bir ha-

Kitab'ul İlim/IV. Bölüm

berden diğer bir ayete geçmekten alıkoymuş mudur? Hayır! Binlerce kere hayır! îşte sahabenin ve selefin bütün münazaraları bu cinstendi. Çünkü onlar kalplerine geleni olduğu gibi söyler, düşündüklerini olduğu gibi ortaya döker ve ona göre müzakere ederlerdi.. Kendisine faydası dokunacak bir ilimle meşgul olan kişilerle münazara etmelidir. Halbuki tartışmacıların çoğunu, âlimlerle ve ilimde otorite sahibi olanlarla münazara etmekten kaçınır görürsünüz. Çünkü hakkın onların dilinde meydana geleceğinden endişe duyarlar. Onun için de tartışmacılar ilim ve bilgi bakımından daha aşağıda olanlarla tartışmayı tercih ederler. Zira kendi bâtıllarını ancak bilgide ilerleyememiş insanlara kabul ettirme imkânları vardır.

Münazara etme hususunda bu sekiz şarttan başka daha nice ince şartlar vardır. Fakat bu sekiz şartı iyice öğrendikten sonra, kimlerin Allah için münazara ettiklerini, kimlerin etmediklerini gayet iyi teşhis edebilirsin. Kısaca, şiddetli düşmanını; tasallutçu ve felâket hazırlayıcısı olan şeytanı bırakıp, müctehidin isabet ettiği veya edenle ecirde ortak olduğu meselelerde münazaraya dalan bir kimseye şeytan güler. O kişi şeytana gülünç, ihlâs ehline de ibret alınacak bir ders olur. Bu sebebe binaen şeytan onu, daha ilerideki bölümlerde sayacağımız âfetlerin karanlığına götürmüştür. O felâketlerden ileride uzun uzun bahsedeceğiz. Tevfîk ve yardım Allah'tandır. Münazaranın ve Münazaradan Doğan Kötü Ahlâkın Yol Açtığı Sonuçlar Başkasını mağlûp etmek, susturmak, fazilet ve şerefini göstermek için halk arasında bağırarak konuşmak; halkın teveccühünden istifade etmek için yapılan münazaralar, Allah’ın çirkin saydığı, buna mukabil Allah düşmanı şeytanın güzel gördüğü bir münazara tarzıdır.

Bu münazaralar; kibir, ucûb, hased, münafese, nefsi temize çıkarmak, rütbe düşkünlüğü ve benzeri bâtın fuhşiyat gibidir. İçki içmek ile diğer fuhşiyatları yapmak arasında muhayyer bırakılan bir kişi, içkiyi daha ehven görüp onu içerse, bununla kalmayıp içki onu diğer fuhşiyata nasıl zorlarsa; aynen bunun gibi

İhya-i Ulûm'id-Din başkasını susturmak, münazarada galip gelmek, rütbe aramak ve iftira etmek sevgisi de kime galip gelirse; bu sevgi o kişiyi bütün pisliklerin içine sürükler, kötülükleri nefsinde toplamaya başlar. Yine bu sevgi bütün kötü ahlâkların bu adamda toplanmasına vesile olur. Bu ahlâkların tamamının çirkin olduğunu izah eden deliller, daha ileride ayet ve hadislere dayandırılarak Mühlikât bölümünde zikredilecektir. Fakat biz şimdi menfî münazaranın tahrik ettiği kotu ahlâkın bir Kısmına işaret edelim; 1. Hased Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: .»kiı ;üi yi ur çilJi jn; JL^’î Hased, ateşin odunları yemesi gibi, sevapları yiyerek bitirir 163 Tartışmacı kendisini hasedden katiyyen kurtaramaz.

Çünkü bir tartışmacı, bazen galip gelir, bazen de mağlup olur. Onun için bazen onun konuşması övülür, bazen de karşısındaki muarızın… Öyleyse bu dünya ilminde kuvvetli ve görüşlerinin isabetli olduğu kabul edilen biri oldukça; veya ‘Filân adam senden daha iyi görüyor ve senden daha isabetli kararlar veriyor’ denilme ihtimali bulundukça, böyle bir adamın hased duyacağı muhakkaktır. Kendisine tafdîl edilen adamı küçültmeye ve ona teveccüh eden kalpleri kendisine çevirmeye yarayacak bütün faaliyetleri göstermeye çalışır. Hased, helâk edici bir ateştir. Hased ateşiyle yanan bir kişi, bu dünyada büyük bir ızdırap içindedir. Ahiretteki azabı ise, dünyadakinden kat be kat fazla olacaktır.

İşte bunu anlatmak için İbn Abbas (r.a) şöyle buyurmuştur: ‘İlmi nerede bulursanız alınız. Fakihlerin birbirinin aleyhindeki sözlerine kulak vermeyiniz. Çünkü onlar ağıldaki tekeler gibi dövüşmektedirler’.) Ebu Dâvud, (Ebu Hüreyre'den)

Kitab'ul İlim/IV. Bölüm 2. Kibir ve Tekebbür Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Kim büyüklenirse, Allah onu alçaltır; kim tevazu gösterirse onu yükseltir. Yine Allah'ın Rasûlü (s.a) -Allah Teâlâ'dan hikâye ederekbir hadis-i kudsîde şöyle buyurmuştur: Azamet benim izarım, kibriya ise benim abamdır. İşte bunun içindir ki bu iki şeyde bana ortak olmaya yeltenenin belini kırarım! (Hadîste geçen izar ve abâ kelimeleri zahirî anlamda düşünülme-melidir). Tartışmacı, emsallerinden üstün görünmek hastalığından hiçbir zaman kurtulamaz. Olduğundan çok daha üstün görünmek ister. Hatta bu büyüklük budalaları, münakaşa meclislerinin herhangi bir yeri için kavga ederler. Meclisin başında oturmak; baş koltuğun kendilerine , ait olduğunu iddia etmek peşindedirler.

Kendilerinden başkasına bu yerleri lâyık görmedikleri için itişip kakışırlar, dar bir yoldan geçildiği zaman ben önde giderim, sen önde gidersin diye itişir dururlar. Böyle tartışmacıların kurnazları ise: ‘Biz böyle davranmakla ilmin izzetini koruyoruz; zira âlimin, özellikle mü‘min bir âlimin kendi nefsini zelil etmesi yasaklanmıştır’ şeklinde konuşmalar yaparak akılları sıra kendilerini müdafaa ederler. Bilmezler ki, Allah ve Rasûlü tevazûu methetmişlerdir ve kendileri Allah'ın ve Rasûlü'nün medhettikleri bir hasleti zillet kabul eder duruma düşmüşlerdir! Yine Allah ve Rasûlü'nün buğz ettiği bir hâl olan tekebbüre de izzet gömleğini giydiriyor ve böylece 164) Hatib, (Hz.

Ömer'den sahih bir senedle) 165) Ebu Dâvud, İbn Mâce ve İbn Hibban, (Ebu Hüreyre’den)

İhya-i Ulûm'id-Din Allah'a ve Rasûlü'ne zıd düşüyorlar. Böylece güzel kelimeleri tahrif ederek halkın dalâlete sapmasına vesile oluyorlar! Nitekim hikmet, ilim ve benzeri kelimeleri de tahrif etmişler ve halkın dalâlete düşmelerine sebep olmuşlardır!…. Hıkd (Kin) Tartışmacı kimse, kendisini kin tutmaktan kurtaramaz. Halbuki Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ^^ .^ , :,.. ‘Kâmil mü’min kinci değildir’. Kini zemmeden o kadar çok hadîs vardır ki, gizlenmesi mümkün değildir. Bir münazara esnasında hasmını tasdik edercesine başını sallayarak ona kin tutmayan hiçbir tartışmacıya rastlamadık. Çünkü bir tartışmacı diğer tartışmacının sözlerini dinlemiyor, bu sözleri iyi niyetle karşılamıyor.

İşte bundan dolayıdır ki bir tartışmacı, diğer tartışmacıya kin tutmaya mecbur oluyor. O kini nefsinde taşıdığı halde gizli tutması ancak nifakla mümkün olmaktadır. Fakat çoğu zaman beslenen kin, apaçık ortaya çıkıyor ve bunu herkes müşahede ediyor. Tartışmacı bu durumda kendisini kin tutmaktan nasıl kurtarabilir? Bütün dinleyenlerin ona hak vermeleri imkânı yoktur. Ortaya koyduğu delilleri dinleyenler makbul saymak durumunda da değildir… Onun için hasmı, sözünü biraz da olsun hafife alırsa, bu hareketi affedemez, bundan dolayı duyduğu kini hayatının sonuna kadar kalbinden söküp atamaz. (İşte bu, felâketin tâ kendisidir).. Gıybet Allah Teâlâ, gıybet etmeyi ölü eti yemeye benzetmiştir.

Halbuki tartışmacı, ölü eti yemekten, kendini bir türlü kurtaramaz. Çünkü o her zaman hasmının konuşmasını naklederek aleyhinde bulunur. Kendisini bu halden kurtarmak için ne kadar titiz davranırsa davransın, hasmının söylediği sözleri ne kadar doğru naklederse nakletsin, kendisini gıybet etmekten alıkoyamaz. Çünkü hasmının konuşmasının yanlış olduğunu söylemek suretiyle gıybet yapmış olur. Bu konuşmasının hasmının âcizliğini gösterdiğini ve kendisinden daha eksik olduğunu söyleyerek gıybet yapmış olur. Yahut da daha kötüsü hasmının söylemediğini naklederek bir de yalancı durumuna düşer. Aynı zamanda bir müfteri olur. Kendi 166) Irâkî bu hadîse vâkıf olamamıştır.

Kitab'ul İlim/IV. Bölüm

konuşmasına önem vermeyip, hasmının kelâmına kulak verenin haysiyetine tecavüz etmekten dilini bir türlü kurtaramaz. Onları cehalet, hamakat ve dar anlayışlılıkla itham eder!. Nefsi temize çıkarmak Allah Teâlâ bizi, nefsimizi temize çıkarmamaya davet etmektedir. Nefislerinizi temize çıkarmayınız; Allah kendisinden korkanın kim olduğunu çok iyi bilendir. (Necm/32) Hakim bir zata ‘Çirkin olan doğru nedir?’ diye sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir: ‘Kişinin nefsini övmesidir’. Tartışmacı kuvvetli olmakla, galip gelmekle ve fazilet bakımından emsâllerinden üstün olmakla kendini övmekten kurtaramaz. Münazara esnasında hiç olmazsa şu kadarcık bir söz söylemekten kendini alıkoyamaz: ‘Ben bütün bu işleri bilmeyenlerden değilim.

Ben ilimlerde ileri gitmiş bir kimseyim. Her ilmin usûlünü ve metodunu bilirim. Birçok hadîs hıfzetmişim’. İşte buna benzer cümlelerle kendisini metheder durur. Bazen de konuşmasını itibara alsınlar diye, böyle cümleler sarfetmeye mecbur kalır. Halbuki herkes bilir ki kendisini ahmakça övmek ve herhangi bir sebepten dolayı nefsini tezkiye etmek şer‘an ve aklen çirkin sayılmıştır.. Tecessüs Allah Teâlâ şöyle buyurur. Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Araştırmayın, bir kısmınız diğer bir kısmınızı çekiştirmesin. (Hucurât/12) Tartışmacı, emsâlinin ayıplarını araştırır, hasmının kusurlarını bulmak için durmadan çalışır. Hatta tartışmacıya ‘Senin memleketine bir tartışmacı geldi’ dendiği zaman, hemen adamlarından birini göndererek gelen tartışmacının hususiyetlerini öğrenmeye çalışır.

Gizli suçlarını araştırır. Öyle ki, münazara yapmak üzere karşı karşıya geldikleri zaman rakibini hususî hayatındaki ayıplarından dolayı mahcup vaziyete düşürebilsin.

İhya-i Ulûm'id-Din Münazarada rakibini alt edebilmek için, bunları bir silâh olarak kullanabilsin… Tabidir ki, bu silâhlar rakibe karşı ihtiyaç zamanında kullanılır… Hatta tartışmacı rakibinin suçlarını aramakta o kadar ileri gider ki, çocukluk zamanında yaptıklarını bile ortaya çıkarmaya çabalar… Bedenî kusurlarını dahi bulmaya çalışır. Belki çocukluğunda bir suç işlemiş olabilir veya vücudunda bir kusur bulunabilir. Meselâ kel olması gibi… Sağır olması gibi.. Bunları, münazarada mağlup olma tehlikesi ile karşılaştığı zaman, rakibinin bu kusurlarına temas ederek onu mahcup etmeye çalışır. Şayet münazara bahsinde muktedir bir kişi ise, bu sefer de rakibinin kusurlarını ima yoluyla belirterek söyler.

Şayet mağrur ve mağrur olduğundan ötürü de ahmak biri ise, bütün bu kusurlarını rakibinin yüzüne karşı bağıra bağıra söyler. Tartışmacıların önde gelen şahsiyetlerine ait buna benzer hikâyeler çok çok anlatılmaktadır.. Karşısındaki kimselerin kötü duruma düşmeleri sebebiyle sevinmek, iyi durumlarına da yerinmek ve üzülmek İslâmiyet'te kendisi için istemediğini diğer din kardeşi için de istememek, kendisi için istediğini, diğer din kardeşi için de istemek ahlâkı vardır. Faziletlerini öne sürerek başkalarına karşı övünmek durumunda olan kimseler, arkadaşının ayağının kaymasına sevinir. Çünkü ilim ve fazilette kendilerine denk gördükleri herkes bir nevi rakipleri olduğu için bilhassa onların birbirlerine karşı aldıkları tavır, tıpkı iki kuma kadının birbirlerine karşı aldıkları tavıra benzer.

Nasıl ki bir kuma, öbürünü gördüğünde titremeye başlar ve katiyyen onu görmeye tahammül edemezse, tıpkı bunun gibi bir tartışmacı da öbürünü gördüğü zaman kuma kadın gibi beti benzi atar, tirtir titrer ve onu görmek istemez. Sanki karşısındaki hilekâr bir şeytan veya kânını emmeye çalışan bir canavardır! O halde soruyoruz! Hani İslâmiyet'in istediği yakınlık ve ünsiyet? Hani din âlimlerinin birbirlerine karşı gösterdikleri saygı ve sevgi? Hani her hangi bir müşkilde din âlimlerinin birbirlerine yaptıkları yardımlar? Hani kardeşlik, yardım ve muhabbet? Hatta îmam Şâfiî şöyle buyuruyor: ‘Fazilet ve akıl erbabı arasında ilim, onları birbirine bağlayan bir zincirdir’.

Kitab'ul İlim/IV. Bölüm

O halde soruyoruz! İlmi, düşmanlık vesilesi yapan kişiler, kendilerinin İmam Şâfiî'nin takipçisi olduklarını nasıl söyleyebilirler? Acaba arkadaşını mağlup etmekle övünen bir cemiyette, kardeşlik, ünsiyet ve arkadaşlığın tesisi mümkün müdür? Elbette hiçbir şekilde mümkün değildir! İnsanların bozulmasına, mü’min ve muttaki kulların ahlâkından çıkarıp, münafıkların ahlâkına iten şerrin bu kadarı yeter de artar bile…. Nifak Nifakın kötü olduğunu bildirmek için delil getirmeye ve kötülüğünü delillerle ispat etmeye ihtiyaç yoktur. Tartışmacılar âdeta nifaka düşmeye mecburdurlar. Çünkü, basımlarla ve basımların dostlarıyla her an karşılaşmak mecburiyetinde kalırlar. Lisanen ve görünüşte onlara sevgi göstermek ve muhabbetini izhar etmek zorundadırlar.

Onların derece ve hallerini dikkate almak ve onları kırmamaya, tersine kazanmaya çalışmak lâzımdır. Halbuki kendisiyle konuşan, dil döken ve dinleyen kişiler, bu sözlerin hepsinin yalan olduğunu bilirler. Bilirler ki bu insan bir hasım olduğuna göre nifak, iftira ve fısk-u fücur yapmaktadır. Çünkü münâzaracılar ancak dilleriyle birbirlerine sevgi gösterisinde bulunurlar. Kalplerinde ise, birbirlerine karşı silinmez bir buğz taşımaktadırlar. Biz böyle bir nifaktan şânı yüce Allah'a sığınırız! Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurur: ^ '^«LlLj ı^^-iJl l^ifljj ^^t ^^'j J*^' ^yj |XJl jj-Ul |İ1ju ISI İnsanlar ilmi öğrendikleri ve ameli terkettikleri, dil ile sevişip kalplerinde buğz taşıdıkları ve aralarında sıla-i rahmi kestikleri zaman, Allah onlara lânet edip kulaklarını sağır ve gözlerini kör eder!'67 167) Taberânî, (Selmân-ı Fârisî'den zayıf bir senedle)