Tasavvuf Klasikleri · Haziran 22, 2026

Bilgiye Hüner: Gazali’den Dünyevi Makam ve Hakikati Aramak

İhya-i Ulûm'id-Din Hanife'ye Beytülmal nâzın (Mâliye Vekili) olması için teklifte bulundu. Ebu Hanife vezirin bu teklifini reddetti. Teklifini reddettiği için vezir ona yirmi değnek vurarak cezalandırdı. İmam …

İhya-i Ulûm'id-Din Hanife'ye Beytülmal nâzın (Mâliye Vekili) olması için teklifte bulundu. Ebu Hanife vezirin bu teklifini reddetti. Teklifini reddettiği için vezir ona yirmi değnek vurarak cezalandırdı. İmam A‘zam'ın işkence çekmek pahasına makam ve mansıbdan nasıl kaçtığına çok iyi dikkat edilmelidir. Hakem b. Hişam Sakafî110 ‘Şam’da bulunduğum bir sırada bana, Ebu Hanife'nin devrimizin en emin insanı olduğunu söylediler’ demiş ve şu menkıbeyi anlatmıştır: “Devrin sultanı Ebu Hanife'ye Beytülmal nâzırlığı teklif etmiş ve ‘Şayet benim bu teklifimi kabul etmezsen seni kırbaçlatırım’ diyerek onu tehdit etmeyi de ihmal etmemişti. Ebu Hanife ise, onun vuracağı kırbaçların acısını Allah’ın kendisine vereceği azabın acısından daha hafif bulduğu için dünya azabını tercih etti ve hükümdarın kendisine teklif ettiği görevi reddetti”.

İmam A‘zam hakkında İbn Mübârek'in yanında bir söz açılınca İbn Mübârek şöyle der: ‘Siz öyle bir kişiye kötülük yakıştırıyorsunuz ki, bütün dünya ona ait olmak istedi, fakat o, Allah’tan korkarak kendisini isteyen bu dünyadan kaçtı’. Muhammed b. Şücâ'dan ve bir kısım arkadaşlarından rivayet edildiğine göre, Ebu Hanife’ye ‘Emîr'ul-Mü’minîn Ebu Cafer Mansur size on bin dirhem verilmesini emretmiştir’ denildiği zaman, Ebu Hanife ‘Ben bu parayı kabul etmem’ diye razı olmadığını izhar eder. Fakat sultanın bu parayı kendisine göndereceği günün sabahı, namazını kılar ve sonra elbisesine bürünerek sessiz sedâsız yatağına girer ve kimseyle konuşmaz.

Bu esnada Haşan b. Kahtebe’nin111 bir adaniı, yanında bahsi geçen parayı getirerek Ebu Hanife'nin huzuruna girer. îmamın yanında bulunanlardan bazıları devletin gönderdiği elçiye ‘Ancak arada sırada ve pek az konuşabiliyor’ derler ve ilâve ederler: ‘Sizin anlayacağınız kendisine bir hastalık ârız olmuştur; bu hastalık ârız olduğundan bu yana hâli hep böyledir’. Parayı getiren elçi ‘O halde getirdiğim parayı şu keseye koyup evin bir kenarına bırakın ve iyileştiği zaman da kendisine teslim edin’ der.) Aslen Kütlelidir. Bilâhare Şam'a yerleşmiştir.) Abbasî devletinin hükümet erkânından biridir.

Kitab'ul-İlim/H. Bölüm

Bu hal karşısında İmam A‘zam, terekesi hakkında oğlu Hammad'a şu vasiyette bulunur: ‘Öldüğüm zaman beni defneder etmez bu paraları al, Haşan b. Kahtebe’ye götür ve ona de ki: ‘Ebu Hanife'nin yanında emanet olarak bıraktığınız şu paranızı geri alın’. Oğlu Hammad şöyle anlatır: ‘Babamın vasiyetini aynen tatbik ettim. Bunun üzerine Haşan bana dedi ki: ‘Allah'ın rahmeti babanın üzerine olsun. O, dini hakkında çok sıkı idi…’ Ebu Hanife Kadı'ul-Kudat (Şeyhülislâm) olmaya dâvet edildiğinde şunları söylemiştir: ‘Ben bu vazifeye lâyık değilim’. Neden lâyık olmadığı sorulduğu zaman da şu cevabı vermiştir: ‘Eğer doğru isem bu vazife için ben işe yaramam; şayet yalancı isem bir yalancının kadı olması yanlış bir iş olur’.

Âhiret yolunu, din işlerini ve Allah Teâlâ'nın sıfat-ı ilâhîyelerini bilmesine gelince, dünyadaki zühd ve takvâsı ve Allah'tan şiddetle korkar olması bunun açık bir delilidir. İbn Cüreyh112 şöyle der: ‘Sizin şu Küfeli Nûman b. Sâbit'ten bahsedenler, hep onun Allah'tan şiddetle korktuğunu söylüyorlar’. Şerik en-Nehaî113 şöyle demiştir: ‘Ebu Hanife çok susardı, daima düşünceliydi ve halk ile az konuşurdu’. Bu durumu, onun Bâtını İlime sahip olduğunun en bariz delilidir. O, dinin en mühim ve hayatî konularıyla ilgili meseleleri üzerinde düşünür ve netice çıkarmaya çalışırdı. Çünkü susmasını bilip, sükût eden kimseye ilmin tamamı verilmiştir.

Yukarıda zikrettiğimiz menkıbeler sözü edilen üç büyük imamın hallerinden sadece birer küçük bölümdür. Ahmed b. Hanbel ve Süfyan es-Sevrî Ahmed b. Hanbel ve Süfyan es-Sevrî'ye gelince, bu iki imamın takipçileri diğer üç imamınkinden daha azdır. Hele Süfyan'a tâbi olanlar hemen hemen hiç kalmamıştır. Fakat bu iki zâtın takvâsı 112) Mekkelidir. Büyük âlimlerdendi ve ünlü bir fakihti. Hicretin 149. yılında vefat etmiştir.) Künyesi Şerik b. Abdullah b. Ebî Şerik'tir. Aslen Kûfelidir. Buhara şehrinde hicri 95 yılında doğmuş, hicretin 177. yılında vefat etmiştir.

İhya-i Ulûm'id-Din ve zühdü apaçık ortadadır. Şu kitabımızın birçok bölümlerinde bu iki zâtın fiillerinden ve sözlerinden sık sık bahsedilmektedir. Bu bakımdan acele edip onlara ait menkıbeleri şuracığa sıkıştırmak lüzumsuz bir hareket olur. Bu nedenle şimdilik sözünü etmiş olduğumuz üç imamın hallerine bakarak derin derin düşününüz! O zaman göreceksiniz ki bu haller, sözler ve fiiller, sadece fıkıh ilminin Lian, İla, Zihar, İcare ve Selem gibi fer‘î meselelerine vakıf olmaktan dolayı elde edilecek şeyler değildir. Çünkü bu ilimler veya bu ilimlerden daha şerefli ilimler insana bu semereleri vermez. Bunlar sadece dünyadan yüzçevirmiş ve yalnız Allah'a gönül vermiş kimselerin halleri, sözleri ve fiilleridir.

Bir de bu zatların peşinden gittiğini iddia edenlerin hallerine bakınız, hiç sözlerinde bir doğruluk payı var mı? Söyledikleri yalan mı, değil mi bir düşünün!

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Halkın Makbul İlimler Arasında Kabul Ettiği, Fakat
Gerçekte Makbul Olmayan İlimler, Bir Kısım İlimlerin
Mezmûm Sayılmasına Neden Olan Faktörler, Fıkıh, İlim,
Tevhid, Tezkir ve Hikmet gibi Terimlerin Anlamı ve
Bugün Aslî Mânâlarına Uygun Bir Şekilde
Kullanılmadıklarının Beyanı, Şer*î İlimlerin Makbul ve
Mezmûm Olanları; Ne Kadarının Makbul ve Ne
Kadarının Mezmûm Olduğu
Mezmûm İlimlerin Yerilmesinin Nedenleri
Şöyle demeniz mümkündür: ‘İlim birşeyin hakikatini bilmek
demektir. Bu mânâda olan ilim Allah'ın sıfatlarındandır. Birşey
ilim olduğu halde nasıl olur da çirkin olabilir?’
Bu soruya şu şekilde cevap vermek mümkündür: İlim, hiçbir
surette salt ilim olması bakımından mezmûm/çirkin olmaz. Fakat
üç sebebe binaen bazı kullar hakkında mezmûm addedilir.
1. Sahibini veya başkalarını kötüye sevkeden ilim. Sihir ve büyü
ilmi buna örnek olarak verilebilir. Çünkü bu ilimler birer ilim ka­
bul edildiği halde kötülenmiştir. Bu ilimlerin var olduğunu Kur’an
tasdik etmektedir. Yine Kur’an bu ilmin eşlerin arasını açtığını
bile zikretmektedir. (Bkz. Bakara/102)
Aynı zamanda Hz. Peygamber'e sihir yapıldığı ve bu sihirle
hastalanarak yatağa düştüğü, bilinen gerçeklerdendir.114 Bunu
bizzat Cebrail söylemiş ve sihri orada bulunan bir kuyunun derin­
liklerindeki taşın altından çıkarmıştır.
Sihir ilmi, cevherlerin özelliğinden, yıldızların doğuş merkez­
lerini hesap etme inceliklerini bilmekten elde edilen bir ilimdir.
114) Buharî ve Müslim, (Hz. Âişe'den)

îhya-i Ulûm'id-Din Hususiyetleri bilinen bu cevherlerden, sihre tutulması istenen kişinin şeklinde bir iskelet yapılır ve herhangi bir yıldızın hususî bir vakti gözetlenir. Beklenen vakit gelir gelmez iskeletin üzerine küfürden, şeriata muhalif olan fuhşiyattan bazı kelimeler hecelenir, bu hecelenen kelimeler vasıtasıyla şeytanların yardımına mazhar olunur. Bütün bunlardan sonra, Allah'ın âdetleri icra ettiği hükmüne istinaden o sihir yapılan kişide garip durumlar belirmeye başlar. İşte bütün bu sebepleri öğrenmek mezmûm değildir. Fakat bu bilinenler sadece halka ve diğer insanlara zarar vermeye vesile olur. Şerre vesile olan elbette şerr olur ve böylece mezmûm sayılır.

Sözgelimi biri, bir veliyi öldürmek kasdıyla tâkib eder. Veli ise görünmeyecek şekilde kapalı bir yere gizlenir. Onu tâkib eden zâlim, velinin yerini sorduğu zaman, ona velinin yerini söylemek çok çirkin bir hareket olur. Çünkü böyle bir hareket, zâlimin veliyi öldürmesine sebep olabilir. Dolayısıyla burada zâlimi, velinin tam tersi istikamete yöneltmek vâcibdir. Fakat bu zâlime yardım etmek; yâni bildiği şeyi söylemek bir ilim ise de, şerre yol açtığı için mezmûm'dur.. Sahibine kârdan fazla zarar veren ilimdir. Astronomi gibi… Bu ilim, ilim olmak hesabıyla zararlı bir ilim değildir. Çünkü ikiye ayrılır: a) Hesab İlmi Allah Teâlâ Kur’an'da güneşin ve ayın bir hesab ile seyrettiğini söylemektedir.

Güneş ve ay (kendi menzillerinde yaptıkları hareketler) bir hesab iledir. (Rahman/5) Aya da menziller (miktarlar) takdir ettik. Nihayet kurumuş eski hurma dalı gibi oldu. (Yâsîn/39) b) Ahkâm İlmi Bu ilmin özeti hâdiselerin oluşunu sebeplere bağlamaktır. Doktorun nabız yoklamasıyla muhtemel hastalığı keşfetmesine benzer. Bu ilim, Allah’ın kendi yarattığı varlıklar hakkındaki

Kitab'ul İlim/III. Bölüm

sünnet ve âdetinin cereyan tarzını bilmektir. Fakat bu ilmi, şeriat (bir hikmete binaen) zemmetmiştir. J^^b ^1x^1 ^^ ^J i^j^*mİİ fj^^ '^ ^^ ^b i^j^*mI> jAâB ^3 b^ Kader zikredildiği zaman, kadere dalmaktan kendinizi alıkoyun. Yıldızlar zikredildiği zaman, kendinizi sakının. Ashabım zikredildiği zaman (onların arasındaki hâdiseleri kurcalamaktan) sakının! .jJ—aJL i^jI^JIj 4 ^^_>xjJU jLç)/lj ci^lSl ^J^ :L^U (Ci w ^y>l ı/^ <jL>l Benden sonra ümmetim hakkında üç şeyden korkuyorum: 1. İdarecilerin zulmü, 2. Yıldızlara inanmak, 3. Kaderi yalanlamak. Hz. Ömer şöyle demiştir: ‘Yıldızlardan ancak karada ve denizde size yarayacak kadarını öğrenin, gerisinden ise sakının’.

Hz. Ömer'in bizi yıldız ilminin kara ve denizlerde işimize yarayacak kısmından başkasını elde etmekten alıkoyması üç sebebe dayanır: a) Halkın çoğuna zarar verir. Çünkü halka ‘Şu olaylar falan yıldızın hareketinden meydana geliyor’ dendiğinde, halkın kalbinde yıldızların tesir edici ve tasarruf sahibi birer ilâh oldukları kanaati yerleşmektedir. Özellikle yıldızların semavî birer cevher oldukları hususu da bu kanaati iyice desteklemektedir. Böyle olunca yıldızların tesiriyle insanların zihinleri çeliniyor ve onlara bağlanıyorlar insanlar. O kadar ki hayrı ve şerri; ümit veya ümitsizliği onlardan beklemeye başlıyorlar. Böylece Allah'ın zikri kalplerden siliniyor. Çünkü zayıf olan kimse daima vasıtalara bakar; bir türlü o vasıtanın esas müessirine bakmaya gücü yetmez.

Güneşin, ayın ve yıldızların Allah Teâlâ'nın birer teshir edilmiş mahlûku olduğunu sadece ilimde derinleşmiş âlimler bilebilirler.) Taberânî, (İbn Mes'ud'dan); Hatib, Kitab-ul Kavm ft İlm’în-Nücûm, (İbn Mes'ud'dan) 116) ibn Abdilberr ve İbn Asakir, (Ebu Mahcen'den)

İhya-i Ulûm'id-Din Zayıf bir insanın, ışıkların ancak güneş doğduktan sonra etrafı aydınlattığını görmesi, karıncanın şu hâline ne kadar benzer: Bir kâğıdın üzerinde bulunan karıncaya akıl ihsan edilse de o kâğıdın üzerindeki yazıları okuma kabiliyeti kazandırılsa; yazıların arka arkaya kâğıt üzerinde sıralanışını kalemin işi zanneder. Çünkü o kâğıt üzerine yazıyı yazan olarak yalnız kalemi görmüştür. Kalemin daha üstüne bakıp, onu tutan parmakları göremez. Hele hele parmakların yukarısında bulunan eli ve o eli idare eden iradeyi hiç göremez. O iradeyi taşıyan yazarın varlığını, o yazara bu kabiliyet ve hassasiyeti veren hakikî kudret ve kuvvet sahibini, hiçbir şekilde idrâk edemez.

İşte tıpkı bu karınca misâlinde olduğu gibi, halkın dikkati çoğu zaman enginlerde ve yakın sebeplerde kalır. Bu sebepleri aşıp, sebeplerin asıl müessirine varmaya muvaffak olamaz. İşte yıldızların ilmine dalmayı yasaklayan sebeplerden biri budur. b) Yıldızlara bakarak netice çıkarmak tahminden başka birşey değildir. Ne zan ve ne de yakîn olarak insanlar tarafından açık birşey bilinmemektedir. O halde yıldızların doğuşu sebebiyle ortaya atılan hüküm, cahilâne bir hükümdür ki, böyle bir hükmün hiçbir değeri yoktur. Cehalete yol açtığı için zemmedilmiştir. Yoksa mücerred olarak zemmedilmiş değildir. Bu ilimle elde edilen mârifetlerin Hz.İdris'in mucizesi olduğu kuvvetle rivayet olunmaktadır.

Fakat Hz. İdris'in meşgul olduğu yıldız ilmi, günümüzde tamamen inkiraza uğramış ve yok olup gitmiştir. Müneccimin yapmış olduğu tahminlerin bazen doğru çıkması, sadece bir tesadüften ibarettir. Zira müneccim, bir kısım sebeplere muttali olur. Muttali olduğu sebeplerden meydana gelen şartların arkasından bakar, birçok şartların gelmesiyle ancak müsebbeb meydana gelir. Bu şartların hakikatine muttali olmak beşerin kudreti dışında bir keyfiyettir. Kazara ve tesadüfen Allah Teâlâ'nın bütün bu sebeplerin geri kalan kısımlarını takdir ettiği bir âna, müneccimin hükmü tesadüf ederse, müneccim hükmünde doğru sayılır, tesadüf etmediği takdirde ise müneccim yanılmış sayılır. Müneccimin bu durumu tıpkı bulutların toplandığını görerek, yağmurun yağacağına hükmeden bir insanın durumuna benzer.

Kitab'ul İlim/III. Bölüm

Fakat çoğu zaman bulutlar dağılarak yağmurun yağacağı sonucuna varan kimseleri yanıltır. Bazı zamanlar bunun aksi de olur ve yağmur yağar. îşte nasıl sadece bulutların bir araya gelmesi yağmurun yağmasına kâfi gelmiyor ve daha bilinmeyen sebepler de gerekiyorsa; bir kaptanın esintiye bakarak bir tehlike görmemesi, bir gemicinin tecrübelerine dayanarak vermiş olduğu ‘gemi batmaz’ hükmü de tıpkı böyledir. Zira bu esintilerin daha nice nedenleri vardır ki, gemici bunlara bazan muttali olur, bazan ise olamaz. Hele bir kısmına hiçbir zaman nüfuz edemez. Onun için bazen hükümlerinde isabet eder, bazen de yanılır. İşte bu nedenle kuvvetli insan da zayıf insan gibi bu ilimden menedilir.

c) Yıldız ilminde fayda yoktur. Zararlarından en azı fuzulî bir iş yapmış olmaktır. Fuzulî bir iş yapmış olmak da en değerli hazine olan hayatı boşa harcamaktır ki bu zararların en dehşetlisidir. (Liyt J-*-j JjJliî ı«^i* t»* ijÛi «jif ûj-»v*i>* j'tJlj Jj;-y ^ <Bl J^j y ,J>5 J^j ^S fa :J& c^jâ ^Ulj ^ :lju aîbLLj :JLU Birgün Allah'ın Rasûlü (s.a) bir kişinin yanından geçerken, halkın o kişinin başına toplandığını görür ve ‘Bu ne toplantısı?’ diye sorar. Halk ‘Bu büyük bir âlimdir, onun için etrafında toplandık’ der. Bu cevabın üzerine Allah’ın Rasûlü ‘Hangi meselede âlim?’ diye sorar.

‘Şiiri ve Arabın ensabını çok iyi bilir’ derler. Bu cevabı alan Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: ‘Bu ilmin (şiir ve ensab hakkındaki ilmin) ne bilinmesinde bir fayda, ne bilinmemesinde bir zarar vardır!’ İlini ancak bir ayet veya kâim (nesh edilmemiş) bir sünnet veya (mirasçılar arasındaki taksim ile ilgili) adaletli bir farizadan ibarettir. 117) İbn Abdilberr, (Ebu Hüreyre'den) 118) Ebu Dâvud, İbn Mâce, (Abdullah b. Ömer'den)

İhya-i Ulûm'id-Din Astroloji ve benzeri ilimlere dalmak tehlikeli olduğu gibi faydasızdır ve bu ilimle meşgul olmak vakit kaybetmekten başka birşey değildir. Allah'ın takdir ettiği şeyden kaçınmak hiç kimsenin elinde değildir. Ama tıb ilmi böyle değildir, çünkü o ilme insanların ihtiyacı vardır. Tıb ilminin delillerinin bir çoğuna insan vakıf olabilir. Tıb ilmi gibi rüya tâbiri ilmi de her ne kadar tahmine dayalı bir ilim ise de; yıldız ilminden farklıdır. Rüya tâbirinde de faydalar vardır. Zira tâbir ilmi, nübüvvetin kırkaltı parçasından bir parçadır ve bu ilimde herhangi bir tehlike yoktur.. Üçüncü sebep ise, faydasız bir ilme dalmaktır.

Faydasız ilme dalmak zemmedilmiştir. İlimlerin açığını bilmeden inceliklerine, esaslarını öğrenmeden de gizli taraflarını öğrenmeye çalışmak ve ilimlerin açık taraflarını bilmeye çalışmadan kapalı taraflarını bilmeye gayret etmek ve İlâhî ilimlerin sırlarını araştırmak gibi… Felsefeciler ve kelâmcılar bu ilimlere her ne kadar vakıf olmak istemişlerse de; tek başlarına bu ilimleri kavramaktan uzaktırlar. Bu ilimlere tek başına vakıf olmak ve bir kısım yollarını elde etmek sadece peygamberlere ve onların izinden giden velilere mahsustur. O halde insanların böyle ilimlerden sakınması ve bütün bunları şeriatın ölçülerine irca, etmesi gerekir. Zira şeriatta Allah'ın tevfîkine mazhar olan kimseler için ikna edici deliller mevcuttur.

Nice kişiler vardır ki, ilimlere dalmışlar, fakat dalmış oldukları ilimlerden çok zararlı çıkmışlardır. Şayet bu ilimlere dalmamış olsalardı, dinî durumları çok daha iyi olurdu. Bu kısım ilimlerin bazı kimselere zarar verdiği açık gerçeklerden biridir. Nitekim kuşların etinin ve bir kısım tatlıların süt çocuklarına zarar verdiği malûmdur. Birçok kimsenin, bazı hususları bilmemeleri, bilmelerinden daha hayırlıdır. Rivayet olunduğuna göre, halktan biri doktara giderek hanımının çocuk yapma özelliğinin olmadığından (kısır olduğundan) şikayet eder. Doktor, kadının nabzını yoklayarak şöyle der: ‘Tedavi edilmeye muhtaç değil; zira kırk gün sonra vefat edecek. Nitekim nabzının durumu buna işaret ediyor’.

Doktorun ağzından çıkan bu sözleri dinleyen kadın dehşete kapılır, hayatı perişan olur. Varını yoğunu fakir fukaraya vererek vasiyetini yazar. Kırk gün yemek yiyemez, su içemez. Kırk gün dolduktan sonra adam, doktora gelerek karısının ölmediğini bildirir. Bunun üze-