İhya-i Ulûm'id-Din rete yaramayan ilmin faydasından çok zararı dokunacağı herkesin kabul edeceği bir gerçektir. Sihir, tılsım ve yıldız ilimleri gibi… Bu ilimlerin bir kısmında hiçbir fayda yoktur. Dolayısıyla bu ilimlerle meşgul olmak insanın en kıymetli sermayesi olan ömrünü boşuna harcaması demektir ki değerli bir sermayeyi boşuna harcamak çirkin ve kötü bir harekettir. Bu ilimlerin bir kısmının zararı, dünyaya yaradığı zannedilen kısmından daha ağır basmaktadır. Zira bu kısmında geçici bir menfaat var ise de, verdiği zarara nisbetle bu menfaat hiç denecek kadar azdır. Her tarafıyla mahmud (güzel) olan ilme gelince, bu ilim, Allah'ın sıfatlarını, fiillerini, halk arasındaki sünnet-i ilâhîyesini ve âhireti dünyadan üstün kılmasının hikmetini beyan eden ilimdir.
İşte bu ilim bizâtihî istenen ilmin tâ kendisidir. Çünkü ancak bu ilimle insanlar ebedî saadete ulaşırlar. Bu ilmi elde etmek için insanın vargücüyle çalışması bile kendisini kusurdan kurtarmaz. Zira bu ilim idrâk edilemeyecek kadar geniş ve dibi bulunamayacak kadar derindir. Herkes kendi gücü nisbetinde ancak bu deryanın sahil ve sığ yerlerinde gezebilir. Bu denizin etrafında ve sığ yerlerinde ancak peygamberler, kâmil velîler ve Allah ilminde rüsuh kesbeden âlimler gezebilirler. Elbette ki onlar kendi derecelerine ve Allah Teâlâ'nın kendileri için takdir ettiği derinliklere kadar dalabilmişlerdir. İşte kitaplarda yazılı olmayan gizli ilim budur.
Bu ilmi insan ancak öğrenmeye çalışmakla ve âhiret âlimlerinin ahvâlini iyi bilmekle elde edebilir. Ahiret âlimlerini tanıtacak alâmet-i farikalar ilerideki bölümlerde izah edilecektir. İşte bu ilmi bilmek için yapılacak iş budur. Âhirette ise, bu ilmi elde etmeye çalışmak, mücahede, kalb tasfiyesi, dünya meşgalelerinden kalbin kurtarılması ve bu dünyada peygamberlerin ve kâmil velilerin arkasında gitmek ile-onları örnek almak yardım eder. Evet, bütün bunları yapmak lâzım ki, bu ilmin peşinde olan herkes çalışması nisbetinde değil, ancak nasibi kadar bu ilme sahip olabileceğini anlasın. Bu sözü, o halde gayrete gerek olmadığı mânâsına almak büyük bir hata olur.
Zira gayret, hidayetin anahtarıdır ve hidayetin gayretten başka anahtarı da yoktur. Bir miktarı güzel, kalanı çirkin olan ilimlere gelince, bu ilimler farz-ı kifâye bölümünde zikrettiğimiz ilimlerdir. Farz-ı kifâye olan bu ilimlerin her birinde üç mertebe vardır:
Kİtab'ul İlim/III. Bölüm
1. Lâzım olduğu kadarıyla yetinmek ki bu en azıdır.. Ne ifrata ve ne de tefrite sapmaksızın normal bir miktarı elde etmek.. Ortalama haddini aşıp ömrün sonuna değin sürekli elde etmeye çalışmak. Bu duruma göre sen iki halden birine talip ol. Yâni ya nefsinle veya nefsini ıslah ettikten sonra başkasıyla meşgul ol! Sakın kendi nefsini ıslah etmeyip, başkalarıyla meşgul olan kimselerden olma! Nefsinle meşgul olan bir kimse isen, sadece sana farz olan ve durumunun şartlarına uygun düşen ilmi tahsil etmeye çalış! Namaz, taharet, oruç ve sair ibadetler gibi. Zâhirî amellerinle ilgili ilmi elde etmeye gayret et!
Herkesin ihmal ettiği ilim, kalbin özelliklerini ve bunların güzelini ve çirkinini bildiren ilimdir. Yeryüzünde yaşayan hiçbir insan çirkin sıfatlardan arınmış değildir. Kötü sıfatlar; hırs, hased, riya, kibir, ucûb ve benzeri sıfatlardır. Bunları terk etmek ve kalpten uzaklaştırmak vâcibdir. Bütün bu kötü sıfatlarla malûl olduğu halde zâhirî amellerle meşgul olan bir kimsenin durumu, uyuz bir kimsenin durumuna benzer. Uyuz olan bir kimse, kendisini bu uyuz hastalığından kurtaracak ilâçları ihmal ederek, zâhirde görünen yaralarına merhem sürerse, hiç kuşkusuz saçma bir iş yapmış olur. Bir meselenin dış yüzüyle ilgilenen âlimler, yol kenarında oturarak, gelene geçene zâhirî merhem tavsiye eden doktorlara benzerler.
Ahiret âlimleri ise, ancak bâtının temizlenmesine, şerri bütün şekilleriyle ortadan kaldırmaya ve kötülükleri kalplerden söküp atmaya bakarlar. Kalp amellerinin zorluğu, buna mukabil zâhirî amellerin kolaylığı birçok kimseleri ürkütmüş, onları kalbi temizlemeye çalışmaktan ise zâhirî amellere sarılmaya sevketmiştir. Bu gariplerin durumu, tıpkı hastalığı, kökünden söküp atacak olan acı ilâçları almaktan çekinip, zâhirî yaralama merhem sürmeye rıza gösteren hastaların durumuna benzer. Bu hastalar bir yandan dıştaki yaralara merhem sürmek için yorulurken, diğer yandan o yaraların kökü daha da derinlere gitmekte ve hastalık gittikçe azmaktadır. Şayet âhireti ister ve kur-
îhya-i Ulûm'id-Din tulmayı murad edersen; ebediyyen helâk olmaktan kaçar saadeti elde etmeye çalışırsan, herşeyden önce hastalıkları derinliğine bildiren ve o hastalıkların ilâcını (Mühlikât bölümünde açıkça söylediğimiz gibi) tavsiye eden ilmi öğren! Bu ilmi öğrenirsen öğrendiğin bu ilim seni Kurtarıcılar bölümünde zikrettiğimiz makamlara çeker ve bu şekilde kesin bir bilgiye, ebedî saadete ulaşmaya namzed olursun. Zira kalp kötü sıfatlardan kurtulunca, o sıfatların yerini övülmüş olan sıfatlar doldurur. Aynen toprağın yabanî otlardan temizlenerek, fideleri ve gülleri yetiştirmeye hazırlanışı gibi… Şayet kalp, kötü sıfatlardan temizlenmezse, oraya iyi sıfatların girmesine imkân kalmaz. Bu bakımdan halk tabakası arasında farz-ı kifâye olan ilimlerle meşgul olan kimselerin çok olduğu bir zamanda, farz-ı kifâyelerle değil, kalp ilimleriyle meşgul ol.
Zira başkasının salâhı için kendisini helâk eden kimse ahmak sayılır. Elbiselerinin cepleri yılanla, akreple ve daha başka öldürücü yaratıklarla dolu olan kimsenin kendi hayatını düşünmeyerek, başkasının yüzüne konmuş sineklerle meşgul olması ne büyük bir hamakat örneğidir! Zira başkasının yüzündeki sinekleri kovması, kendisini akrep ve yılanların sokup öldürmesine mâni olmaz. Eğer nefsini ıslâh ederek kötülükleri tasfiye etmiş isen, günahın açık ve kapalı bütün şekillerini terketmeye gücün yetiyor ise ve bu hâl sende bir tabiat hâlini almışsa -ki bu sıfatın elde edilmesi çok uzak bir ihtimâldiro zaman farz-ı kifâye olan ilimlerle meşgul olabilirsin.
Fakat bu ilimlerde yine de tedricî bir şekilde yürümeyi unutma! İşe önce Allah'ın Kitabı'ndan başla. Allah'ın Kitabı'nı öğrendikten sonra Rasûlü'nün sünnetini öğrenmeye çalış. Daha sonra Kur’an'ın nâsih, mensuh, mevsul, mefsul, muhkem ve müteşâbih ilimlerini öğren. Aynı minval üzere sünnet-i seniyeyi de öğrenmeye çalış. Bütün bunları öğrendikten sonra fıkıh ilminin bir dalı olan mezheb ilminin teferruatı ile uğraş. Sakın üzerinde ihtilâf olan konularla meşgul olma. Bunu da öğrendikten sonra usûl-ü fıkıh ilmine dal. Böylece ömrün müsaade ettiği nisbette diğer ilimlere de el atmaya bak. Bütün ömrünü ilmin bir dalına ve o ilmin zirvesine çıkmak için sarfetme; zira ilim çok, ömür ise kısadır.
Bu ilimlerin hepsi birer âlet ve başlangıçtır. Bunların bizzat kendileri amaç değildir. Bunların herbiri başka ilimlerin ba-
Kitab'ul İlim/III. Bölüm
samaklarıdır. Bu nedenle başka ilimlere basamak olan herhangi bir ilimle meşgul olarak esas amacı unutup, ihmal etmek doğru bir hareket olmaz. O halde lügat ilmini meramını arapça anlatacak kadar öğrenmeye çalış. Kelimelerden ancak Kur’an'ı ve Sünnet'i anlayacak miktarını öğren yeter… Daha doğrusu, Kur’an ve Sünnet'te geçen garib kelimeleri anlayabilecek kadar Arap dilini bilmek kâfidir. Daha ilerilere gitmek için vakit kaybetmemelidir. Nahiv ilminden Kur’ân ve Sünnet'i çözecek miktarını öğren! Çünkü hiçbir ilim yoktur ki onda üç vasıf bulunmasın.. İktisar (lüzumlu miktardan az) 2. İktisad (ne ifrat ve ne de tefrit, tam ortası) 3.
İstiksa (normalin üzerine çıkmak, en fazlasını bilmeye çalışmak) Diğer ilimleri kıyaslamak imkânının elde edilebilmesi için hadîs, tefsir, fıkıh ve kelâm ilimlerinin bu üç mertebesine işaret edelim. Tefsii1 ilminde iktisar, Kur'ân'ın iki misli olmak demektir. Nitekim böyle bir tefsiri Ali el-Vâhidî en-Nisaburî155 yapmış ve isim olarak da el-Veciz ismini vermiştir. Tefsir ilminde iktisad mertebesi, Kur’ân'ın üç misli büyüklüğünde olan tefsirdir. Nitekim böyle bir tefsiri el-Vasit adı ile yine adı geçen şahıs yazmıştır. Bundan daha büyük tefsir ise, pek de lüzum olmadığı halde bir ömrü bitirir, fakat kendisi bitmez. Hadîs'e gelince, hadîs ilminde iktisar derecesi Buhârî ve Müslim'in hadîslerinden birer nüshayı, hadîs metninin ilmine vâkıf olan bir kişinin yanında okuyarak tashih ve tahsil etmektir.
Hadîs ricalinin ismini ezberlemek hususunda, daha önceki hadîs âlimlerinin bu sahada yaptıkları çalışmaları tâkip etmek yeter de artar bile. O âlimlerin kitaplarına her bakımdan güvenilebilir. Müslim'in veya Buharî'nin metinlerini ezberlemek zaruri değildir. Ancak bu iki kitabı ihtiyaç olduğu zaman, lâzım olan had155) Bu zat İmam Ebu'l-Hasan Ali b. Ahmed b. Muhammed b. Ali el-Vâhidî en-Nisaburî'dir. Tefsir ilminde zamanının en önde gelen âlimi idi. Hicretin 468. yılında vefat etmiştir.
İhya-i Ulûm'id-Din islerin bu kitapların neresinde olduğunu bilip, yerini muhatabına gösterebilecek kadar tahsil etmeniz yeterlidir. Hadîs ilmindeki iktisad derecesine gelince; Müslim ve Buhârî'nin yanında sahih olan diğer hadîs kitaplarını okuyup, onlarda fazla olarak bulunan hadîsleri Müslim ve Buharî'ye katmaktır. Hadîs ilminde en son hadde varmak ise, bu kitapların dışında kalan hadîs kitaplarından, zayıf, kavi, sahih, sakim hadîsleri nakleden ve hadîs ilminde birçok yollar öğreten hadîs ricalinin ahvalini, isimlerini ve vasıflarını bildiren kitapları mütalaa etmektir. Fıkıh ilmine gelince, bu ilimde iktisar derecesi İmam Müzenî'nin156 Muhtasar adlı eserinin muhtevasını-ki biz o eseri Hulâsat’ul-Muhtasar adlı kitabımızda tertibe koyduk-mütalâa et-_ mektir.
Fıkıh ilminde iktisad derecesi Muhtasar isimli kitabın üç misli bir kitap okumaktır ki biz bu miktarı el-Vasit min’el-Mezâhib adlı kitabımızda bildirmiştik. Fıkıh ilminde son derece ise el-Basit isimli kitabımızı ve buna benzer uzun kitaplarda varid olan malûmatları okumaktır. Kelâm'a gelince, bu ilimden gaye ehl-i sünnetin selef-i sâlihinden naklettiği inançları korumaktır. Kelâm ilminin bundan gayrı bir vazifesi yoktur. Kelâm ilminden bu miktardan fazlasını istemek, meselelerin sırlarını ve hakikatini başka yollarda aramak demektir. Ehli Sünnet akâidi, Kelâm'a ait kısa bir kitap okumak suretiyle elde edilebilir. Bu miktar, Kavâid-ül-Akaid adlı eserimizde izah ve beyan ettiğimiz kadardır.
Bu kitabımız İhya-i Ulûm'id-Din içerisinde yer almaktadır. Kelâm'da iktisad derecesi ise, yüz sahifelik bir kitabın muhtevası kadardır. Biz bu miktarı el-İktisad fi'l-İtikad adlı eserimizde beyan etmiştik. Ayrıca Kelâm ilmine bir de bid‘at ehliyle mücadele etmek için ihtiyaç vardır. Bu bid‘atlara karşı koymak için müslümanlar Kelâm ilminin savunmalarına muhtaçtır. Çünkü Kelâm ilmi 156) Künyesi Ebu İbrahim; adı İsmail b. Yahya b. Amir b. İshak'dır. Hicretin 176. yılında doğmuştur.
Kitab'ul İlim/IIL Bölüm
bid‘atçının ortalığa yaydığı bid‘atları halkın arasından çekip almaya yarar. Fakat Kelâm ilmi, bid‘atlar konusunda halk tabakası taassuba saplanmadan önce işe yarar. Bid‘atçı eğer cedel ilminden bir şeyler biliyorsa, onu Kelâm ilmiyle hizaya getirmek ve bid‘atını kendisine kabul ettirmek pek mümkün değildir. Siz onu sustursanız bile, o yine kendi mezhebini terketmez. Kendisini susturmanızı nefsinin zaafına hamleder, asla fikrine zaaf düşürmeye yanaşmaz. Yine bu fikre karşı verilecek bir cevap olduğunu, fakat bu cevabı kendisinin vermeye kudreti yetmediğini düşünür. Siz kendisinden kuvvetli oluşunuzla onu teşevvüşe sürükleyen biri olursunuz onun yanında… Halk tabakası bu nevi mücadele şekliyle haktan uzaklaştırılır ise, o sapık itikadında sabitleşmeden önce hafif bir tartışma ile sapıklıktan çevrilebilir.
Fakat bâtılı tam mânâsıyla benimsemiş ve kalbinde bu sapıklık sabitleşmiş ise onun dönmesi imkansız değil ise de çok zor bir iştir. Artık onu Kelâm ilmiyle tedavi etmenin bir faydası olmaz. Zira taassub, telâkki ve inançları kalplere yerleştiren bir felâkettir. Esasında bu felâket kötü âlimlerin afetlerindendir. Zira sahtekâr âlimler, hak için ifrata saparlar ve taassup gösterirler. Muhaliflerine istihfaf ve istihkârla bakarlar. Onların bu hâli muhaliflerini de aynı duruma sürükler. Onlar da kendilerine kötü bakmaya başlarlar. O kadar ki mutaassıplara muhalefet etmiş olmak için bâtıla yardım ederler. Onların bu müsamahasız tutumları muhaliflerini bâtıla daha da çok sarılmaya zorlar.
Eğer kötü âlimler, lütûf, merhamet ve nasihati güzel bir şekilde yapsaydılar ve kimsenin bulunmadığı bir yerde muhaliflere hakikati güzel bir dille ifrata kaçmaksızın anlatsaydılar, elbette başarı kazanabilirlerdi. Muhaliflerini hakka döndürmeye muvaffak olabilirlerdi. Fakat dünya nimetleri edinebilmesi, halk arasında kendisine çok taraftar bulmasına bağlıdır. Halkı elde edebilmek için de hasımlara şiddetle saldırması gerekmektedir. Ne kadar küfür yağdırırlarsa, halkın o kadar hoşuna gider ve elbette bunu yapana itibar ederler. İşte bunun içindir ki kötü âlimler kendilerine taassubu meslek edinmişler ve bunu yükselmelerinin vasıtası bilmişlerdir. Bu taassuba da dini müdafaa adını takmışlardır. Şiddetli taassub halkı helâk eden bir felâkettir.
Çünkü taassub, bid‘atları kalbe yerleştiren en büyük vesiledir. Son asırlarda ortaya çıkan ve hakkında sayısız kitaplar telif edilen ihtilaflara gelince -ki bunların hiçbiri selef-i sâlihîn zamanında görülmemiştirbu ihtilafların yanına dahi
İhya-i Ulûm'id-Din yaklaşmaktan sakın! Seni öldürecek bir zehirden kaçındığın gibi ihtilaflardan kaçın. Çünkü bu, Ummet-i Muhammed'in kökünü kurutan bir hastalıktır. Bu hastalığın tehlikeleri ve afetleri, ilerideki bölümlerde tafsilâtlı bir şekilde izah edilecektir. Kendilerini temize çıkarmak için İnsanlar, bilmediklerinin düşmanıdır’ darb-ı meselini söyleyenlerin sözlerine aldanma! Zira bu sahada iyice bilgi sahibi olan bir kimsenin nasihatini dinliyorsun. Sana bu nasihatları, ömrünün uzun yıllarını bu sahada tüketen ve kendisinden önceki kelâmcılardan çok daha fazla kitap yazan, tahkikat yapan, cedel ve beyana dalıp büyük mücadeleler veren biri yapmaktadır. Allah Teâlâ şu anda sana nasihat eden âciz kula, doğru yolu göstermiş ve o da Allah'ın bu lûtfuna lâyık olabilmek için eski ve kötü âdetlerini tamamen terketmiş ve nefsinin kusurlarını gidermeye çalışan biridir.
‘Fetva, şeriatın direğidir. Şeriatın gizli illetleri ise ancak ihtilaflı meseleleri bilmekle bilinir’ diyenlerin sözüne sakın aldanma! Zira mezheplerin incelikleri hilâfîyatla değil, bu konuda yazılmış olan kitapları okumakla bilinir. Sözünü ettiğimiz bu kitaplar mezhepler hakkında en küçük meselelere değin malûmat vermektedirler. Bu kitaplardan fazlası ise cedele dayanır. Selef-i sâlihîn ve sahabe devrinde fetva ilminin incelikleri çok daha iyi bilindiği halde, hilâfîyata ait hiçbir bilgi sahibi değildi onlar. Cedel sanatını da bilmiyorlardı. Bu hilâfiyat bilgilerinin mezhep ilmine hiçbir fayda temin etmedikleri bir yana, fıkhın da zevkini öldürürler ve ifsad edici bir özellik taşırlar.
Çünkü fetva ilminin şartları içinde hareket etmesi mümkün değildir. Cedele meyleden kimsenin zihni cedelin isteklerine boyun eğer. Dolayısıyla Fıkh'ın zevki böyle bir insandan uzaklaşır. Cedel ilmiyle sadece şöhret olmak isteyen kişiler meşgul olurlar. Bu kimseler mezhebin inceliklerini bilmek için cedele girdiklerini iddia ederler. Halbuki ömürleri bittiği halde, kendilerini cedel ilminden kurtarıp bir türlü mezhep ilmine verememişlerdir. Ey hak arayıcısı! Cin şeytanlarını belki de kolaylıkla yener ve onların şerrinden emin olabilirsin. Fakat ins şeytanlarından kendini şiddetle koru! Zira ins şeytanları insanları ifsad etme işini, cin şeytanlarından devralmış ve onları bu zahmetten kurtarmışlardır.
Kitab'ul İlim/III. Bölüm
Akıllı insanların indinde makbul olan hâl, insanın kendisini dünyada Allah ile beraber başbaşa kalmış farzetmesidir. Önünde ölümün, Allah'ın mahkemesine varışın, hesabın, cennetin, cehennemin olduğunu düşünüp zihninde canlandırmalısın. Sana yardım eden ve saadetini temin edecek olan şeyler üzerinde düşünmeli ve ötesini büsbütün terketmelisin! Ermiş insanlardan biri rüyasında başka bir âlimi görür ve o âlimden sorar: ‘Dünyada iken tartışmalar yapıp münazaralara daldın. Bunlardan elde ettiğin şey ne oldu?’ Alim elini açarak avucuna üfler ve der ki: ‘Bütün o ilimler bir kasırganın önündeki toz gibi uçup gittiler. Bize sadece gecenin geç saatlerinde ihlâs ile kıldığımız iki rek‘ât namaz fayda verdi…’ Bir hadîste şöyle buyurulmuştur: Bir kavmin hidayetten dalâlete sapması, cedel yapmasından ileri gelmiştir.
Bu hadîsi söyledikten sonra Hz. Peygamber şu ayeti okudu: ‘(Ey Rasûlüm! Hakikati anlamak için değil) bunu sana sırf bir mücadele olsun diye (ve seni cevap vermekten âciz bırakmak için) misal veriyorlar. Doğrusu onlar çok tartışmacı kimselerdir’. (Zuhruf/58) ‘îşte kalplerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve te’vile gitmek için Kur’an'ın müteşabih ayetlerine uyarlar’ (Âlû İmrân/7) ayetini yorumlayan Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: ‘Onlar cedel ehlidirler, onlardan sakınınız’ demekle Allah Teâlâ bizi onlardan sakındırıyor. Seleften bir âlim şöyle demiştir: ‘Âhir zamanda bir kavim gelecek ve o kavme amel etmek için bütün kapılar kapanacak, yalnız cedel kapıları açık kalacaktır’.) Tirmizî ve İbn Mâce, (Ebu Umame'den) 158) Müslim ile Buharî, (Hz.
Âişe’den)

