Tasavvuf Klasikleri · Haziran 22, 2026

Evlilik ve Aile: İmam Gazali’nin Derin Bakışı

İhya-i Ulûrn'id-Din Durum bu olduğu halde, nasıl olur da fani olmak, Allah'ın sevgi ve nefretine nisbeten beka gibi olsun. Oysa Allah Teâlâ bir hadîs-i kudsîde şöyle buyurur: Müslüman kulumun ruhunu kabzetmek …

İhya-i Ulûrn'id-Din Durum bu olduğu halde, nasıl olur da fani olmak, Allah'ın sevgi ve nefretine nisbeten beka gibi olsun. Oysa Allah Teâlâ bir hadîs-i kudsîde şöyle buyurur: Müslüman kulumun ruhunu kabzetmek hususunda tereddüt ettiğim kadar, hiçbir şeyde tereddüt etmiş değilim. Kulum ölümden hoşlanmaz. Ben de onun kötülük yapmasından hoşlanmam. Oysa onun ölmesi de gerekir. ‘Oysa onun ölmesi de gerekir’ cümlesi, şu ayette belirtilen kader ve irâdeye işarettir: Biz aranızda ölümü takdir ettik. (Vâkıa/60) O Allah ki ölümü ve hayatı yarattı. (Mülk/2) Allah Teâlâ'nın Vâkıa sûresinin 60. ayeti ile, yukarıda geçen hadîsin ‘Ben de onun kötülük yapmasından hoşlanmam’ cümlesi arasında herhangi bir zıtlık yoktur.

Ancak bu konudaki hakikatin açıklanması, irade, sevgi ve nefretin mânâlarını tedkik ve hakikatlerini beyan etmeye bağlıdır. Çünkü bunlardan zihinlere gelen mânâlar halkın irâde, sevgi ve nefretine uygun şeylerdir. Fakat heyhat, halkın anladığı mânâlar nerede, bu terimlerin hakîkî mânâları nerede? Bu bakımdan, Allah'ın sıfatları ile halkın sıfatları arasındaki uzaklık, O'nun heışeye gâlib olan zâtı ile mahlukların arasındaki fark kadardır. İnsanın zâtı cevher ve ârazdır. Allah'ın zâtı ise, hem cevherden ve hem de ârazdan münezzebdir… Cevher ve âraz olmayan bir zat, cevher ve âraza uygun olmadığı gibi, sıfatları da yaratıklarının sıfatlarına denk değildir.

Bu hakikatler mükaşefe ilmine dahildir. Mükâşefe ilminin arasında ise, ifşası yasaklanan kader ve sırrı vardır. Öyleyse biz 13) Buhâri, (Ebu Hüreyre'den)

Kitabu Âdâb'in-Nikâh/L Bölüm

ondan bahsetmeyelim. Daha önceden evlenmekle evlenmemek arasındaki belirttiğimiz fark ile yetinelim. Evet, evlenmemek Hz. Adem'den bu âna kadar nesilden nesile Allah tarafından devam ettirilen neslin zâyi edicisidir. O halde nikâhtan çekinen bir kimse, Hz. Adem'den kendisine kadar uzanan ve devam eden bir varlığın (neslin) kökünü kesmiş ve zürriyetsiz olarak ölmüştür. Eğer evlenmeye zorlayan sâik sadece şehvetin giderilmesi olsaydı, elbette ki veba hastalığından ölmek üzere olan Muaz b. Cebel ‘Allah'ın huzuruna bekâr gitmek istemiyorum, bunun için beni evlendirin’ demezdi. Eğer ‘Muaz o hâliyle çocuk bekleyemezdi. Buna rağmen niçin evlendi?’ diye soracak olursan, derim ki; çocuk, cinsî münasebetten meydana gelir.

Cinsî münâsebet ise şehvete kapılmakla olur. Bu ise, insan iradesinin dâhilinde olmayan bir iştir. Kulun tercihine bağlı olan ancak şehveti tahrik eden özelliktir. Bu özelliğin olması, her zaman beklenir bir şeydir. O hâlde, evlenen bir kimse, kendisine düşen vazifesini yapmıştır. Gerisi ise onun elinde değildir. Bu sır ve hikmet içindir ki, (cinsi münasebetten aciz olan) kimseye bile evlenmek müstehabdır. Çünkü şehveti galeyana getiren kudret gizlidir, insan onun mahiyetine vâkıf olamaz. Kafasında saç bulunmayan bir dazlağın, hac ibâdetini yaparken diğer hacılara uymak ve selef-i sâlihîne benzemek için kafası üzerinde usturayı gezdirmesi müstehab olduğu gibi, kısır bir kimsenin de evlenmesinin bu vecihdeki müstehablığı kalkmış değildir.

Nitekim şu zamanda hac yaparken izdiba ve remel yapmanın müstehab olması gibi. Oysa İslâm'ın başlangıcında yapılan izdiba ve remel'den gaye; seyirci bulunan kâfirlere ashâb-ı kiramın kuvvetini göstermekti. Böylece onlara uyup benzemek daha sonra kıyâmete kadar gelen müslümanlar için de sünnet oldu. Fakat cinsî münasebete muktedir olan bir kimse hakkındaki evlenmenin müstehab olması, iktidarsız olan bir kimse hakkındaki müstehablıktan elbette daha kuvvetlidir. Kadının muattal kılınması ve kadınlık ihtiyacına ait olan hakkının zâyi olması keraheti (mesuliyeti) ile karşılaşan iktidarsızın evlenmesi; bazen daha da fazla mahzurlu olur. Çünkü tehlikeden uzak değildir. İşte bu, şehvetin gevşemesinden dolayı terkedilen evlenmenin şiddetle reddedilmesine sebep olan birşeydir.

İhya-i Ulûm'id-Din II. Vecih Rasûlullah'ın, diğer ümmetlere karşı ümmetinin çokluğu suretiyle rızâsını ve muhabbetini elde etmeye çalışmaktır. Zira Hz. Peygamber bu durumu açıkça ifade buyurmuşlardır. Hz. Ömer'in çok evlendiği ve ‘Ben ancak çocuk yapmak için evleniyorum’ demesi ve kısır kadınları kötüleyen haberlerin rivayet edilmesi, her yönüyle evlenmenin çocuk için olduğuna işaret eder. Zira Hz. Peygamber kısır olan kadın hakkında şöyle demiştir: Evin bir köşesinde bulunan bir hasır, doğum yapmayan bir kadından daha hayırlıdır. Kadınlarınızın en hayırlısı ve sevimlisi çokça doğuranıdır. Doğuran bir siyah kadın, güzel (fakat doğurmayan) kadından daha hayırlıdır.

Bu hadîs-i şerif işaret eder ki, çocuk istemek, nikâhın faziletli olmasında, şehvet felâketinin bertaraf edilmesini istemekten daha tesirlidir. Zira şehveti bertaraf etmek, gözü haramdan korumak bakımından güzel kadın daha câzip olduğu halde övülmemiştir. Oysa Hz. Peygamber çirkin de olsa doğuran kadınla evlenmeyi tavsiye etmiştir.) Ebu Ömer et-Tukanî 15) Beyhakî 16) İbn Hibban

Kitabu'Âdâb'in-Nikâh/I. Bölüm

III. Vecih Kendisinden sonra kendisine duâ edecek sâlih bir evladın kalmasıdır. Nitekim bu durum haberde şöyle vârid olmuştur: ‘Ademoğlu öldüğü zaman, bütün amelleri sona erer, ancak üç tanesi devam eder… Onlardan biri de sâlih evlatır’. Ölüler için yapılan duâlar, nûrdan yapılmış tabaklarda onlara takdim edilir. ‘Evlat, çoğu zaman sâlih olmuyor’ şeklindeki itiraz, nikâhın bu sebebine menfî bir tesir yapamaz. Çünkü ne de olsa o evlat mü’mindir. Sâlih olmak ise, dindarların çocuklarında umulan bir haslettir. Hele ebeveynleri dinî terbiyesine biraz ihtimam gösterip onu salâha ve takvâya sevketmişlerse… Duâ mü’mine faydalıdır. İsterse duayı yapan salih bir evlat olsun, isterse fâcir bir evlat…

Ebeveyni, duâsından ve hasenelerinden faydalanır. Çünkü o evlat onun kazancından sayılır. Günahlarından ise, ebeveyni değil sadece evlat sorumludur. Zira hiç kimse başkasının günahından mesul olamaz. ‘Hiçbir kimse başkasının yükünü sırtlayamaz’. Bu sır ve hikmeti belirtmek için Allah Teâlâ şöyle demiştir: Biz o sâlih kullarımızın zürriyetlerini onlara kattık. Onların amellerinden de onlar için hiçbir şey eksiltmedik. (Tûr/21) Yani onların amellerinden zerre kadarını bile eksiltmedik. Üstelik onların evlatlarını da onların hasenatına kattık ve böylece onların hasenâtı arttı. IV. Vecih Dördüncü vecih ise, kendisinden önce çocuğunun ölüp kendisine şefaatçi olmasıdır.) Ebu Hudbe, (Enes'ten)

İhya-i Ulûm'id-Din
Kıyâmet gününde (küçük iken ölen) çocuk, ebeveyninin elin­
den tutup cennete çeker.18
Benim şu anda senin elbisenden tuttuğum gibi küçükken
ölen çocuk da kıyâmet gününde ebeveyninin (veya babasının)
elbisesinden tutup (cennete doğru) çeker.19
(Liij lb,P ULm ji) k|dL>M Jjû «î>JI t^G ^ Jüj iî^JI J>ıl ü JÛ^ SjJjJl CM
.«l^ji 4»» pjıi ıji>ji jıîj ^j*« Jijıij )i| A^yı j>ji^ J^âj
Küçük yaşta ölen çocuğa ‘cennete gir’ denildiği zaman, cen­
netin kapısında durur ve öfkeli bir sesle şöyle haykırır:
‘Ebeveynim benimle birlikte olmadıkça ben cennete gir­
mem’. O esnada şöyle bir ses gelir: ‘Onunla birlikte ebevey­
nini de cennete koyunuz’.20
^Jı ıpiki ^Jı ıjw J& ini Jjü öd £ Sh y ^ ıJıî c^jJı JuLî
Küçük yaşta ölen çocuklar kıyâmet günü mahlûkat hesaba
çağrıldığı zaman toplanırlar. Bu esnada meleklere ‘Bu ço-
18) İbn Mâce
19) Müslim, (Ebu Hüreyre'den)
20) İbn Hibban

Kitabu Âdâb'in-Nikâh/I. Bölüm

cukları cennete götürünüz’ denir. Cennete götürülen çocuklar cennet kapısında dururlar. Onlara ‘Müslümanların çocuklarına merhaba, haydi hesapsız olarak cennete giriniz’ denilir. O çocuklar; ‘Babalarımız ve annelerimiz nerededir?’ diye sorarlar. Cennet bekçileri onlara şöyle derler: ‘Sizin babalarınız ve anneleriniz sizin gibi değildiler. Onların günahları vardı. Onlar şimdi o günahlarından ötürü hesaba çekilmektedirler’. Râvi der ki; çocuklar cennet kapısında bir ağızdan haykırırlar (Ebeveynlerinin kurtulmasını isterler). Onların halini herkesten daha iyi bilen Allah Teâlâ şöyle buyurur: – Bu bağrışma nedir? – Yârab! Müslümanların çocuklarıdır. Diyorlar ki, ‘Biz ancak ebeveynimizle birlikte cennete gireriz’. – (Ey melekler!) Ebeveyinlerinin ellerinden tutarak onları da cennete dahil ediniz.

Kimin iki çocuğu ölürse, o bir perde ile ateşten perdelenir. <ÜI Jj^jÇ :)JÎ> (**y ^»b^» i^Jl üJl <d>jl OhJI Ij*Lj |J İJ^Î ü ol* Kimin bülûğa ermeyen üç çocuğu ölürse Allah Teâlâ -çocuklara olan rahmeti sebebiyleonu cennete sokar. Denildi ki: ‘Ey Allah'ın Rasûlü! İki çocuğu ölen de bu mükâfata mazhar olur mu?’ Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: ‘Evet iki çocuğu ölen de aynı istifadeyi eder’. Hikâye olunur ki; sâlihlerden birisine evlenmek teklifi yapıldığında, bu teklifi reddetti. Birgün uyanır uyanmaz ‘Beni ev21) Irakî güvenilir bir aslının olmadığını söylemektedir.) Bezzar, Taberânî 23) Buhârî

İhya-i Ulûm'id-Din lendirin. Beni evlendirin. Beni evlendirin’ diye haykırdı. Bu durumu müşâhede edenler, neden böyle yaptığını sordular. Dedi ki: ‘Umarım ki Allah Teâlâ bana bir evlat ihsân eder sonra da canını alır. O da bana âhire te gönderilen azık olur’. Sonra şöyle devam etti: ‘Rüyamda kıyametin koptuğunu gördüm. Sanki bir grupla birlikte mahşerde idi. Boynum kopacak derecede susamıştım. Etrafımızdaki-lerin hepsi de benim gibi susuzluk ve üzüntü içinde kıvranmakta idi. Biz bu durumda iken bir de baktım ki, ellerinde altın testi, gümüş ibrikler ve omuzlarında nûr mendiller bulunan çocuklar topluluk içinde gezmekte-dirler.

Cemaatler arasında geziyor ve seçtikleri bazı kimselere su içiriyor-lar. Fakat insanların çoğuna su vermeden geçip gidiyorlar. Onlardan birine elimi uzatıp benim de çok susadığımı ve biraz su içirmesini söyledim. O bana ‘Bizim içimizde senin çocuğun yoktur. Biz ancak babalarımıza su içirebiliriz’ dedi. Bunun üzerine ‘Siz kimsiniz?’ diye sordum. Dediler ki: ‘Biz müslümanların küçük yaşta ölen çocuklarıyız’. Şu ayetin mânâlarından biri de ölen küçük çocukların âhirete gönderilmesidir: İstediğiniz şekilde tarlanızı sürebilirsiniz. Nefisleriniz için daha önceden iyi ameller gönderiniz. (Bakara/224) Bu dört vecihle anlaşıldı ki, evlenme faziletinin çoğu çocuk edinmeye vesile oluşundandır.

II. Fayda Nikâhın ikinci faydası; şeytandan korunmak kadınlara karşı olan isteği kırmak, şehvetten doğan felâketleri önlemek, gözü haramdan ve ferci zinadan korumaktır. Buna Rasûlullah'ın şu hadîsi işaret eder: Evlenen bir kimse dininin yarısını korumuş olur. Öyleyse ikinci yarısını da korumak için Allah'tan korkmak olan takvâya yapışsın. Şu hadîs de aynı mânâya işaret eder:

Kitabu Âdâb'in-Nikâh/I. Bölüm

Evleniniz, evlenmeye gücü yetmeyen oruçla şehvetini kırmaya çalışsın. Çünkü oruç şehveti kırar. Naklettiğimiz eser ve haberlerin çoğu bu mânâya işaret eder. Bu mânâ (şehvetin defedilmesi), birinci mânâ (evlat edinmek)ten sonra gelir. Yani evlenme konusunda ikinci dereceyi işgal eder. Çünkü şehvet, çocuk için yaratılmıştır. Evlenmek, şehveti bertaraf etmeye, mânevi yükünü götürmeye ve saldırganlığın şerrini defetmeye kâfi gelmektedir. Ancak, nikâh bu gayeyle yapıldığı takdirde, sadece Allah'ın rızasını kazanmak için yapıldığına işaret etmez. Çünkü, sadece Allah'ın rızasını kazanmak için emrine uyanın derecesi, elbette tevkilin külfet ve gailesinden kurtulmak için yapanın derecesinden üstündür. Öyleyse, evlenmekte şehvet ile evlat mukadderdirler ve aralarında mânevi bir bağ da vardır.

‘Evlenmekten gaye lezzettir. Evlat ise onun sonucudur. Yemenin sonucunun def-i hâcet olduğu gibi… O halde çocuk edinmek, evlenmenin mutlak maksudu değildir’ demek câiz değildir. Zira yaratılış ve hikmetin gayesi esasında evlattır. Şehvet ise, insanın onu elde etmesi için gerekli bir vasıtadır. O da şehveti yerine getirmekte öyle bir lezzet vardır ki, eğer devamlı olsaydı onunla hiçbir zevk ve lezzet ölçülmezdi. O lezzet, cennette verilmesi va'dedilen lezzetlere dikkati çekmektedir. Zira hiçbir şekilde tadılmamış lezzete teşvik etmek faydasız ve gereksizdir. Çünkü eğer iktidarsız bir kimse, sevişmeye veya herhangi bir çocuk, saltanat ve idareceliğin lezzetine teşvik edilirse, bu teşvikin beş paralık bir değeri yoktur.

Dünya lezzetlerinin bir faydası da, cennette devam edeceğine dair bir teşvik olmalıdır ki, insanları Allah'a ibadet etmeye iletsin. Önce hikmete, sonra rahmete ve daha sonra da İlâhî donatım ve teçhize bak ki, tek şehvetin altında zahir ve bâtuı olmak üzere iki hayatı dercetmiştir. Zâhirî hayat, kişinin neslinin devamıyla devam edip yaşamasıdır. Çünkü onun neslinin devamı kendisininde bir nevi devamıdır. Bâtınî hayat ise, âhiret hayatıdır. Çabuk bitmekle eksilen bu lezzet, insanı devamlılığından ötürü mükemmel olan ebedî lezzete ve insanı o lezzete vardıran tâat ve ibâdete teşvik eder. Böylece bu, gösterdiği şiddetli istek sayesinde kendini cennet nimetlerine vardıran ibadetlere devam etmeyi kolaylaştırır.

Gerek insan bedeninin görünür ve görünmez bütün zerre (hücre)lerinde ve gerekse göklerin ve yer âleminin bütün zerrelerinde öyle ince

İhya-i Ulûm'id-Din hikmet ve şaşırtıcılıklar vardır ki, akıllar onları idrâk edemez, hayretler içinde kalır ve onları olduğu gibi çözemez bir hâle gelir. Onlar ancak her türlü bulanıklıktan arınmış kalplere, saflıkları oranında, dünyanın geçici parlaklığından, gurur ve gailelerinden uzaklaştıkları nisbette görünürler. Nikâh -ki şehvetin gailesini defeden bir sebeptirâciz ve erkeklikten mahrum olmayan herkes için dinen çok önemli bir vecibedir. Bu sıfat ise, halkın çoğunda vardır. Şehvet galip geldiği ve takvâ kuvvetiyle gemlenmediği takdirde insanı fuhşiyata götürür. Hz. Peygamber, Allah Teâlâ'dan naklen bu duruma işaret ederek şöyle buyurur: •jeA ->tLij ^j^ ^ <L» ^â «jlLif fi Eğer bunu yapmazsanız yeryüzünde büyük bir fitne ve fesad hâkim olur.

Şayet kişi takva gemiyle gemli ise, arzularını şehvetten, gözünü haramdan ve tenâsül uzvunu da zinadan koruyabilir. Kalbini vesvese ve kötü düşüncelerden alıkoymak ise, o insanın gücü dahilinde değildir. Aksine nefsi kendisini daima cinsi konulara çekip konuşturur ve şeytan çoğu zaman kendisinden ayrılmaz. Bazen namaz esnasında bile gelip gırtlağına yapışır. Hatta namazda kalbine öyle cinsî hayaller ilka eder ki, eğer en âdi bir kimsenin huzurunda o hâdiseler açıkça söylense, muhakkak ki ondan utanırdı. Allah ise, onun kalbini bilmektedir. Kalbin Allah tarafından ayânbeyan bilinmesi, halkın açıktakileri bilmesinden daha açıktır. Âhiret yolunun yolcusu olan kişi için, emirlerin başı kalptir.

Oruca devam etmek halkın çoğunun kalbinden vesveseyi kazıyamaz. Bu sırra binâen îbn Abbas şöyle demiştir: ‘Âbidin ibâdeti ancak evlenmesi ile tamamlanır’. Bu türlü vesvese umumi bir beladır. Ondan çok az insan yakasını kurtarmıştır. Katade şu ayeti tahammül edilmez, serkeş şehvetle te’vil etmiştir: Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! (Bakara/286)

Kitabu Âdâb'in-Nikâh/I. Bölüm

İkrime ve Mücâhid İnsan zayıf olarak yaratıldı’ (Nisâ/28) ayetini ‘kadınsız sabredemez’ şeklinde tefsir etmişlerdir. Feyyaz b. Nüceyh şöyle demiştir: ‘Kişinin tenâsül uzvu kalktığı zaman aklının üçte ikisi gider’. Bir kısım âlimler de ‘Dinin üçte biri gider’ demişlerdir. Nevadir Tefsirinde İbn Abbâs'ın, Felâk sûresinin ‘Karanlık çöktüğü zaman gecenin şerrinden’ ayetine ‘tenâsül uzvunun kalkıp serkeşlik yapması’ şeklinde mânâ verdiği nakledilmiştir. Çünkü bu durum, ezici bir belâdır. Geldiğinde, ne din, ve ne de akıl ona karşı duramaz. Bununla birlikte önce geçtiği gibi, bu şehvet iki hayatın elde edilmesine de faydalıdır. Şehvet şeytanın insanoğluna karşı kullandığı en kuvvetli silâhıdır.

Allah'ın sevgili habibi Hz. Peygamber (s.a), şehvetin şeytan elinde en keskin ve kuvvetli âlet olduğuna şu hadîs-i şerifiyle işaret etmiştir: u (Ey kadınlar!) Aklı ve dini eksik olanlar içinde sizden daha fazla akıllıları mağlup eden birşey görmüş değilim.. Akıllıların bunlara mağlup olmasının hikmeti; şehvetinin galeyâna gelmesidir. Hz. Peygamber bir duasında şöyle demiştir: • Ey Allahım! Kulağımın, gözümün, kalbimin ve şehvetimin şerrinden sana sığınırım. Ey rabbim! Kalbimin temizlenmesini ve edep yerimin zinâdan korunmasını senden niyaz ederim. 24) Müslim 25) Dualar bölümünde geçmişti.) Beyhâkî