İhya-i Ulûm'id-Din Bu hallerin kötülerine gelince; fakirlik korkusu, takdir olunana razı olmamak, hile, düşmanlık, hased, doğru hareket etmemek, riyaset peşinde koşmak, halkın kendisini övmesini beklemek; dünyadan daha fazla lezzet almak kasdıyla uzun zaman yaşamayı dilemek; kibir, riya, gazab, haksız yere böbürlenmek, düşmanlık hisleri taşımak, insanlara buğzetmek, tamahkâr olmak, cimrilik, nüfuz sahibi olmaya çalışmak, iyi konuşan bir insan oluşu dolayısıyla bundan kendisine iftihar payı çıkarmak, oburluk, şehvetlerinin emrinde hareket etmek, zenginlere hürmet göstermek, fakirlerle istihza etmek, böbürlenmek, nefsine güvenmek, akranlarına üstünlük taslamak, servetle mağrur olmak, hakkı bildiği halde kabul etmemek, mâlâyani şeylere dalmak, boş ve çok konuşmayı sevmek, şaşkın olmak, halkın görmesi için görülebilecek yerlerini süslemek, dininden tâviz vermek, kibir ve gurura sapmak, nefsindeki ayıpları bırakıp, başkalarının ayıplarıyla meşgul olmak, üzüntü duyma hissini kalbinden söküp atmak, hiçbir şeyden korkmamak, nefsine dokunana hücum etmek, hakkın yardımına koşmamak, düşman olduğu halde düşmanlığını gizleyerek insana dostluk göstermek, Allah'ın vermiş olduğunu geri almak hususunda Allah'ın azabından emin olmak, ibadetlerine güvenmek, hilekârlık ve hainlik yapmak, kandırmak, tûl-i emel, kalp katılığı, dünya varlığı ile sevinmek, dünya varlığını kaybettiği için üzülmek, mahlûkata gönül vermek, merhametsiz olmak, hafiflik yapmak, aceleci olmak, az hayâ ve az merhamet hissine sâhip olmak…
Saydığımız bu sıfatlar ve kalbin bunlara benzer diğer halleri, fuhşiyâtın ekileceği ve mahzurlu diğer hareketlerin serpileceği tarlalardır. Bunların zıddı olan güzel ahlâklar ise, ibadetlerin ve Allah'a yaklaştırıcı diğer fiilleri yapmanın vesilesi ve ana kaynağıdır. Bu bakımdan bu hususların sınırlarını, hakikatlerini, sebeplerini, sonuçlarını ve ilaçlarını bilmek, Ahiret İlmi'ni bilmek demektir. Ahiret ulemasının fetvasına göre, bunları bilmek farz-ı ayn'dır. Bunların bilinmesinden yüz çevirenler, -zahirî amellerden yüz çevirenler nasıl dünya padişahlarının kılıcıyla kahroluyorsapadişahlar padişahının kahrıyla ahirette helâk olup gideceklerdir. Demek ki fakihler farz-ı ayn konusunda dünyada fayda veripvermediği noktasından hüküm verirler. Yukarıda geçen bazı faydalı ve güzel sıfatlar ise, ahiretin salâhına bağlıdırlar.
Kitab'ul-İlim/II. Bölüm
Şayet bir fakihten bu hususlardan biri hakkında, örneğin ihlas veya tevekkül yahut da riya'dan sorulsa, ihmal edilmesinin ahiret için felaket doğuracağını bildiği halde, bütün bunlar hakkında farz-ı ayn hükmünü veremez. Kalp huzuru içinde bütün bu sıfatları elde etmenin farz-ı ayn olduğunu söyleyemez. Bunun yanında fakihlere ilâ, zikar, yarışma ve atıcılık konularında soru sorulacak olsa, ciltler dolusu ve zamanları zâyi edici geniş malûmatları önüne seriverir. Oysa fakih aslında bu ince ayrıntıların hiçbirine muhtaç değildir. Şayet bu ince ve geniş teferruata ihtiyaç duyulursa, İslâm diyarında bu sahadaki güçlükleri halledecek âlimler mutlaka bulunur.
Fakihlerin kendilerini bu meselelerde bu kadar zorlamalarına da gerek kalmamış olur. Ama bütün bunlara rağmen fakihler gece gündüz kendilerini bu meseleler üzerinde zorlamakta, en ince noktalarına kadar okuyarak hıfzetmekte, din konusunda kendileri için çok daha önemli olan meseleleri ise unutmaktadırlar. Bir fakihe bu meselelere neden bu kadar ihtimam gösterdiği sorulacak olsa, ‘Bunlar din ilmidir ve bilinmesi farz-ı kifaye'dir. Bu nedenle bunları öğrenmek için didindim, ihtimam gösterdim ve zamanımın çoğunu buna hasrettim’ diye cevap verir. Fakih bu sözüyle hem kendisini ve hem de başkalarını bunları ince mesele kabul etmek suretiyle aldatmaktadır.
Zeki bir insan hemen anlar ki, şayet fakihin gayesi farz-ı kifâye hakkında İslâm'ın emrini hakkıyla edâ etmek olsaydı, farz-ı kifâye’den önce farz-ı ayn olan ilimlere ihtimam gösterir, bu tür bir farz-ı kifâye yerine, gereğini çok az insanın yaptığı daha nice farz-ı kifâyeler üzerinde, daha büyük bir titizlikle dururdu. Örneğin nice İslâm beldeleri var ki; o beldelerde sadece gayr-i müslim doktorlar görev yapmaktadırlar. Oysa gayr-i müslim doktorların tıb ile alâkalı dâvalarda, hukuken şahidlik yapma hakları bile yoktur. Böyle olduğu halde, nedense hiçbir fakihin farz-ı kifâye olan ve gayr-i müslimlerin elinde bulunan tıb ilmine ilgi duyduğunu görmüyoruz.
Hepsi de fıkıh ilminde, özellikle bu ilmin hilâfiyat ve cedel kısımları üzerinde yoğunlaşmaktadırlar. Halbuki İslâm beldelerinde fetva veren, olaylara göre gerekli cevapları verebilecek kabiliyette nice fakihler bulunmaktadır.
îhya-i Ulûm'id-Din Keşke fakihlerin/din âlimlerinin toplum tarafından icra edilen farz-ı kifâyeler ile meşgul olup, hiç kimsenin alâka duymadığı farz-ı kifâyeleri niçin ihmal ettikleri bir anlaşılabilse! Acaba bunun sebebi, tıb ilmiyle vakıflar teyellisine, vasiyetler memurluğuna, yetim malının bakıcılığına ulaşamaması, kadılık ve memuriyetin diğer kademelerini elde edememesi olabilir mi? Tıb ilmiyle meşgul olan bir kimse ne zaman akranlarından daha üstün olabilmiş ve sevmediklerini ezme kuvvetini elde etmek imkânı bulabilmiştir? Ne yazık ki kötü âlimlerin kötü davranışları yüzünden din ilmi ortadan kalktı. Bu konuda müslümanların yardımcısı ancak Allah Teâlâ kalmıştır. Sadece O'na sığınıyor, O'ndan bizi, kendisini gazaba getiren ve şeytanın gülmesine vesileolan gururdan muhafaza etmesini diliyoruz!
Zâhir ulemasının muttaki olanları, kalp erbabının ve bâtın ulemasının faziletini daima tasdik ederlerdi. Örneğin İmam Şâfiî, Şeybân-ı Râî'nin huzurunda mektep sıralarında oturan çocuklar gibi oturur, ona sorular yöneltirdi. Şeybân da bu sorulara gerekli cevapları verirdi. İmam Şâfıî'nin bu durumunu hazmedemeyen birtakım âlimler kendisine şu ihtarda bulundular: ‘Senin gibi bir âlim nasıl olur da Şeybân-ı Râi isimli bir çobana sualler sorar ve aldığı cevapları muteber kabul ederek yararlanır?’ İmam Şâfiî bu itirazcılara şöyle cevap vermişti: ‘Bizim ihmal ederek gafil bulunduğumuz ilimlere bu zat bütünüyle muttali olmuştur’. Ahmed b. Hanbel ve Yahya b.
Main,82 Mâruf-u Kerhî'nin sohbetine sık sık katılırlardı. Halbuki Mâruf, zâhir ilminde bu iki zâtın mertebesine asla çıkamamıştı. Bu iki zat buna rağmen Mâruf-u Kerhî'ye sorular sorarak ilminden istifade etmeye çalışırlardı. Nasıl böyle olmasın? Hz. Peygambere ‘Ey Allah'ın Rasûlü! Bir olayla karşılaşır ve onu Allah'ın Kitabı ile senin sünnetinde bulamazsak nasıl hareket edelim?’ diye sorduklarında, o şöyle buyurmuştu.) Şeyban-ı Râî, salâh ve takvâ ile şöhret bulan âriflerden biridir.) Yahya b. Main hicretin 158. yılında doğmuş ve 233. yılında Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir.
Kitab'ul-İlim/H. Bölüm
Sâlihler'e sorun, o hususu sâlihlere danışın! Nitekim bu hikmete binaen şöyle denilmiştir: ‘Zâhir âlimleri yeryüzünün ve saltanatın süsleridir. Bâtın âlimleri ise göklerin ve melekût âleminin süsleridir’. Cüneyd-i Bağdâdî84 şöyle anlatır: Şeyhim Sırrî es-Sakatî85 bırgün bana şöyle dedi: Benim meclisimden çıktığında kimin meclisine gideceksin?’ ‘Ben de şöyle cevap verdim: ‘Hâris elMuhâsibî’nin86 meclisine gideceğim’. ‘Çok güzel, onun meclisine git. Onun ilminden ve edebinden istifade et. Fakat onun kelâm hakkındaki fikirlerini ve kelâmcılara yaptığı hücumları sen kendine mâl etme’. Bu sözü söyledikten sonra, ben çıkmak için davrandım. Arkamdan şunları söyledi: ‘Allah Teâlâ seni önce hadîs ilmiyle nûrlandırsın, sonra sûfî yapsın.
Önce sûfî, sonra muhaddis yapmasın!’ Sözü edilen zat, bu sözüyle; hadîs ilmini tahsil ettikten sonra tasavvufa dalan kimselerin felâh bulduğuna, hadis ilmini öğrenmeden tasavvufa dalan kimselerin ise kendilerini tehlikeye attıklarına işâret etmiştir. İlimler bölümünde Kelâm ve Felsefe İlmi'ni zikredip, bu iki ilmin iyi veya kötü taraflarından niçin söz etmediğimi soracak olursanız, şöyle cevap veririm: Kelâm ilminin ortaya koyduğu delillerden istifade edilir. Ancak bu delillerin bütünü Kur’an ve hadîslerde bulunmaktadır. Kur’an ile hadîslerin dışına çıkmış deliller ise, ya bu iki kaynakta varolduğu farzedilmiş cedel’dir ki bu bid‘at sayılır (Bu hususa daha ilerideki bölümlerde temas edeceğiz) veya fırkaların birbirlerini tenkid ederken çıkardıkları gürültüdür ya83) Taberânî, (İbn Abbas'dan) 84) Cüneyd-i Bağdadî'nin künyesi Muhammed b.
Cüneyd Nihavendi'dir. Mutasavvıfla-rın ileri gelenlerindendir. Hicretin 298. yılında vefat etmiştir.) Künyesi İbn Muğalles b. Hasan'dır. Cüneyd-i Bağdâdî'nin dayısı ve şeyhidir. Mâruf-u Kerhî'nin talebesidir. Hicretin 257. yılında vefat etmiştir.) Künyesi Ebu Abdullah el-Hâris b. Esed'dir. Nefsini çokça hesaba çektiğinden dolayı kendisine el-Muhâsibî lâkabını takmışlardır. Hicretin 243. yılında vefat etmiştir.
İhya-i Ulûm'id-Din hut fırkaların çoğunun hezeyandan ibaret olan ve insan mizacının nefret ettiği, kulakların duymak istemediği birtakım sözlerini uzun uzadıya bahis konusu etmesidir. Bu sözlerden bazıları din ile hiçbir ilgisi olmayan konulara dalmaktan ibarettir. Selef-i sâlihîn zamanında bunların hiçbiri selefin yaptığı bir iş değildi. Bunlara dalmak tamamen bid‘at sayılmaktaydı. Fakat zamanımızda bu kanaat değişmiştir. Zira Kur’an ve Sünnet'e yönelme isteğinden insanları çeviren bid‘atlar ortalığı doldurdu. Bu türden eserler yazıp ortalığı dolduran fırkalar türedi. Bunlar İslâm ülkelerini doldurdu!… Selef-i sâlihîn zamanında konuşulması yasak olan bu lâflardan bahsetmek, günümüz âlimlerinin ruhsatıyla bir moda halini aldı.
Kelâm İlmi'nin, bid'atçıların bid‘at propogandalarını durdurmak için ihtiyaç duyulan kısımları farz-ı kifâyelerden oldu. Tabiî bu da -gelecek bölümde zikredeceğimiz gibibelirli bir sınıra kadardır. Felsefe’ye gelince: Felsefe başlı başına bir ilim değildir. Çünkü Felsefe de dört bölümden meydana gelen bir ekoldür.. Hendese ve Hesâb İlmi Bu iki ilim daha önce de bildirdiğimiz gibi mübahdır. Ancak bu ilimler vasıtasıyla haddi tecavüz ederek harama girmesi muhtemel olan kimselerin bu ilimlerle uğraşmaları yasaktır; zira bu iki ilmi tahsil edenlerin çoğu hududu aşmış ve bid‘atlara sapmışlardır. Zayıf kimselerin bu ilimlerle uğraşmaktan menedilmeleri, bu iki ilimin bizatihi haram olmalarından değil, o kimselerin zayıf olmalarındandır.
Bu tıpkı yüzme bilmeyen bir çocuğun dere kenarına bırakılmaması veya yeni müslüman olan bir kimsenin İslâm dininden dönmemesi için kâfirlerle teşrik-i mesâî etmesinin yasaklanması gibidir. Aslında imanı kuvvetli olan kimsenin, kendiliğinden eski arkadaş ve dindaşlarıyla alâkasını kesip, onlarla birlikte olmayı kendisine yasak edeceği açıktır.. Mantık İlmi Mantık İlmi delilin şartlarından ve mahiyetinden bahseder. Delilin şartlarını ve târifini bildirir. Bu iki konuda da Kelâm İlmi'ne dahildir.
Kitab'ul-İlim/II. Bölüm
3. İlâhiyat İlmi İlâhiyat İlmi Allah'ın zâtından ve sıfatlarından bahsetmektedir. Bu ilim de Mantık İlmi gibi Kelâma, dahildir. Felsefeciler bu ilimlerden ayrı bir bölüm meydana getirememişlerdir. Ancak bir kısmı küfür, bir kısmı da bid‘at olan birtakım mezheplerin doğmasına sebep olmuşlardır. Felsefecilerin durumu tıpkı i‘tizal ekolünün başlıbaşına bir ilim olmadığı halde, kelâmcı, müdekkik ve mütefekkirlerden bir grup mutezilî âlimin birtakım bâtıl inançlar ortaya atıp, bu fikirlerle insanların düşüncelerini bulandırmalarına benzer.. Tabiat (Fizik) İlmi Bu ilim, bir kısmıyla şeriat ilmine ve hak dine ters düşmektedir. Bunun esası cehalete dayanmaktadır. Bu nedenle ilim değildir ki ilim sınıfına dahil olabilsin.
Tabiat İlminin bir bölümü de varlıkların sıfatlarından, hususiyetlerinden, nasıl değişim geçirdiklerinden ve nasıl başka şeylere dönüşeceğinden bahseder. Bunlardan bahseden bölüm, doktorların düşüncelerine benzemektedir. Ancak doktor, kendisini tamamen insan bedenini incelemeye vakfettiğinden, sadece insan vücuduna bakıp, onun hasta veya sıhhatli olup olmadığını teşhis eder. Tabiatçılar ise, bütün cisipalere bozulmaları veya başka türlü hareket etmeleri açısından bakarlar. Tıb ilmi bu noktada tabiat ilminin üstündedir. Çünkü insan sağlığı için tıb ilmi bir ihtiyaçtır. Felsefecilerin Tabiat İlmi diye icad ettikleri ilme insanın hiçbir ihtiyacı yoktur. Zira günümüzde halkın zihnini bid'atçılarııı saçmalıklarından korumak için farz-ı kifaye olan ilimlerden birisi de Kelâm İlmidir.
Kelâm İlmi'nin farz-ı kifaye ilimlerden sayılması, tıpkı yol kesicilerin ortaya çıkması nedeniyle hac yolunda koruyucuların bulunmasının şart olmasına benzer. Şayet hacca gidenlerin yolunu kesenler ortaya çıkmasaydı, bu koruyuculara da ihtiyaç kalmaz; hac yolunu para mukabilinde emniyete alan koruyucuların istihdam edilmesi gereği böylelikle ortadan kalkmış olurdu. Tıpkı bunun gibi bid‘atçiler de hezeyanlarını terketselerdi, sahabe-i kirâm zamanında kullanılan deliller yeterli olacaktı. Böyle olunca da kelâmcıların kullandığı delillere ihtiyaç kalmayacaktı.
İhya-i Ulûm'id-Din Bu bakımdan kelâmcılar, kendilerinin dindeki yerlerinin ne olduğunu iyi bilmelidirler. Bilmelidirler ki, kendilerinin dindeki yerleri, hac yolunun koruyucularının sahip oldukları mevki gibidir. Bir koruyucu kendisini her ibadetten âzad ederek, yalnız koruyucu sıfatıyla hacca gittiğinde, nasıl hacılardan sayılmaz ise; bir kelâmcı da ahiret amellerini bırakıp, kendisini sadece münazara ve müdafaam olarak görürse, kalbini yoklayıp kendisini ıslah etmediği takdirde din âlimlerinden sayılmaz. Kelâmcının ele aldığı meseleler herkesin ortak olduğu dinin inanç bölümüdür. Bu, kalp ile dilin zahirî amellerinden bir bölümdür. Kelâmcının halk tabakasından ayrılması, koruyuculuk yapmasından kaynaklanmaktadır. Allah'ın sıfatlarının ve fiillerinin bilinmesi ve Mükâşefe İlminde işaret ettiğimiz ahiret yolunun ilmi, hiçbir surette Kelâm İlmi'yle uğraşmak suretiyle bilinmez.
Hatta denebilir ki Kelâm İlmi bunları öğrenmenin önüne bir perde çeker ve onları bilmekten insanı alıkoyar. Bu makamlara varmak için hidayetin başlangıcı olan ve nefisle yapılması lâzım gelen mücahede lâzımdır. Nitekim Allah Teâlâ Kur’an'da bu hakikati şöyle ifade buyurmaktadır: Biz, bizim yolumuzda cehd edenlere elbette yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyilik yapanlarla beraberdir! (Ankebût/69) ‘Kelâmcının derecesini sadece halkın inancını bid’atçıların tasallutundan kurtarma derekesine düşürüp; sadece hacıların eşyalarını ve canmı eşkıyaların elinden kurtarmak vazifesiyle istihdam edilen hac koruyucusu gibi mütalâa ederek, kelâmcıyı da halkın inancını korumakla mükellef bir koruyucu kabul ettiniz.
Bununla beraber fakihin derecesini de sultanın, zâlimlerin şerrinden halkı korumada kullanacağı kanunları hıfzetmek olarak beyan ettiniz. Bu iki mertebe ise din ilmine nisbetle düşük mertebelerdir. Halbuki Ümmet-i Muhammed’in fazilet ve şöhret sahibi kimseleri fakihler ile kelâmcılardır. Fakihler ve kelâmcılar Allah nezdinde en faziletli kimseler olduklarına göre, nasıl oluyor da onları din ilmine nisbetle çok düşük olan şu mertebeye düşürüyorsunuz?’ diyecek olursanız, size şöyle cevap veririz: Hakkı şahıslarla bilenler sadece dalâlet bataklığının içine yuvar-
Kitab’ul-İlim/IL Bölüm
lanmış şaşkın kimselerdir. Eğer hak yolun yolcusu iseniz önce hakkı bilmeniz gerekir ki, o hakkı temsil edenleri de bilesiniz. Zaten böyle yapmak sizin vazifenizdir. Eğer taklidi bir yoldan insanların arasında yalan yanlış şöhret bulmuş derecelere bağlı kalırsanız, unutmayınız ki ashab-ı kirâm ve onların yüksek mertebesi hiç de sizin zannettiğiniz gibi fıkıh veya kelâma bağlı değildi. Ümmetin en faziletli ve meşhur şahısları olarak takdim etmeye çalıştığınız kişiler, sahabîlerin bütün ümmetten daha faziletli ve üstün derecelere sahip olduklarını ikrar ediyorlar ve hiç kimsenin dinde ashab-ı kirâmın vardığı zirveye varamayacağına inanıyorlardı. Ümmet içerisinde hiç kimse, ashab-ı kirâmın bu yolda havalandırdıkları toz ve dumanı yarıp geçerek onların varmış oldukları yüce makamlara erişemez.
Bütün bu hakîkatlarla birlikte ashabın ileride olmaları ne Kelâm İlmi’ne ve ne de Fıkıh İlmi’ne bağlı olmuştur. Onların yüceliği sadece Ahiret İlmi’ne ve ahiret ilminin yolculuğuna bağlıdır. Ebubekir Sıddîk (r.a) bütün insanlardan üstün olmasını, çok oruç tutmak, çok namaz kılmak, çok hadîs rivayet etmek, fetva ilmini çok bilmek ve Kelâm İlmi’ne dalmakla kazanmış değildir. O zâtın bu büyük mertebeyi elde etmesine sebep, kalbinde yerleşen sarsılmaz imanıdır. Bunu böyle kabul etmeye mecburuz. Nitekim rasûllerin serdârı ve iki cihanın serveri ve bütün kâinatın önderi Hz. Muhammed Mustafa da (s.a) Hz. Ebubekir'in üstünlüğüne bu noktada şehadet etmiştir.
O halde Hz. Ebubekir’i bu yüce makama eriştiren sırrı iyice araştır; zira onu bu yüce mertebelere çıkaran sır, paha biçilmez bir mücevher ve değeri bulunmaz bir incidir. İnsanların çoğunun ittifakıyla açıklanması uzun sürecek olan birtakım sebep ve vesilelere dayanarak büyük sayılanların büyüklüğünü bir kenara bırakınız; zira Allah'ın Rasûlü (s.a) rabbine kavuştuğu zaman, binlerce sahabî vardı ve hepsi de Allah'ı bilen âlim kişilerdi. Allah Rasûlü'nün diliyle övülmüşlerdi. Halbuki içlerinde kelâmcıların mesleğini bilen hiç kimse yoktu. On küsuru müstesna fetva vermeye kimse heveslenip ileri atılmamıştı. Fetva 87) Hâkim-i Tirmizî, Nevadır

