Tasavvuf Klasikleri · Haziran 22, 2026

İçsel Yolculuk: Gazali’den Ruh Sağlığının ve Manevi Gelişimin Anahtarları

İhya-i Ulûm'id-Din Gazâlî'nin Seçme Sözleri 1. Dünya ahire tin tarlası ve hidâyet konaklarından bir konaktır. Kendisine, mahiyetine uygun bir ifade olarak dünya denmiştir.. Bazı kimseler nefislerinde bir …

İhya-i Ulûm'id-Din Gazâlî'nin Seçme Sözleri 1. Dünya ahire tin tarlası ve hidâyet konaklarından bir konaktır. Kendisine, mahiyetine uygun bir ifade olarak dünya denmiştir.. Bazı kimseler nefislerinde bir yakınlık hissederek ibâdetinde ve meclislerinde Allah'a yakın olduklarını zannederler. Böylece kendilerinden başka meclislerinde bulunan herkesin bağışlanacağı fikrine saplanırlar. Eğer bu tür kimseye, bu şekilde sû-i edebinden dolayı Allah Teâlâ, müstahak olduğu muameleyi yapmış olsaydı, hemen o anda helâk olurdu.. Her sâlik, bulunduğu menzil ile geçtiği makamlar hakkında konuşabilir. Kendisinin ulaşamadığı makamlar, ihâta edemediği menziller hakkında ise hiçbir şekilde konuşamaz. Ancak onlara gaybî bir şekilde inanır..

Allah Teâlâ ilim nurlarını insanoğlundan esirgememiştir; Allah Teâlâ, cimrilik illetinden münezzehdir. İlim nurlarının kalplere akmamasının sebebi, o kalpleri doldurmuş bulunan bulanıklık ve kötülüklerdir. Çünkü kalpler kaplara benzer; bir kap su ile dolu ise, havanın o kaba girmesine imkân yoktur. Kalp mâsiva ile dolu oldukça Allah'ın celâl marifeti oraya girmez.. İlimlerin içinde en şerefli olanı Allah'ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İnsan bu ilimle kemâle ulaşır. Kâmil olmanın saadetini duyar. İnsanoğlu, Allah'ın celâl ve kemâl sıfatlarının komşuluğuna ulaştığı zaman, bu komşuluğun ona büyük saadetler kazandıracağı muhakkaktır.. Kalplerin ve insan basiretinin cilası zikirdir.

Zikri ancak muttaki kullar yapabilir. Öyleyse takva zikrin kapısı; zikir keşfin kapısı, keşif ise büyük zafere açılan kapının ta kendisidir.. Kalbiyle arasındaki perdeler aralanan bir kimseye, mülk ve melekûtun tecellisi görünür. Böyle bir kimse, genişliği yerle gökleri içine alan cenneti müşahede eder.. İbadetlerin esası kalbin tezkiyesidir. Kalbin tasfiyesi de mârifet nûrunun orada doğması ile mümkündür.

Önsöz

9. İman üç mertebedir: a) Avam halkın imanı olan mukallidlerin imanı, b) Birtakım kelâmî delillere dayanan kelâmcıların imanı, c) Yakîn nuruyla görerek iman eden âriflerin imanı.. Aklî ilimlerin şer‘î ilimlere zıt olduğunu ve bu ilimlerin bir arada bulunamayacağını, bulunmalarının mümkün olmadığını zanneden bir kimsenin bu zannı, basiretsizliğinden ve körlüğünden ileri gelir. Basiretsizlikten Allah'a sığınırız. Aklî ilimler iki kısma ayrılır: a) Dünyevî, b) Uhrevî Dünyevî olanlar, tıp, matematik, kozmoğrafya, sanat ve fen ilimleridir. Uhrevî olanlar ise, kalbin hâllerini, amellerin âfetini, Allah'ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İşte aklî ilimlerin bu iki grubu birbirine zıttır.

Bütün gayretini bu iki kısımdan birisine sarfedip o sahada derinleşen bir kimse, genellikle öbür kısımda eksik kalır.. Akılcılar tarafından inkâr edilen dinî ve gaybî birşey işittiğin zaman, onların bu inkârları sakın seni şaşırtmasın; zira şarkta bulunan bir insanın garbdaki hakikati bilmesi imkansızdır.. Etrafta İlâhî rüzgârlar esiyor; kalp gözlerini örten perdeleri açıyor. İşte bu gözler Levh-i Mahfuzda yazılı olan birtakım hakikatleri görürler.. Ehl-i tasavvuf, çalışmakla elde edilen ilimlerden ziyade ilhamla öğrenilen ilimlere meyleder. Onun için musanniflerin yazdıkları ilimlere eğilmeye, oradaki sözleri ve delilleri araştırmaya önem vermemişlerdir.. Takva, çok secdeden ötürü alında iz bırakma veya oruç tutmaktan sararma veya secde ve rükûdan belin bükülme hâli değildir.

Eğilen boyunda veya sarkıtılan eteklerde takva aranmaz. Takva, kalplerdeki vera‘ hâlidir. Güler yüzle karşıladığın kimse, seni asık bir yüzle karşılar ve bilgileriyle sana mihnet yüklerse, Allah böyle kimselerin sayılarını artırmasın!. Mü’minin kalbi ölmez, ilmi, ölüm anında silinip gitmez. Kalbindeki berraklık kesinlikle sönmez. Haşan Basrî de bu mânâya şöyle işaret etmiştir: ‘Toprak iman merkezini yeyip bitiremez’.

İhya-i Ulûm'id-Din 16. Bâtın ilmi Allah'ın sırlarından bir sırdır. Allah Teâlâ o sırrını dilediği kulunun kalbine ilhanı eder.. Kur’an takvanın, hidâyetin ve keşfin anahtarı olduğunu açıkça beyan eder. Takva, ise, öğretmen olmadan elde edilen ilimdir.. Kalbe herhangi birşey geldiği zaman, ondan önceki hakikatler kaçışır ve yerlerini son gelene bırakır.. Muamele ilminin en yüksek zirvesi, nefsin hilelerine ve şeytanın desiselerine vâkıf olmaktır. Böyle bir ilme vâkıf olmak her insana farz-ı ayn'dır. Fakat ne kadar yazık ki halk bu farzı terketmiş ve vesveselere sebep olan birtakım fuzulî ilimlerle uğraşır olmuştur. İşte bu ilimleri vesile ederek şeytan onları yoldan çıkarmaktadır..

Alimlerin birbirlerine hücum ettiklerini, birbirlerine hased ettiklerini ve anlaşamadıklarını gördüğün zaman, onların dünya hayatına karşılık ahiretlerini sattıklarına hükmet! Acaba bu kişilerden daha fazla aldanan satıcı var mıdır?. Bir kimse herhangi bir imamın mezhebinde olduğunu söyler, fakat o imamın yolundan gitmez ise, onun en büyük hasını bağlı olduğunu söylediği imamın ta kendisidir. O imam Allah'ın huzurunda şöyle der: ‘Benim mezhebim, istihraç ettiğim ahkâm ile amel etmektir. Dil ile ‘Ben şu mezhebe bağlıyım’ demek değildir. Dil çalışmak içindir, hezeyan için değildir. O halde, mademki sen benim mezhebimden olduğunu iddia ediyorsun, öyleyse neden amel ve ahlâkta bana muhalefet ettin?

Oysa ona uyarak Allah'a yaklaşmayı düşündüğün mezhebin esası amel ve ahlâk idi. Bir de utanmadan benim mezhebimden olduğunu iddia ettin. Böyle bir iddia şeytanın kalbe girmesine yardım eden kapılardan biridir. Birçok âlim bu kapının açılması sebebiyle helak olup gitmişlerdir’.. Ahmaklıkta en ileri gitmiş olan kimse, nefsinin faziletine en çok inanan kimsedir. Akılda en ileri olan kimseler ise, nefsini en çok itham edenlerdir.. Halk tabakasından biri zina eder veya hırsızlık yaparsa, onun bu suçu ilimle ilgili konuşmasından daha hafiftir. Çünkü Allah'ın dininin inceliklerini bilmeyen bir kimsenin, bu konularda

Öd söz

söz söylemesi zamanla kendisini küfre sürükler. Aynen yüzme bilmeyen kimsenin kendisini denize atması gibi… Böyle bir kimse mu hak kak boğulur.. İnsanların en muttakîsi ve en âlimi, insanlara aynı gözle bakmayandır. Çünkü bazı insanlara rıza ve bazı kimselere de gazal) gözüyle bakmak gerekir. Eğer gazab gözüyle bakılması gereken kişiye, rıza gözüyle bakarsan onun ayıplarını göremezsin; zira rıza, insanın gözlerindeki görme hassasını zayıflatır.. Allah halikındaki zarını kötü olan ve insanların ayıplarını araştıran bir kimseyi gördüğün zaman, bil ki böyle bir insanın kalbi hastadır. Mü’nıin kişi ise, bütün halk nazarında kalbi sağlam olan kimsedir..

Kalp, takva ve iyi amellerle süslenip, kötü sıfatlardan arınmadıkça, o kalpte zikrin hakikati bulunmaz. Aksi takdirde, zikirden dem vurmak nefsin konuşması olup, bu konuşmada kalbin daldi yoktur. Böyle olunca da şeytanın kalpten sürülmesi mümkün değildir.. Ruh rabbani bir emirdir. Habbemi demek, onun mükâşefe, ilimlerinin sırlarından birisi olması demektir. Bu sırrı ifşa etmek salâhiyeti hiç kimseye verilmemiştir. Çünkü Allah'ın en sevgili kulu olan Allah'ın Râsûlü dahi bu sırrı açıklamamıştır.. Şehvet kalbe galip geldiği zaman, kalbin en derin hücrelerine nüfuz ödemese dahi, şeytan orada istikrar bulur. Kötü sıfatlardan uzak olan kalplere gelince, o kalplerde şehvet olduğu için değil, zikirden gaflet edildiği zaman şeytan o kalplerin kapısını çalar.

Fakat o kalpler zikre sarıldıkça şeytan geri çekilir.. Duanın şartları yerine getirilmediği zaman nasıl geri çevri – hrse, zikrin şartları da yerine getirilmediği takdirde böyle bir zikir şeytanı kaçırtmaz.. Şeytanlar tek tek bir araya gelerek toplanmış ordulardır. Günahların her çeşidinin bir şeytanı vardır, iler günah kendi şeytanının davetiyle işlenir.. Melekût âleminde suretler sıfata tâbidir. Öyleyse kötü mânâ, kötü surette görünür. Demek ki Şeytan, köpek, kurbağa ve domuz sürelinde görünür. Bu sûretler mânâların etiketidirler ve mânâların doğruluğunu aksettirirler. .Bu sırra' binaen rüyada

İhya-i Ulûm’id-Din maymun ve domuz görmek, kötü insana işaret ettiği gibi, koyun da iç âlemi geniş insana işaret eder. Her rüya bu ölçüye göre tefsir edilir.. Uyku kalbi öldürür ve kurutur. Ancak bundan zarurî olan miktar hariçtir. Yetecek kadar uyumak, gayb sırlarının keşfine vesile olur.. Allah yolunun yolcusuna gereken şey, hassalarını kontrol altına almaktır. Bu kontrol karanlık bir yere çekilip düşünmekle ve başını önüne eğmekle, herhangi bir örtüye bürünmekle elde edilir. Bu vaziyetler hakkın sesini dinlemek ve rubûbiyet huzurunun azametine işaret etmek için alınır. Görmez misin, Allah'ın Râsûlü'ne bu vaziyetteyken nidâ gelmiş ve o nidâ ‘Ey örtülere bürünen!

Kalk ve uyar’ demiştir?. Mide ile fere, ateşe açılan kapılardan birer kapıdır. Çünkü onun aslı tatmin olup doymaktır. Zillet ve inkisar ise cennetin kapılarından birer kapıdır. Çünkü onun aslı acımaktır. Cehennem kapılarından birini kilitleyen, cennet kapılarından birini açmış sayılır. Çünkü bu ikisi, birbirinin zıddıdır. Birisine yaklaşmak öbüründen uzaklaşmaktır.. Kişinin kendi nefsine hâkim olması, saâdetin tamamı; şehvetin ve nefsin kişiye hâkim olması, şekavetin tamamıdır.. Fazla doymak ibâdetten alıkoyar, ibâdeti, kalbin parlaklığını ve düşünceyi kararttığı gibi bunlara bağlı olan hayatı da dumura uğratır. Aç kalmak ise, bütün bu menfi hâlleri müsbete çevirir.

Çünkü az yemek bedenin sağlığını koruduğu gibi, çok yemek ve mideyi karışık yiyeceklerle doldurmak damarlarda karışıklık meydana getirir.. Dînen yasaklanmış olan cidal ve tartışmanın sonucu, başkasından dinlediklerine yanlıştır diyerek itiraz etmektir. Mücadelenin sonucu ise, başkasını susturmak, aciz bırakmak, konuşmasını çürütmek ve kendisine cehalet nisbet etmektir.. Nefsini Allah'ın celâl ve azametini, yer ve gökteki saltanatını düşünmeye alıştıran bir kimse için bu şekilde melekûtun garip ve acaip sanatına bakmaktan duyulan lezzet; zâhirî gözle cennetin bağlarına ve meyvalarına bakmaktan duyulan lezzetten daha üstündür. İşte düşünürlerin dünyadaki hâlleri budur…

Önsöz

Acaba ahirette bütün perdeler kalktığı zaman durumları ne olacaktır?. Şayet sen Allah'ın mârifetine aşık değil isen mâzursun! Çünkü cimâ yapmaya iktidarı olmayan bir kimse evlenmeye, çocuklar da saltanat tahtına ve tacına hevesli değildirler. Şevk ancak zevkten sonra hâsıl olacak olan bir hâldir. Zevk almayan bunu anlamaz. Anlamayan da aşık olmaz. Aşık olmayan ise istemez. İstemeyen ise idrâk edemez ve idrâk etmeyen ise esfel-i safilin'âe bulunan mahrumlardan olur.. Dinde, yücelmişlerin mertebesine erişmeyen kimselerin elinden onları sevmenin sevabı alınmış değildir. İstediği zaman onları sever ve bu sevgilerinden ötürü büyük sevaplara nail olurlar..

Hased, helâllik istenecek bir zulüm değildir. Seninle Allah arasındaki bir günahkârlıktır. Helâllik ancak azalardan çıkıp başkasına zarar veren fiillerde vâcibdir.. Dünya ve ahiret, kalbin durumlarından iki durumdur. O durumların ölümden önce ve geçici olanına dünya, ondan sonraki kısma ahiret deniliyor. Ahiret ölümden sonra olandır. Ölümden evvel acil bir şehvet veya bir payın içinde bulunduğu herşey senin için bir dünyadır.. Ölüm anında insanda şu üç. sıfattan başka hiçbir şey kalmaz: 1. Kalbin dünya kirinden temizlenmesi 2. Kalbin Allah'ın zikriyle yakınlık kurması 3. Kalbin Allah sevgisiyle neşeye garkolması Kalbin temizlenmesi, ancak dünya şehvetlerinden kaçınmakla mümkün olur.

Zikre yakın olmak ise, ancak çok zikir yapmakla mümkün olur. Allah sevgisi ise, ancak mârifetle elde edilir. Allah'ın mârifeti ise daima zikir yapılmadıkça bilinemez.. Ölüm, dünyaya bağlı olanların zannettiği gibi yokluk değildir. Ölüm, sevgilinin huzuruna varman için geçmek zorunda olduğun engelden kurtulmaktar.. Kibirlilik kulun Allah'ın azabından emin olduğunu gösterir. Azaptan emin olmak ise felâketlerin en büyüğüdür. Tevazû ise

İhya-i Ulûm'i d-Din Allah'tan korkmayı ifade eder. Bu korku ise, saadetin rehberi ve âletidir. Kibrin ilaçlarından biri, emsaliyle toplantılarda bulunduğu zaman onları öne geçirmek ve onların aşağısında oturmaktı t . Fakat burada şeytanın bir kurnazlığı vardır. Şöyle ki: Kişinin ayakkabılarının yanında oturması veya emsalleriyle arasında ne idüğü belirsiz kimselerin oturtulması ve böylece kendini mütevazi zannetmesidir. Oysa böylesi, kibrin ta kendisidir. Çünkü kalbine ‘lâyık olduğum yeri başkasına terkettim ve tevazû gösterdim’ gibi vesveseler gelir ki; işte bu vehim, kibrin ta kendisidir. Kendisine düşen vazife akranını öne alıp, onların altında oturup ayakkabılığa düşmemektir..

Saadetlerin esası akıl, anlayış ve zekâdır. Akıl nimetinin sıhhatli olması, Allah'ın fıtrat dünyasında büyük bir nimettir. Bu bakımdan eğer akıl, hamakat ve belâdetle ölüp dumura uğrarsa, o zaman herşeyden önce onu elde etmeye çalışman gerekir.. Cin şeytanlarından emin olabilirsin. Fakat, insan şeytanlarından şiddetle korun! Çünkü insan şeytanları, cin şeytanlarından iğva ve idlâl vazifesini almışlar ve böylece cin şeytanlarını istirahate göndermişlerdir.. Allah'ın, kendilerine verdiği akıldan razı olmayan kimse yoktur. Fakat akılsızların en aşağılığı aklıyla övünen kişidir.. Ahiret âlimleri, yüzlerindeki sükûnet, Allah'a karşı zillet ve tevâzu ile bilinirler. Huni gibi açılıp kapanan ve gülerken kulaklara kadar yayılan ağızların sahipleri, hareketlerinde ve konuşmalarında hiddetli olan kimseler ise, onların bu şiddet ve hiddetleri gafletlerinden ileri gelmektedir.

Böyle hareketler dünyaperestlerin âdetidir.. İhtiyacı olan bir kimsenin o ihtiyaca ulaşması için ilk şart, o ihtiyacı sabahtan akşama kadar elde etmedikçe yememesidir.. Kötü sonu hazırlayan birtakım günahlar vardır. Onlardan birisi de velî olmadığı halde velilik iddia etmektir.. Herkesin kalbi vardır zannedilmesin!

Önsöz

Gazâlî'ye Yapılan İtirazlar ve Cevapları İbn Asâkir şöyle der: Bir kısım âlimler, Gazâlî'nin ifadelerinde nahvi hataların bulunduğunu iddia etmişler, nitekim kendisine bu hususta müracaat edildiği zaman, gramer ilmine pek fazla dalmadığını ve bu hususta kusurlu olabileceğini çekinmeden itiraf ettiği gibi, gramerden ancak ihtiyacı kadarı ile yetindiğini söylediğini de sözlerine ilave etmişlerdir. Bununla birlikte hutbeler okuyup, kitaplara, en fasih edibleri bile hayrete ve acze düşürecek derecede güzel ifadelerle dolu şerhler yazardı. Kitaplarını inceleyip, ifadelerinde yanlışlık bulanlara kendisini mâzur görmelerini ve ibarelerini tashih etmeye izinli olduklarını söylerdi. Çünkü onun gayesi kelimeleri değil, mânâları deşmek ve ortaya dökmekti.

Gazâlî'nin bu hususta aldığı tenkidler daha çok Kimyâ-yı Saadet ismiyle Farsça yazmış olduğu eser sebebiyledir. Bu da Farsça'nın sevimsiz kelimelerinden kaynaklanmıştır. Aynı eserde veya daha başka eserlerinde şeriatın merasimlerine ve İslâm kaidelerinin /.âhirlerine uygun düşmeyen birtakım ilimleri zikreder. Birtakım suret meselelerinin izahına girişir. İşte bu sebeple tenkide uğramıştır. Söylenilmesi en uygun şey hakkın kendisidir. Bu nedenle Gazâlî Kimyâ-yı Saadet gibi telifleri ve bu teliflerde açıkladığı birtakım meseleleri terketseydi, çok daha iyi yapmış olurdu. Çünkü halk tabakası çoğu zaman -akaid esaslarını delilleriyle bilmedikleri içinbu şekilde telif edilmiş eserleri okudukları zaman sapıklığa düşebilirler.

Bu gibi şeyleri dinledikleri zaman akide ve inançlarına zarar veren şeyleri selef-i sâlihînin mezhebi ve meşrebi zannederler. Buna rağmen zeki ye insaf sahibi bir kimse Gazâlî'nin teliflerinde aklına ve vicdanına müracaat eder ve zekâsını bu kitapların ne demek istediğini anlamaya yöneltirse görür ki, onun ifade etmek istediği esasların hepsi şeriat ilminin esaslarına işaret etmektedir. Fakat şu kadar var ki, onları açıklamaktan ve avâma mâletmekten sakındırmıştır. Ayrıca Gazâlî’nin kitaplarında zikrettiği hakikatlerin benzerini, hakikat sahiplerinin kitaplarında da bulabiliriz. Onların kimi zımnen, kimi de açıkça ifade etmektedir. Kimi derli toplu ve irtibatlı, kimi de ayrı ayrı yerlerde ve dağınık bir şekilde zikretmektedir.

Gazâlî'nin bu gibi sözlerini itham edenlerin iddialarına göre,

İhya-i Ulûm'id-Din mânâsı meçhul olduğu gibi, sünnet ve cemaat ehline uygun düşecek te’vil ve ihtimalleri de vardır. Öyleyse bir sözü hakka yormak mümkün iken, başka mânâlara yormak haksızlık olur. Fakat bütün bunlara rağmen, şüpheye düşürücü ve menfî düşüncelere götürücü sözleri terketmek daha iyi, onları açıklamamak ise, Allah'ın rızasına daha uygun düşer. En doğrusunu Allah bilir! Meşhur âlim îbn Salâh, Gazâlî'nin el-Mustasfa adlı eserinin giriş bölümündeki ‘Bu, bütün ilimlerin başıdır. Onun için bütün ilimlere vâkıt olmayanların malumatına guvenilemez' sözlerine hücum etmektedir. Yine aynı şekilde İbn Kayyım da Miftâhu Dâr'is-Saâde adlı eserinde, Gazâlî'yi yukarıdaki sözünden dolayı şiddetle kınamaktadır.

Takıyyüddin Subkî ise, bu iki âlime karşı Gazâlî'yi savunmuş ve onlara çeşitli cevaplar vermiştir. (Bkz. Subkî, Tabakat'uşŞâfiiyye) Gazâlî'nin İhyâ adlı eserine yapılan saldırılara ve verilen cevaplara gelince, bu hususu biraz ileride uzun uzun tartışıp okuyucularımızın bilgilerine arzedeceğiz. Mâzurî, Gazâlî'ye yaptığı tenkidler çerçevesinde şunları söylemiştir: Bahsedilen kişinin kitabını henüz okumadım. Fakat onun talebelerini ve sadık arkadaşlarını görüp konuştum. Bana her biri onun hâlinden ve yolundan birşeyler nakletti. Bana söylenen bu hikâyelerle onun sîretini ve mezhebini iyice kavramış olduğuma inanıyorum. Adeta kendisini gözümle görmüş gibi tanımaktayım. Bu bakımdan, onun kitabının durumunu tevhidciler, felsefeciler, sûfîler ve işaret sahiplerinin mezheblerinden alınan birkaç cümle ile kısaca zikredeyim.

Çünkü Gazâlî'nin kitabı bu gruplar arasında kıvranıp durmakta ve bütün bu grupların iddialarının dışına çıkamamaktadır. Kısaca bunu zikrettikten sonra; bir mezheb sahibinin diğer mezheblere nasıl hücum ettiğini, aldanmanın yollarını beyan edip, bâtıl olan düşüncelerin bütün yanlarını göstereceğim ki, hiçbir müslüman bu bâtıl avcılarının tuzağına düşmesin… Mâzurî bunları söyledikten sonra sözlerine şöyle devam etmiştir: