Tasavvuf Klasikleri · Haziran 22, 2026

İlim ve Ahlak: Gazali’den Günümüze Bilgi Yolculuğu

Kitab'ul-İlim/IL Bölüm Fakat İslâm âlimlerine düşen vazife, bu şahsa sistemli ve tedricî bir surette haccın her servet sahibine farz olduğunu bildirmektir. Bu hususta kendisini ikaz etmek, her İslâm âliminin …

Kitab'ul-İlim/IL Bölüm

Fakat İslâm âlimlerine düşen vazife, bu şahsa sistemli ve tedricî bir surette haccın her servet sahibine farz olduğunu bildirmektir. Bu hususta kendisini ikaz etmek, her İslâm âliminin vazifesidir. Zira bu kişi, belki de takvaya meylederek hac farizasını bir an önce edâ etmek isteyebilir. Böyle bir niyet taşıdığı zaman haccın keyfiyetini öğrenmesi kendisine farz olur. Öğrenilmesi farz olan keyfiyet sadece haccın farz ve vâcibleridir. Nafilenin bilinmesi ise farz değil, sadece nafiledir; zira nafileleri bilmek hiçbir surette farz-ı ayn olmaz. Bu şahsa asıl haccın farziyetinden bahsedilmeaıgı takdirde alimlerin mesul olup-olmadığı hususunda fıkıh kitaplarında gerekli bilgi verilmiştir.

Diğer ibadetlerin bilinmesi de aynen hac ibadeti gibi tedricîdir. Terk'e (yapılmaması gereken davranışlara) gelince, gelişen durumlara göre bazılarının bilinmesi farzdır ve bu keyfiyet kişiye göre değişmektedir. Örneğin dilsiz bir insan için konuşulması haram olan birşeyin nasıl konuşulacağını öğrenmek gerekli değildir. Kör olan bir insan da nelere bakılmasının yasak olduğunu öğrenmeye mecbur tutulamaz. Göçebe hayatı yaşayan bir kişi için de ikâmet edilmesi yasak olan yerleri bilmesi farz değildir. Bu yasaklar aynı zamanda, mevcut durumun gereklerine göre de değişir. Bu bakımdan uzak ve vukû bulması hiçbir zaman mümkün olmayan bir haramı bilmek kişiye farz değildir.

Oysa içinde bulunulan harama dikkat edilmelidir. Sözgelimi müslüman olduğu sırada sırtında ipekli bir elbise varsa veya gasbettiği bir evde oturuyorsa veya mahremi olmayan bir kadına bakıyorsa, o kişiye bütün bunların haram olduğunu anlatmak farzdır. Bilfiil içinde bulunmadığı ve fakat yakın olduğu haramları (yemek-içmek gibi) da kendisine öğretmek farzdır. Hattâ içki içmeyi ve domuz eti yemeyi âdet edinmiş bir beldede yaşıyorsa, bunların haram olduğunu o kişiye öğretmek farzdır, kendisinin uyarılması gerekir. Öğretilmesi gereken diğer şeyler de hemen kendisine öğretilmelidir. İtikad'a ve kalbin amellerine gelince, bunları öğrenmenin farziyeti kalbin durumuna göre değişir.

Kişinin kelime-i şehadet'in delâlet ettiği mânâlarda bir şüphesi varsa, o şüpheyi giderici ilmi Muhammed ile Hanbelîlere göre do böyledir. Fakat Ebu Hanife, İmam Malik ve Ebu Yusuf aksi görüştedir ve onlara göre, şartlarını haiz olan kimselerce hac ibadetinin, tehiri caiz de&ildir.

İhya-i Ulûm'id-Din öğrenmesi kendisine farzdır. Yok eğer kalbine böyle bir şüphe düşmezse; Allah'ın kelâmının kadîm olduğunu, ahirette mü’minlerin Allah'ın cemâlini gözleriyle göreceklerini, Allah'ın hâdisâta mahal olmadığını ve bunlara benzer inanılması gereken meseleleri bilmeden önce ölürse, bütün âlimlerin ittifakıyla bu şahıs müslüman olarak ölmüştür. İnançları bozan ve kalbe düşen bu şüpheler bazen, insanın tabiatında vardır. Fakat kişi bazen de oturduğu beldenin insanları tarafından bu türden şüphelere düşürülebilir. Bu bakımdan bir kişi Kelâm İlmi ile iştigal eden ve daima bid‘atlar hakkında konuşan bir beldede yaşıyorsa, âkil-bâliğ olduğu ilk anda kendisini bu bid‘atlardan koruması gerekir.

Şayet kalbine bâtıl bir fikir yerleşmişse, hemen onu kalbinden söküp atmalıdır. Ne var ki çoğu zaman bir bâtılı kalpten söküp atmak çok zordur. Yine bu şahıs bir tüccar ise ve bulunduğu beldede faize dayalı muameleler yaygın ise, böyle bir beldede yaşayan tüccarın faizden korunma ilmini çok iyi öğrenmesi kendisine farzdır. Farz-ı Ayn olan ilim hakkında yapmış olduğumuz bu inceleme hakikati ifade eder; zirâ farz-ı ayn olan ilmin mânâsı, farz olan amelin keyfiyetini bilmek demektir. Bu bakımdan farz olan ilmi ve ilmin ne vakit farz olduğunu bilen bir kimse, farz-ı ayn olan ilmi de bilmiş olur.

Sûfîlerin farz-ı ayn olan ilmin, düşmanın (şeytanın) vesvesesini ve meleğin ilhamını bilip ayırdetmek olduğunu söylemeleri de doğrudur. Ancak onların böyle söylemeleri ümmetin bütün fertleri için geçerli değildir. Bu ölçü sadece bu yola gönül vermiş insanlar için bir şarttır. İnsan çoğu zaman şerre neden olan riya ve hasedden kurtulamadığı için, insanı helâke sürükleyen hususları, muhtaç olduğu miktarda bilmesi kişiye farzdır. Bu kadarının bilinmesi bir müslüman için nasıl farz olmaz? Oysa Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

Kitab'ul-İlim/IL Bölüm

İnsanoğlunu şu üç şey helâk eder: Kendisine boyun eğilen cimrilik, arkasından gidilen heva (arzular), kişinin kendisini beğenmesi. Bu helâk edici özelliklerden insanların kendilerini kurtarmaları pek o kadar kolay değildir. İleride haklarında tafsilat vereceğimiz kalbin halleri, kibir, ucûb ve benzeri çirkin sıfatlar yukarıda sözü edilen üç helâk edici sebebe bağlıdırlar. Bunları kalpten söküp atmak ise farz-ı ayn'dır. Sökülüp atılmaları da ancak hallerini bilmek, sebeplerini yerine getirmekle olur. Sebeb ve müsebbibi bilinmediği takdirde bunu yapmak imkân dahilinde olmadığı içindir ki sebeb ve illeti mutlaka bilmek gerekir. Halk, helâk edici vasıflar arasında zikrettiğimiz bu farz-ı aynların çoğunu, ne yazık ki faydasız şeylerle meşgul oldukları için terketmek durumuna düşmüşlerdir.

Müslüman olan bir kimseye imandan sonra cennete, cehenneme, haşre ve ölümden sonra dirilmeye imanın öğretilmesi gerekir. Çünkü bunlara inanmayan insan kelime-i şehadet'i tamamlamamış olur. Ayrıca Hz. Muhammed'in peygamber olduğunu tasdik ettikten sonra, tebliğ ettiklerini de bilmek gerekir ki o da Allah'a ve Rasûlune itaat eden kiinseye cennet, isyan edene ise cehennem olduğunu bilmektir. Şu söylediklerimiz üzerinde düşünüldüğü takdirde doğru yolun bu olduğunda şüphe kalmaz ve gayet iyi bilinir ki, gece ve gündüzün akıntılarına kapılıp giden her kul, ibadetlerinde ve muamelelerinde yeni yeni ortaya çıkan hâdiselerden uzak değildir. Kendisine yeni farzlar terettüb eder ve az da olsa ortaya çıkan her yeni hâdiseyi sorup öğrenmesi gerekir.

Meydana gelmesi muhtemel hâdiseleri de sorup öğrenmesi ve bu hususta acele davranması gerekir. Hz. Peygarnber'in İlim öğrenmek kadın, erkek her müslümana farzdır’ hadisindeki ilim kelimesi ile müslümanlara farz olan amelin ilmini bilmek kasdedildiğine göre, bu ilmin 68) Beyhakî, Şuab’il-îman; Bezzar ve Taberânî, (Enes'ten)

İhya-i Ulûm'id-Din öğreniminin tedricî bir vasıf taşıdığı ve vâcib olmasının vakte bağlı olduğu açıklık kazanmış demektir. Farz-ı Kifaye Olan İlimler İlimler bölümlere ayrılmadıkça hangisinin farz olduğu, hangisinin olmadığı kesin bir şekilde anlaşılamadığı için, ilimleri vasıflarına göre bölümlere ayırmak doğru bir sonuca ulaşmak için şarttır. İlimler esas itibariyle şer‘î (dinî) ilimler ve şer‘î (dinî) olmayan ilimler şeklinde ikiye ayrılır: Şer‘î (dinî) ilimler ile peygamberlerin getirdiği ilim kastedilmektedir ki bu ilim, matematik ilmi gibi akılla, tıb ilmi gibi deneyle, lisan gibi işitmekle elde edilemez. Şer‘î (dinî) olmayan ilimler ise, mahmûd , mezmûm ve mübah ilimler olmak üzere üç bölüme ayrılır.

Mahmûd (Övülen) ilimler, tıb vehesab ilmi gibi dünya işlerini ıslah edici ilimlerdir ki bu ilim de öğrenilmesi farz-ı kifâye olanlar ve öğrenilmesinde fazilet bulunanlar olmak üzere ikiye ayrılır: Öğrenilmesi farz-ı kifâye olan kısım, dünya işlerinin ıslahında gerekli olan (bedenin sağlıklı tutulabilmesi için lüzumlu olan tıb ilmi; ticarî ilişkiler, vasiyetler ve miras gibi hususlarda bilinmesi zarurî olan hesap ilimleri gibi) ilimlerdir. Eğer bir memlekette bu ilimleri bilenler kalmazsa, o memleket halkının tamamı günahkâr sayılır. Fakat bir beldede bu ilimleri bilen bir kişi de olsa, diğerlerinin üzerinden bu zorunluluk düşer ve öğrenme sorumluluğu kalkar.

Tıb ve matematik ilimlerinin farz-ı kifâye olduğunu söylememiz sizi şaşırtmasın; zira bu iki ilim gibi; çiftçilik, dokumacılık, siyaset, tababet ve terzilik sanatları ve diğer sanatların esaslı ilimleri de farz-ı kifâye'dir. Eğer İslâm diyarında kendisine tedavi olunacak kimseler (doktorlar) bulunmazsa, müslümanlar helâk olurlar; kendilerini felâkete'sürüklemiş olmaları sebebiyle de topyekün sorumludurlar. Çünkü derdi veren Allah, o derdin devasını da vermiştir. O devayı bulacak kabiliyeti de insanoğluna bahşetmiştir. Bu bakımdan İslâm diyarında, sözü edilen ilimleri yeterince bilenler bulun-

Kitab'ul-İlim/II. Bölüm

malıdır. Bunu öğrenmemek, müslümanları felâketle başbaşa bırakmaktır ki, böyle bir hareket hiçbir şekilde doğru olmaz. Farz olmayan ve fakat öğrenilmesinde fazilet bulunan ilimlere gelince, bunlar sözünü ettiğimiz ilimlerin derinlerine (ayrıntılarına) inmek, esasta pek zarurî olmayan ince ve hassas noktalarıyla meşgul olmaktır. (Nitekim bu ilimlerde derinliğine bilgi sahibi olmak, müslümanlara büyük faydalar sağlayacağı için, bu dallarda derinleşen âlimlere büyük değer verilmiştir). Mezmum (Yerilen) ilimlere gelince, bunlar sihir, tılsım, hipnotizma, el çabukluğu ve göz boyacılığı ile yapılan marifetlerdir. Mübah ilimlere gelince, bunlar şiirler ile milletlerin geçmişlerini anlatan, tarihî hâdiseleri bildiren ilimlerdir. İzah etmeye çalıştığımız şer‘î (dinî) ilimlere gelince, onların tamamı makbuldür.

Fakat bazen şer‘î ilimlerden olduğu zannedildiği halde, aslında şer‘î ilimlerle alâkası olmayanları vardır ki bunlar esasında mezmûm (zemmedilmiş) ilimlerdir. Makbul ilimler ise usûl, fürû, mukaddimât ve mütemmimât olmak üzere dört bölüme ayrılırlar. Birinci Bölüm (Usûl) a) Kitab b) Sünnet c) İcmâ-i Ümmet d) Asar (Sahabe sözleri) İcmâ-i Ümmet'in asıl olması, Sünnet'e dayanmasından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan İcmâ-i Ümmet üçüncü derecede bir hüccettir. Asar (sahabe sözleri) de aynı İcmâ gibi Sünnet'e dayalıdır. Çünkü sahabîler Rasûlullah'ı bizzat görmüşler ve bunun için de ahvalin karinelerini başkalarına nisbetle çok daha iyi idrak etmişlerdir. Çoğu zaman ibareler, karinelerin ifade etmek istediği hakikatleri ifade etmekten aciz kalırlar.

İşte âlimlerin, ashabın sözlerinde ve amellerinde bildirilen ölçülere uymayı ve bu ölçülerden ayrılmamayı şeriatın temellerinden saymaları bu sebebe da-

İhya-i Ulûm’id-Din yanır. Tabii bunun da muayyen şartları vardır. Ancak burada bu şartları zikretmek uygun düşmez. İkinci Bölüm (Fürû) Fürûât yukarıda zikredilen asıllardan elde edilir. Ancak bunlar lâfızlarla değil, keskin zekâlar vasıtasıyla elde edilen meselelerdir. Bu ince mânâları kavrayanların anlayış ve idrâkleri, ağızdan çıkan lâfızların ifade ettiği mânâlardan daha başka mânâlar çıkarabilecek derecede geniştir. Örneğin Hz. Peygamber’in ‘Kadı (hâkim) öfkeli iken hüküm veremez’ hadîsinden; kadının def-i hâcet bakımından sıkışması, hasta veya acıkmış olması ânında da hüküm veremeyeceği neticesi çıkarılmıştır. Fürûât iki kısma ayrılır: 1. Dünya meseleleriyle ilgili ilimler: Bunları fıkıh kitapları ele alır ve bu işlerle meşgul olanlar fakihlerdir.

Fakihler ise dünya âlimleridir. (Dünya işlerini bilen ve çözen kimselerdir).. Ahiret meseleleriyle ilgili ilimler: Bünlar ahlâkın çirkinini, güzelini ve kalbin hallerini bildiren ilimlerdir. Bu ilimler Allah indinde makbul olan veya olmayan halleri bildirirler. Nitekim bu kitabımızın son bölümü bu konuyu açıklığa kavuşturmaktadır. Kalbî ibadetler ve âdetlerin de âzalar üzerindeki tesiri bu bölümde anlatılmaktadır. Üçüncü Bölüm (Mukaddimât) Bunlar bir fikri, bir düşünceyi anlatmaya yarayan lügat ve nahiv gibi ilimlerdir. Zira Lügat ve Nahiv ilimleri, Allah'ın kitabını ve Rasûlu nün sünnetini bilmemize yardım eden en gerekli âletlerdir. Lügat ve Nahiv ilimleri esasında şer‘î ilimler grubuna dahil değildir.

Fakat bu iki ilmi bilmek ve onlarda söz sahibi olmak; şer‘î ilimleri bilmek ve iyice öğrenmek için büyük bir ihtiyaçtır. Zira Allah'ın Kitabı Arap diliyle nazil olmuştur. Bu bakımdan şeriat, ancak Arap dilini bütün detaylarıyla bilenler tarafından anlaşılır. Bu nedenle İlâhî şeriatın nâzil olduğu dilin lügatini bilmek, şeriatın bilinmesinde başlıca müessir olmaktadır.) Buharı, Müslim, (Hz. Ebu Bekir’den)

Kitab'ul-İlim/II. Bölüm

Bu âletlerden biri de yazının bilinmesi ise de, yazının bilinmesi o kadar zarurî değildir; zira Hz. Peygamber ümmî idi, yazı bilmezdi. Bir kişi her dinlediğini ezberliyebiliyorsa, yazıyı bilmesi gerekmez. Fakat böyle bir vasıftan yoksun kimseler için yazıyı bilmek çoğu zaman zarurî ve şarttır. Dördüncü Bölüm (Mütemmimât) Bu, Kur’an ilimlerinde meydana gelen bir durumdur. Zira Kur’an ilimleri, lâfızlarla ilgili olarak harflerin mahreçleri, tecvidin öğrenilmesi ve mânâ ile ilgili tefsir ilmine taksim edilmektedir ki bu ilim de tıpkı Lügat ve Nahiv ilimleri gibi işitmekle elde edilir ve bir başkasına nakledilir. Çünkü Lügat İlmi kendi başına Tefsir İlmi için yeterli olmamaktadır.

Bir de Kur’an ilimleri, Kur’an'ın ahkâmıyla ilgili olarak Nâsih ve Mensuh, Am ve Hâs, Nas ve Zâhir ve bir kısım ayetlerin diğerleriyle nasıl kullanılabileceği gibi hükümlere taksim olunur. Buna Usûl-u Fıkıh İlmi denilmektedir. Bu ilim aynı zamanda Sünnet'i de içine almaktadır. Ashab'dan gelen rivayetlerdeki tamamlayıcı unsurlara gelince; bunlar, rivayetleri nakleden kişileri, onların isimlerini, neseblerini ve sahabîlerin isimlerini ve özelliklerini bilmektir. Râvilerin âdil, güvenilir ve zayıf olanlarını ayırabilmek için şahsî hallerinin bilinmesi; mürsel hadîsi, müsned hadîsten ayırabilmek için yaşlarının bilinmesi gibi malûmatlardır. İşte bütün bunların hepsine birden şer‘î ilimler denmektedir ve hepsi de makbul ve mübah olan ilimlerdir.

Hattâ bütün bu ilimler farz-ı kifâye olan ilimlere dahildir. Bana Fıkıh İlmi’ni niçin dünya ilmi olarak gösterdiğim sorulacak olursa şöyle derim: I Allah Teâlâ (c.c) Hz. Adem'i topraktan, zürriyetini de çamurdan ve atılan bir damla sudan yarattı. Onları erkeklerin belinden anaların rahmine aktardı. Anaların rahminden dünyaya, dünyadan mezara, oradan hesab yerine; oradan da cennete veya cehen70) İbn Merduveyh (Abdullah b. Ömer'den); İbn Hibban, Dârekutnî, Hâkim ve Beyhakî, (İbn Mes'ud'dan); Buharî, (Berâ b. Azib'den)

İhya-i Ulûm'id-Din neme gönderecektir. İşte insanın başı ve sonu bu devrelerden ibarettir. Allah Teâlâ dünyayı ahiret azığını temin etme yeri olarak yarattı ki insanoğlu kendisine yarayan azığını alsın! Demek ki insanoğlu bu azığı adalet dairesinde alırsa, aralarında bir husumet kalmamış olur. Böyle olunca da fakihlerin bulunmasına gerek de kalmaz. Çünkü husumet ve kavganın olmadığı bir yerde fakih için yapılacak iş yoktur. Fakat insanoğlu dünyaya şehvetleriyle bağlıdır. Bu böyle olduğu içia de insanlar arasında birtakım husumetlerin doğması kaçınılmaz olur. Onun için bu husumetleri giderici bir otoriteye ihtiyaç vardır. Yönetimde söz sahibi olanlar da toplumu idare edebilmek için kanunlara ihtiyaç duyarlar.

Fakih ise, bu siyasete ilişkin yasaları bilen kişidir. Şehvet hissiyle aralarına husumet giren insanları, ancak onların aracılığı ve vasıtası ile uzlaştırmak mümkün olabilmektedir. Böyle olunca fakih, sultanın öğretmeni ve sultanın siyasetini halka ileten en önemli vasıtadır. Halk için kanunlar yaparak onları zabt u rabt altına alabilen kimse fakihtir. Sultanın siyasetini düzenlemekten maksat; halkın dünya hayatını bir düzen içine sokmak, durumlarını ayarlamak, düzensiz ve başıboş bir hayat yaşamalarına imkân vermemektir. Yemin ederim ki Fıkıh İlmi ne kadar dünyayla ilgili ise, o kadar da dinle ilgilidir. Fakat dinle olan alâkası, dünya vesilesiyle olmaktadır; zira dünya ahiretin tarlasıdır.

Din ancak dünya ile tamam olur. Sultanlık ile din ikiz kardeştir. Din esas unsur, sultan da onun nöbetçisidir. Aslı ve temeli olmayan bir şeyin yıkılacağı/yıkılmaya mahkûm olduğu herkesin malûmudur. Nöbetçisi bulunmayan bir malın da yağma edileceği açıktır. Yönetim ve halkın idaresi ancak bir sultanın varlığı ile mümkündür. Sultan da hüküm verebilmek için fakihlere muhtaçtır; çünkü onların düzenlediği kanunlarla hükmeder. Sultanla halkı idare etmek, nasıl din ilminin öncelikli vasfı değil, ancak bir tamamlayıcısı ve yardımcısı ise, saltanatı yürüten siyaseti bilmek de aynı şeydir. Herkesin malûmudur ki hac ibâdeti, ancak soygunculardan emin olunduğu zaman tamamlanır.

Fakat hac ayrı bir şey, hac yolunda olmak ayrı bir şeydir. Haccın tamamlayıcısı olan yol emniyetine, onun kanunlarına ve bilgisine sahip olmak da ayrı bir şeydir.

Kitab'ul-İlim/IL Bölüm.

Özetle Fıkıh İlmi, koruyuculuk ve siyaset yollarını bilmekten başka birşey değildir. Bunun delili de şu hadîstir: Halka ancak üç kimse fetva verir: Emîr, emîre bağlı memur veya kendiliğinden ilmine güvenerek bu vazifeyi yapmakla kendini mükellef sayan kimse! Fetva veren emir, devletin başkanı olan kimsedir. Çünkü seleı-i sâlihîn zamanında devlet başkanları aynı zamanda fetva makamında olan kimselerdi. Hükümet işlerine bakan memurlar ise, devlet başkanının vekilleridir. Üçüncüsü ise, emîr ile memurun dışında kalan kimselerdir ki bu kimseler, ihtiyaç olmadığı halde bu vazifeyi gönüllü olarak yaparlar. Ashab fetva vermekten sakınıldı. Hattâ biri sual sorarsa cevap vermemek için soranı başka bir sahabîye gönderirdi.

Herkes böyle davranarak fetva vermekten kaçınırdı. Fakat Kur’an'dan ve ahiret hallerinden sorulduğu zaman, hiç çekinmeden ve bıkmadanus anmadan cevap verirlerdi. Yukarıdaki hadîsin bazı rivayetlerinde mükellef (kendiliğinden ilmine güvenerek bu vazifeyi yapmaya kendini mecbur hisseden) yerine, mürâi (riyakârlıktan dolayı fetvaya yönelen ve fakat fetvasına ihtivaç bulunmayan) kelimesi geçmektedir. Gerçekten de kendiliğinden fetvâ gösterisinde bulunan kimse, takvâsını tehlikeye sokmuş kişi durumuna düşer ki; bu kişiler rütbe ve servet elde etmek için böyle davranırlar. Çünkü böyle bir niyet taşımasalardı, böyle bir tehlikeye atılmaktan kaçınırlardı. Fıkıh İlmi'rıhı husumetler, mesûliyetler, cezalar ve yaralama fiilleri ile ilgilenmesi bakımından dünya ilmi olduğu kabul edilebilirse de, namaz ve oruç gibi ibadetlerle ilişkili olan bölümü ya da haram ve helâlin tarifini.bildiren muamelat bölümü itibarıyla aynı 71) İbn Mâce (Amr b.

Şuayb’dan)