İhya-i Ulûm'id-Din Öğrenebildiğiniz kadar öğreniniz; fakat öğrendiklerinizle amel etmedikçe, Allah öğrendiğiniz hiçbir şey ile size bir fayda vermeyecektir. Hz. îsa şöyle buyurmuştur: ‘Öğrenip de öğrendiğiyle amel etmeyen kişinin hâli; gizlice zina eden ve hâmile olduğu görüldüğü zaman rezil olan zâniye bir kadının durumuna benzer. Aynen zâniye kadın gibi, ilmiyle amel etmeyen kimse de, kıyamet gününde Allah Teâlâ tarafından mahşer ehlinin gözü önünde rezil edilir’. Hz. Muaz şöyle buyuruyor: ‘Alimin hataya düşmesinden Allah'a sığınınız. Çünkü müslümanlar nezdindeki itibarı sebebiyle bir kısım halk onun sapıklığına uyabilir’. Hz. Ömer (r.a) şöyle buyuruyor: ‘Alim, bir hataya düştüğü zaman, halkın bir kısmı onunla birlikte aynı hataya sürüklenir’.
Yine Hz. Ömer şöyle der: ‘Üç şey vardır ki, onlarla bu âlemin nizamı sarsılır: Bunlardan biri âlimin hataya sapmasıdır’. İbn Mes‘ud (r.a) şöyle demiştir: ‘İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, kalplerin tatlısı, acı olacaktır. Ne âlim ilminden ve ne de talebesi talebinden istifade etmeyecektir. O zamandaki âlimlerin kalpleri çorak ve tuzlu bir araziye benzer. Üzerine yağmur yağar, fakat yağmurun faydası arazide görülmez. Alimlerin kalpleri dünyaya kaydığı ve dünyayı âhirete tercih ettiği zaman böyle kötü bir durum hâsıl olur. İşte o zamanda Allah bu âlimlerin kalplerinden hikmet pınarlarını söker alır, kalplerinde yanan hidayet meşalelerini söndürür.
O zamanın âlimlerine rastladığınızda kendilerini dilleriyle Allah'tan korkar görürsünüz. Halbuki amellerindeki eksiklik açıkça görülür. İşte o zaman, diller alabildiğine zengin, kalpler ise o nisbette fakirdir. Kendisinden başka hak ilah bulunmayan Allah'a yemin ederim ki; bu korkunç manzaranın biricik sebebi; muallimlerin, öğrettiklerini sadece Allah'ın rızasını tahsil için yapmamaları, talebelerin de öğrendiklerini Allah için öğrenmemeleridir’.) İbn Abdilberr, İlim, (Muaz, İbn Ömer ve Enes'ten) 217) Hz. Ömer in işaret buyurduğu üç şey Hz. Muaz’dan nakledilen bir hadîste şöyle bildirilir: 1. Alim in günaha sapması, 2. Kur’an’ı bilen bir münafığın tartışması.. Kapılarını insana ardına kadar açan bir dünya…
Kitab'ul İlim/VI. Bölüm
Tevrat ve Incil'de ‘Bildiğinizle amel etmedikçe bilmediklerinizi aramayın’ hükmü yer alır. Hz. Huzeyfe şöyle buyuruyor: ‘Siz öyle bir zamandasınız ki, bildiklerinizin onda birini terketseniz helâk olursunuz. Fakat bir zaman gelecektir ki, kişi bildiğinin onda birini tatbik ettiği takdirde kurtulacaktır. Bunun sebebi; o zamanda tembellerin çoğalmasıdır’. Alimin misali, kadı'nın misaline benzer. Kadı'lar hakkında Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: ■j^' ls! j^ ^ *^' /' ^ jA* <^“* p^j ‘j^' ud >p r^*-'^ ^ r^- Kadı lar üç kısma ayrılır: 1Bildiği halde hak ile hükmeden kadı ki böyle bir kadı, cennetliktir. 2İster bilsin isterse bilmesin, zulümle hükmeden kadı ki böylesi cehennemliktir.
3Allah'ın emrinin dışındaki birtakım hükümlerle hükmeden kadı ki bu da cehennem ehlindendir. Ka‘b'ul-Ahbar şöyle der219: ‘Ahir zamanda insanları dünyadan soğutup kendileri bütün güçleriyle dünyaya sarılan; halkı Allah'ın azabından korkutup kendileri korkmayan; yöneticilerin yanına girmekten men edip kendileri yöneticilerin eşiğini aşındıran; dünyayı âhirete tercih eden; zenginlerle konuşup, fakirlerden uzaklaşan; karılarını kıskanan bir koca gibi, ilmini başkalarından kıskanan, kendini dinleyenlerden biri, bir başka vaize gittiği zaman hiddete kapılan âlimler' olacaktır. îşte mütekebbir ve Allah'ın düşmanları bunlardır’. Efendimiz şöyle buyurur: ‘Şeytan sizi çoğu zaman ilimle aldatır’. ‘Ey Allah'ın Rasûlü, bizi nasıl aldatır?’ diye sorulduğunda Hz.
Peygamber ‘İlim öğrenin, fakat iyice öğrenmedikçe ilminizle 218) Sünen sahipleri, (Büreyde'den) 219) Ka‘b b. Ma'nı, Himyer kabilesindendir. Meşhur lâkabı Ahbar, künyesi Ebu İshak'tır. Hz. Osman'ın hilâfetinin son senelerinde vefat etmiştir.
İhya-i Ulûm'id-Din amel etmeyin’ demekle sizi ilme teşvik eder gibi görünüp amelden uzaklaştırır. Öyle ki sonunda eceliniz sizi amelsiz yakalar’. Sırrî es-Sakatî şöyle buyurmuştur: ‘Şiddetle zâhir ilmini elde etmeye taraftar olan birisi, birden köşesine çekilip amel etmeye koyuldu. Kendisinden bunun sebebini sorduğum zaman şöyle cevap verdi: “Bana rüyamda ‘Allah seni zâyi etsin, daha ne zamana kadar ilmi zâyi edeceksin’ diyen bir zât gördüm. Bu söz üzerine, ilmi zâyi etmediğimi, ancak ezberlemek için büyük gayret sarfettiğimi ilave ettim. Bunun üzerine bana şöyle cevap verdi: ‘Bir ilmin hıfzedilmesi onunla amel etmek demektir’.
İşte bu rüyadan sonra ilim tahsil etmeyi bırakarak amel etmeye başladım”. İbn Mes'ud şöyle der: ‘İlim korkudur; yoksa kof ve çok rivayetleri bilmek değildir’. Hasan-ı Basrî şöyle buyurmuştur: ‘İstediğiniz kadar ilim öğreniniz; fakat Allah'a yemin ederim ki o ilimle amel etmezseniz Allah size hiçbir zaman sevap vermez. Sefihlerin gayesi, ilmi sadece rivayet etmektir. Alimlerin gayesi ise, rivayet değil, o ilme riayet etmektir’. Mâlik şöyle demiştir: ‘İlim tahsil etmek çok güzel birşeydir. İlmi neşretmek daha da güzeldir. Fakat iyi niyetli olmak şartıyla, öyleyse sabahtan akşama kadar senden ayrılmayan amelleri gözden geçir ve hiçbir şeyi onlara tercih etme’.
İbn Mes‘ud şöyle der: ‘Kur’an, hayat düsturu olsun diye indirilmiştir. Halbuki siz, Çur’anin sadece okunmasını amel kabul ediyorsunuz. Sizden sonra bir kavim gelecektir. Kur’an'ı mızrak gibi sadece harflerin mahreçlerine riayet ederek dümdüz okuyacaklardır. Fakat onların en hayırlınız olduğunu sanmayınız. Zira bildiği ile amel etmeyen kişi, aynen ilaçların ismini teker teker sayan ve özelliklerini beyan eden hasta; yemeklerin lezzetini sayan fakat bilfiil tatma imkânı bulamayan açlar gibidir’. Bu mânâyı ifade eden aşağıdaki ayet-i celîleyi birlikte okuyalım: Allah'a isnad ettiğiniz (noksan) vasıflardan ötürü size yazıklar olsun. (Enbiya/18) 220) el-Câmi, (Enes'ten zayıf bir senedle)
Kitab'ul İlim/VI. Bölüm
Bir hadîste şöyle buyurulmaktadır:
.jijjı ^ jiî>j (jy ıjj ^ı ^ JL.İİ lL
Ümmetim için korktuğumun bazısı, âlimin hataya kayması
ile münafığın Kur’an halikındaki cedelidir.221
Ahiret âlimini dünya âlimlerinden ayıran hususiyetlerden bi
risi de; âhirette menfaat verecek olan ibadetlere teşvik edici ilmin
tahsiline koyulmak; menfaati az olan cedele ve kıyl-ü kaale çokça
yer veren ilimlerden uzak durmaktır.
Ameli teşvik eden ilimlerden yüzçevirip cedelle uğraşan bir
âlimin durumu, birçok hastalıklara müptelâ olup çok sıkıştığı bir
anda hâzık bir doktora rastlayan, doktoru elinden kaçırma ihti
mali olduğu halde hastalıklarına baktırmayan; aksine, ilâçların
mahiyetini sormaya kalkışan, tıp ilminin zor meselelerine dalan
ve bizzat içinde bulunduğu hayatî meseleleri terkeden hastaya
benzer. Böyle bir davranış, hamakatın en son haddi değil de nedir?
Rivayet olunduğuna göre, bir kişi Hz. Peygamber'in huzuruna
girer ve Hz. Peygambere şöyle sorar:
– Ey Allah'ın Rasûlü! Bana ilmin gariblerini öğret!
– İlmin başı hakkında ne yaptın?
– İlmin başı nedir?
– Hz. Peygamber'i tanıdın mı?
– Evet!
– Allah hakkında ne yaptın?
– Allah'ın dediğini yaptım.
– Ölümü tanıdın mı?
-Evet
– O halde ölüm için ne hazırladın?
– Allah neyi dilemişse onu!
221) Taberânî, (Ebu Derdâ'dan); İbn Hibban (İmran b. Hüseyin’den)
İhya-i Ulûm'id-Din – İşte git, onları güzelce yap, ondan sonra gel de sana ilmin garib meselelerini öğretelim. İlim yolcuları Şakik-i Belhî'nin öğrencisi olan Hatem-i Esem'in rivayet ettiği cinsten olmalıdır. Bir gün Şakik, talebesi Hatem'e sorar: – Ne kadar zamandır benim derslerime devam ediyorsun? – Otuzüç seneden beri… – O halde söyle bakalım; bu zaman zarfında benden neler öğrendin? – Sizden sekiz mesele öğrendim efendim. – İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. Ömrüm seninle birlikte geçti de, sen benden ancak sekiz mesele öğrendin öyle mi? – Ey hocam yalan söylemeyi sevmem, ben bu sekiz meseleden başkasını öğrenmedim.
– O halde benden öğrendiğin sekiz meselenin ne olduğunu anlat bakalım. – Mahlûkata baktım, her birinin bir dostu olduğunu gördüm. Fakat bütün bu dostlar, kendilerini, en çok kabire kadar tâkip etmekte ve orada bırakarak geri dönmektedir. Bunu görünce, kendime, sevapları dost edindim ki mezarda da benden ayrılamasın ve beni tâkip etsinler. – Çok güzel söyledin! İkincisi nedir? – Allah Teâlâ'nın Takat her kim de rabbinin makamından korkmuş ve nefsini kötülüklerden alıkoymuşsa, onun varacağı yer muhakkak cennettir’ (Nâziat/40-41) ayetine baktım ve bildim ki hak, ancak Allah'ın sözündedir. Onun için var kuvvetim ile nefsimi şehvetlerden uzaklaştırmaya çalışıp Allah'ın ibadetlerinde istikrara kavuşturdum.
Öğrendiğim üçüncü mesele: Gene bu mahlûkata baktım ve gördüm ki, herkesin yanında kıymetli saydığı bir eşya vardır ve bu 222) İbn Sünnî; Ebu Nuayın Riyad ; İbn Abdilberr, (Abdullah b. Müsavver'den zayıf bir senedle)
Kitab'ul İlim/VI. Bölüm
onu yükseltmektedir. Allah Teâlâ'nın ‘Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir; Allah katındaki rahmet hâzineleri ise hâkidir’ (Nahl/96) sözünü düşündüm. Onun için elime ne geçerse, nefsime kıymetli görünen ne varsa onu Allah'ın yanına -korusundiye gönderiyorum. (O'nun rızasını kazanmak için dağıtıyorum) Dördüncüsü, şu mahlûkata baktığım zaman gördüm ki, her biri, mala, ticarete, şâna ve şöhrete meylediyor. Bütün bunların mânâsını düşündüm ve hepsinin boş şeyler olduğuna karar verdim. Sonra Allah Teâlâ'nın şu ayetine baktım: ‘Sizin en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır’ (Hucurât/13). Bu ayeti gördükten sonra takvâya sarılarak Allah nezdinde şerefli olmayı istedim. Beşincisi, şu mahlûkâta baktım ve gördüm ki, birbirine taarruz eder, birbirini kötüler ve lânet okur.
Bütün bu hareketlerin sebebini hasedde gördüm. Sonra Allah Teâlâ'nın şu ayet-i celilesine dikkatle eğildim: ‘Rabbinin rahmetini onlar mı bölüyorlar? Onların bu dünya hayatındaki rızıklarını aralarında biz böldük’ (Zuhruf/32). Bu ayetin ifade ettiği mânâya sarılarak hasedden şiddetle kaçtım; çünkü rızık taksimatını Allah Teâlâ'nın yaptığına katiyetle iman ettim. Böyle olunca halktan kaçmayı tercih ettim, halkın düşmanlığından kendimi korumuş oldum. Altıncısı, halka baktım ve gördüm ki herkes birbirine saldırıp kavga ediyorlar. Bu manzarayı görünce Allah'ın şu ayetini düşündüm: ‘Hakîkaten şeytan (öteden beri) size düşmandır; siz de onu düşman edinin’ (Fâtır/6). Sadece ezelî düşmanımız olan şeytana düşman kesildim ve son derece hassas tedbirler alarak ondan öcümüzü almaya çalıştım.
Çünkü onun bana düşman olduğuna Allah şahidlik etmektedir. Şu halde ondan başkasına düşmanlık beslemeyi bırakmak benim için vazife oldu. Yedincisi, baktım şu mahlûkata ve gördüm ki, herkes bir parça ekmeğin arkasında koşarak kendini rezil ediyor. Bir parça ekmeğe sahip olmak için gayri meşrû işler yapıyor. Bunu görünce Allah Teâlâ'nın şu ayetini düşündüm: ‘Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa hepsinin rızkı Allah'a aittir’ (Hûd/6). Bildim ki, rızkı Allah'a ait olan canlılardan biri de benim. Bundan ötürü Allah için gereken vazifeye daldım. Âdil olan Allah'ın nezdindeki rızkımı ise Allah'ın merhametine bıraktım.
İhya-i Ulûm'id-Din Sekizinci ise, bakıp gördüm ki, insanların herbiri, kendisi gibi yaratık olanlardan birine sırtını dayamış. Kimisi tarlasına, kimisi ticaretine, kimisi beden gücüne ve kimisi de sanatına güvenmekte… O zaman Allah'ın şu ayetine sarıldım ve sadece Allah'a tevekkül ettim, yalnız o bana kâfidir dedim: ‘Kim Allah'a tevekkül ederse O ona yeter; muhakkak ki Allah emrini yerine getirendir’ (Talâk/3). Bunun üzerine Şakik ‘Ey Hâtem! Allah seni muvaffak etsin. Ben Tevrat, încil, Zebur ve Furkan ilimlerine baktım ve gördüğüm diyanet ve hayır çeşitleri, senin saydığın nesnelerden başkası değildir. Her müsbet şey, senin saydığın sekiz temel üzerine bina edilmiştir.
Bu saydığın sekiz şeyle amel eden bir kimse Allah'ın peygamberlerine göndermiş olduğu dört kitaba da uygun hareket etmiş olur’ dedi. • İlmin bu dalını öğrenmeye ancak âhiret âlimleri gayret sarfederler. Dünyaya dalan âlimler ise, rütbe ve mal hangi ilimle elde edilirse onun peşinde koşarlar. Onun için Allah'ın peygamberlerini vazifelendirip gönderdiği ilimleri tamamen ihmal ederler. Dahhak b. Mezahim223 ‘Selef âlimlerine yetiştim. Birbirlerinden takvâ ilmini öğreniyorlardı. Fakat bugünün âlimlerinin ise, birbirlerinden, yalnız kelâm ilmini öğrendiklerini görüyorum’ demiştir. Âhiret âlimlerinin alâmetlerinden birisi de mesken, ev eşyası, elbise, yiyecek ve içeceklerinde şatafata kaçmamak ve israf etmemektir.
Bu hususlarda kendisini selef âlimlerine benzetmelidir. Bunların en azıyla iktifa etmeye bakmalıdır. Aza doğıu meylettikçe Allah'a yaklaştığını bilmelidir. Ancak böyle davranmakla âhiret âlimleri zümresine dahil olabileceğine inanmalıdır. Bu keyfiyete Hatem-i Esem'in talebelerinden Ebu Abdullah elHavas'dan nakledilen bir hikâye de işaret etmektedir. Ebu Abdullah şöyle anlatır: – Hatem'le birlikte Horasan'a bağlı olan Rey şehrine girdik. Beraberimizde üçyüz yirmi kişi daha vardı. Sırtlarında ne yünlü 223) Künyesi Ebu Kasım'dır. Ebu Muhaınmed künyesiyle de anılır. Hicretin birinci asrından sonra vefat etmiştir.
Kitab'ul İlim/VI. Bölüm
cübbeler, ne de azıklarını muhafaza edecek bir torbaları vardı. Hatem'le birlikte hacca gidiyorlardı. Adı geçen şehirde derviş meşrebli bir tüccara misafir olduk. Bu zat, yoksulları seven bir kişi olduğundan o gece bizi de misafir etmişti. Sabah olduğunda Hatem'e şöyle dedi: – Şehrimizde hasta bir fakih var; onu ziyaret etmeye gidiyorum; bana bir diyeceğiniz var mı? – Bir hastayı ziyaret etmek büyük bir fazilettir; hele hele bir fakihin yüzüne bakmak ibadettir. Onun için ben de seninle birlikte ziyarete geliyorum. Hasta fakih Muhammed b. Mukatil aynı zamanda Rey şehrinin kadısı idi. Fakihin evine geldiğimiz zaman güzel ve yüksek bir kâşane ile karşılaştık.
Hatem bir müddet düşündü ve sonra şöyle sordu: – Bu gördüğüm bina hakikaten bir fakihe mi aittir? O sırada kapı açılmış ve girmemize izin verilmişti. İçeri girdiğimiz zaman geniş salonlar, gayet kıymetli eşyalar ve bütün bu değerli şeylere uygun zengin perdelerle karşılaştık. Bu manzarayı gören Hatem'in düşünceli tavrı daha da kesin bir hâl aldı. Derken hastanın yattığı odaya girdik. Göze ilk çarpan şey odanın gayet kıymetli ve yumuşak halılarla döşeli oluşu idi. Hasta, gayet rahat bir yatağa uzanmış, başında da kendini yelpazeleyen bir hizmetkâr vardı. Ziyaretçi tüccar, hastanın yanına giderek oturdu.
Hatem ise ayakta bekledi. Bir ara gözünü açan hasta ayakta gördüğü Hatem'e oturması için işaret etti. Bu işareti alan Hatem şöyle dedi: – Ben oturmam. – Bir şeye mi ihtiyacın var? – Evet – Nedir ihtiyacın? – Senden bir mesele hususunda bilgi almak istiyorum. Hasta: – Söyle bakalım neymiş meselen? – Evvela yatağında dikilerek otur da ondan sonra sorayım suâlimi!’
İhya-i Ulûm'id-Din
Bunun üzerine hasta, yatağın içinde doğrularak oturdu.
Hatem sualini sormaya başladı.
– Sen ilmini kimden aldın?
– İtimad edilen birçok âlimden.
– Onlar kimden öğrenmişlerdi?
– Allah'ın Rasûlü'nün ashabından öğrenmişlerdi.
– Ashab kimden öğrenmişti?
– Allah'ın Rasûlü'nden.
– Allah'ın Rasûlü kimden öğrendi?
– O da Cebrail'den, Cebrail ise Allah'tan öğrendi.
– Öyleyse söyle bana! Cebrail'in Allah'tan, Rasûl'ün
Cebrail'den, sahâbîlerin Rasûl’den, senin hocalarının sahâbîler-
den aldığı ilimde; senin evin gibi şatafatlı bir meskene sahip olan
insanın Allah nezdindeki mertebesinin yüksek olduğuna dair bir
bilgi var mı?
– Hayır!
– O halde sen nereden işiterek bu debdebeli hayata daldın? Daha
doğrusu sana ders veren hocalar ne dediler bu konuda?
– Onlardan öğrendiğim şey şu olmuştu: Allah'ın indinde mak
bul bir kul olabilmek için, âhiret âlemine yönelmek, dünyaya tap
maktan kaçmak ve fakirleri sevmek, âhirete tâlip olup dünyaya
bağlanmamak gibi yüce ahlâklar lâzımdır.
– Öyleyse sen bu işlerinde kime uydun? Hz. Peygamber e mi,
sahabîlere mi, salih kimselere mi? Yoksa dünyada ilk tuğla ve taş
evler yaptırıp içinde oturan Nemrud ve Firavun'a mı? Ey kötü
âlimler! Sizin gibi dünyaya sarılan âlimler, halka çok kötü örnek
oluyorlar. Böyle âlimleri gören halk ‘Mâdem ki âlim böyle yapıyor,
demek ki böyle yapmakta bir günah yok; ben ondan daha üstün ve
faziletli değilim ya?’ diyerek sizleri tâkip ediyor.
Bundan sonra hiçbir şey söylemeden oradan çıkıp gitti. Bu hâ
diseden sonra İbn Mukatil'in hastalığı büsbütün arttı.
Hatem ile İbn Mukatil arasında geçenleri işiten halk, Hatem'i
ziyaret etmeye başladı. Bu arada içlerinden bazıları Kazvin

