Tasavvuf Klasikleri · Haziran 22, 2026

İlim ve İrfan: Bilginin Tehlikeleri ve Hakikate Yolculuk

Kitab'ul İlim/III. Bölüm rine zekî doktor ‘Ölmeyeceğini biliyordum. Hemen eve git ve karınla cinsi münasebette bulun, derhal gebe kalacaktır’ der. Doktorun bu cevabına hayret eden koca ‘Bu nasıl olur?’ diye sorar. …

Kitab'ul İlim/III. Bölüm

rine zekî doktor ‘Ölmeyeceğini biliyordum. Hemen eve git ve karınla cinsi münasebette bulun, derhal gebe kalacaktır’ der. Doktorun bu cevabına hayret eden koca ‘Bu nasıl olur?’ diye sorar. Doktor meseleyi şöyle izah eder: ‘Muayene neticesinde kadının şişman olduğunu ve bu sebeple rahim ağzının kapalı bulunduğunu gördüm. Bu yağları ancak ölüm korkusu eritebilirdi. Bunun için onu böyle bir korkuya sokmak gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Şu anda maksat hasıl olmuş, eşinin rahim ağzını kaplayan yağlar erimiştir. Onun için çocuk yapmaya hazır bir vaziyete gelmiştir’. İşte bu hikâye sana bazı ilimlerin tehlikesini haber vermekte, hatta sadece bunu haber vermekle kalmamakta, aynı zamanda Allah'ın Rasûlü Hz.

Muhammed Mustafa'nın (s.a) şu sözünün mânâsını da açıkça ve eksiksiz bir şekilde bildirmektedir: Fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırız. İşte bu hikâyeden ibret al. Şeriatın zemmettiği ilimlere dalma ve onlardan şiddetle kaçın. Ashabın eteğine yapış. Sünnet-i Seniyye yolundan bir arı olsun ayrılma. Zira din ve dünyanın selâmeti ancak sahabe-i kirâmın yolundan gitmeye bağlıdır. Tehlike ise, kendi başına birtakım şeyleri araştırmak ve sahabenin görüşünden ayrılıp müstakil bir görüşe sahip olmaktadır. Sakın zannınla, delilinle, aklınla ve kişisel görüşünle inat göstererek insanlarla çokça tartışma! ‘Ben bazı şeyleri bilmek için araştırıyorum. Öyleyse ilmi düşünmekte ne zarar vardır?’ deme; zira müstakil şekilde, olur olmaz İlmî meselelere dalışının zararı, kârından fazladır.

Çok şeyler vardır ki, ona vakıf olduğun zaman elde ettiğin şey, seni tehlikelere sürükler ve âhiretini berbat eder. Allah’ın rahmeti sana yetişmediği takdirde bu felâketten kurtulamazsın ve helâk olur gidersin! Bilmiş ol ki, nasıl ehliyetli bir doktor tedavi usûllerinde kimsenin kestiremediği ince usûllere müracaat etmesini biliyorsa; kalp119) İbn Abdilberr, (Hz. Câbir'den); İbn Mâce

İhya-i Ulûm'id-Din lerin hekimi sayılan, âhiret hayatının vesilelerini bilen peygamberler de aynı şekilde bu sahada başkalarının bilmediği usûllere vâkıftırlar. Bu bakımdan, sen kendi aklına güvenerek onların mesleği üzerinde düşünüp mesleklerini değiştirme durumuna düşme. Böyle yaparsan seni felâketten hiçbir şey kurtaramaz. Birçok kimseler vardır ki, parmakları yaralandığı zaman kendi kendilerine o yarayı birtakım merhemler sürerek iyi etmeye çalışırlar. Halbuki hekim, merhemin elin başka tarafına sürülmesi icabettiğini söyleyebilir. Damarların bedene yayılışını, köklerini ve bedeni nasıl çevrelediklerini bilmeyen kimseler doktorun bu tavsiyesini akla yakın bulmaz; ‘Nasıl olur da yaranın üzerine değil de başka tarafa sürülür’ diyerek itiraz ederler.

İşte âhiret yolunda şeriatın inceliklerinde, âdâbında, insanların bilmekle mükellef oldukları inançlarında ve lâtifelerinde de durum böyledir. Akıl bu meseleyi tek başına halletmeye muktedir değildir ki kendi gücüyle bunu ihâta edebilsin. Nitekim madenlerin yapılarında birtakım acâip özellikler vardır ve bu özellikler sanat erbabının bilgisi dahilinde değildir. Sözgelimi hiçbir sanat erbabı; demirdeki mıknatıs çekiminin mahiyetini bilmez. Bunun gibi inanç ve amellerdeki gariplikler de kalplerin saffeti, temizliği, tezkiyesi ve ıslahı için kulların, Allah’ın manevî komşuluğunda yükselmelerini temin eder. Kalplere Allah'ın yüce faziletinden, maddî ilâçlardan daha fazla ve daha büyük faydaların teminine vesile olduğu bir hakikattir.

Nasıl akıllar, ilâçların faydalarını birdenbire çözemez ve hangi ilâcın hangi hastalığa iyi geleceğini kestiremez ve bunu ancak birtakım deneylerden sonra anlayabilirse; aynı akıllar, âhirette insana fayda verecek şeyleri de kendi başlarına bulmaktan âcizdirler. Bu âcizliklerini bu konuda deneme yoluyla telâfi imkânı da yoktur. Keşke bazı ölüler dünyaya dönselerdi de, bizlere Allah'a nasıl yaklaşılır, hangi fiillerin Allah'a yaklaştırıcı ve hangilerinin Allah'tan uzaklaştırıcı olduğunu söyleselerdi. Çünkü ancak onlar amellerin ve inançların hangisinin insana yararlı olduğunu bilebilir ve açıklayabilirler. Fakat bir ölüden bütün bu soruların cevabını almak hiç kimsenin harcı değildir. Hz. Peygamber'in (a.s) doğruluğuna ve işaretlerinin hakîkatına vâkıf olmak bakımından aklın rehberliği ve menfaati sana yeter.

Ondan sonra aklın vazifesi biter ve kendisi için en yararlı yol;

Kitab'ul İlim/III. Bölüm

Hz. Peygamber'in yolunu takip etmektir. Sen ancak bu yolu tâkip
ettiğin zaman selâmete erersin. Bu konu özet olarak bu kadar an-
latılabilir. Bunun için Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
İlmin bir kısmı cehalettir, sözün bir kısmı da yorgunluk­
tur.120
İlmin hiçbir zaman cehalet olmayacağı herkesin bildiği bir
gerçektir. Fakat burada ‘Bazen zarar vermek hususunda cehaletin
tesirine benzer bir tesir gösterir’ anlamında kullanılmıştır.
Hz. Peygamber şöyle demiştir:
Tevfîkin azı, ilmin çoğundan daha hayırlıdır.121
Ulû'l-Azm peygamberlerden olan Meryem oğlu İsa (a.s) şöyle
demiştir: ‘Nice ağaçlar vardır ki meyveleri yoktur, nice meyveler
vardır ki güzel ve hatta yenecek gibi değildir ve nice ilimler vardır
ki insana hiçbir faydası dokunmaz’.122
Değiştirilen Bazı Terimler
Çirkin ilimlerin şer‘î ilimlerle karışması, güzel kelimelerin
mânâlarının değiştirilmesiyle mümkün olmuştur. Kavram
kargaşası, ard düşüncelerle selef-i sâlihînin ve birinci neslin kas­
tettiği mânâlardan başka mânâlara çevrilen terimlerden
doğmaktadır.
Asıl anlamı değişen ve başka mânâlar alan terimler beş tane­
dir.
1. Fıkıh
2. İlim
120) Ebu Dâvud, (Hz. Büreyre'den)
121) Deylemî, (Ebu Derdâ'dan)
122) Hatib el-Bağdadî

İhya-i Ulûm'id-Din 3. Tevhid 4. Tezkir 5. Hikmet İşte gördüğünüz bütün bu terimler güzel anlamlara sahip idiler. Bu terimlerin ifade ettiği mânâlara vâkıf kimseler dinî kıymetlere sahip kimselerdi. Fakat günümüzde bütün bu terimler mânâlarını kaybetmişler ve yanlış anlamlarda kullanılmaya başlamışlardır. Saf ve sade kalpler; bu terimler kötü ilimlerde kullanıldığı için, bu terimlerin sahiplerini gördükleri zaman nefret edip kaçmaktadırlar. Birincisi Fıkıh terimidir. Bu terimi aslî mânâsından başka mânâlara çevirmemiş ve başka mânâlarda kullanmamışlardır; ancak bu terimi bazı ayrıntılara hasretmişler, kelimenin ihâta ettiği geniş sahaları ihmal etmişlerdir. Örneğin bu terimi fetva ilminin garip dallarının, ince illetlerinin anlaşılmasında ve o dallar hakkında inceden inceye yapılan konuşmalarda ve onlarla ilgili tartışmalarda kullanmışlardır.

Zamanımızdaki ilim erbabına sorsanız, fetva veren kimseleri en büyük fakihler olarak takdim ederler. Kim en çok fetva konusu üzerinde durmuşsa, o en kuvvetli fakih sayılmıştır. Sahabe zamanındaki fıkıh ilmi ise, âhiret yolunun, nefse musallat olan âfetlerin inceliklerini bilmeyi; fâsid amelleri ve dünyanın sevilmeye lâyık bir meta olmadığını tam mânâsıyla idrak etmeyi; ayrıca âhiret nimetlerinin bilinmesi ve Allah korkusunun kalbi doldurması gibi ilimleri ifade ediyordu. Fıkıh ilmi ancak bu bilgiler dairesinde kullanılırdı. Fıkhın bu mânâda kullanıldığı hususunda en bariz delil, Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: İnananların hepsi toptan sefere çıkacak değillerdi. Ama her kabileden bir gı ubun dini iyice öğrenmeleri ve dönüp kavimlerine geldikleri zaman (Allah'ın yasak kıldığı şeylerden) kaçınmaları için onları uyarmaları gerekmez miydi?

(Tevbe/122) İnsanların kendisiyle uyarıldıkları ve kalplerine Allah korkusunu yerleştiren, ilimin adı fıkıh ilmi idi.

Kitab'ul İlim/IIL Bölüm

Talâk, Lian, Selem ve İcare gibi meseleler ise fıkıhla alâkalı değildi. Çünkü bütün bunlarla kalbin korkutulması mümkün değildir. Tam tersi bu meselelerle uğraşanların kalpleri büsbütün katılaşmakta ve zamanımızda müşahede ettiğimiz gibi Allah korkusu kalplerinden silinip gitmektedir. yemin olsun ki cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat bu kalpler ile gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. (İbret almazlar). Kulakları vardır, fakat onlarla nasihat dinlemezler. İşte bunlar hayvanlardan daha şaşkındırlar. Gafil olanlar da işte bunlardır! (A‘raf/179) Ayette geçen ‘Bu kalpler ile gerçeği anlamazlar’ ifadesiyle fetva değil, iman kastolunmaktadır.

Burada, fıkıh ile fehim kelimeleri aynı anlama geliyorsa da, bu kelimelerin biri eskiden kullanılmış, diğeri de yeni olarak kullanılmaktadır. Herhalde onların (münafıklarla, yahudilerin) yüreklerinde size karşı hissettikleri korku Allah'ınkinden daha fazladır. Bu, onların anlayışsız bir kavim olmalarındandır. (Haşr/13) ' Dikkat edilecek olursa, Allah Teâlâ bu ayette onların Allah'tan az korkmalarını ve buna mukabil mahlûkatın gücünü büyütmelerini, kıt olan anlayışlarına bağlamaktadır. Peki o halde bu, fetva ilminin ayrıntılarını bilmemekten mi kaynaklanıyor? Yoksa daha önce de beyan ettiğimiz gibi fıkhın hakikî mânâlarını idrâk etmemenin neticesi mi? Dinî meseleleri görüşmek için kendisine gelen bir heyet hakkındaki Hz.

Peygamberin şu buyruğuna bakalım: (Bu gelenler) âlim, fakih ve hakimdirler. 123) Ebu Nuaym, Hilye; Bey haki, Zühd ; Hatib, Tarih, (Süveyk b. elHars'dan)

İhya-i Ulûm'id-Din Zührî'ye124 ‘Medineliler içinde en fakih kişi kimdir?’ diye sorulduğunda, o şöyle cevap vermiştir: ‘Allah'tan en çok korkanı, en iyi fakihtir’. Burada Sa‘d (Zührî), Fıkh'ın meyve ve neticelerine dikkati çekmektedir. Takvâ ise, fetvaların ve hükümlerin değil, bâtın ilminin meyvesidir. Öyleyse fıkıh, bâtın ilminin adı olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: ,«ij– ti jı Ltj oıJ-iJi z^x pj <uı ^^j ^ f4^J* ^5 ^' /^ t/ ‘Size gerçek fakihi haber vereyim mi?’ Sahabe-i kirâm ‘Evet yâ Rasûlullah! Bize gerçek fakihi bildir!’ dediler. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle cevap verdi: ‘İnsanları Allah’ın rahmetinden ümitsiz etmeyen ve Allah’ın azabından emin kılmayan ve Allah’ın geniş rahmetinden onların ümitlerini kesmeyen; Kur’an'ı bırakıp başka kitapların arkasına takılmayan kimse gerçek fakihtir’.

j' Crî ıjl 't-*"' p^-^' ,^_>^ (J1 j?J“^ ûrî J^ ^ ^Jj^^ CJ* ^ ö^ Şafak zamanından güneşin doğuşuna kadar Allah’ı zikreden kimseler ile oturmam, bana dört köle azâd etmemden daha sevimli gelmektedir. Enes b. Mâlik Hz. Peygamber'in bu hadisini rivayet ettiğinde, arkadaşları Zeyd b. Eban Rakkaşî ve Ziyâd b. Abdullah Numeyrî’ye dönüp şöyle dedi: ‘Allah Rasûlü'nün sözünü ettiği zikir meclisleri, sizin bugünkü meclislerinize benzemezdi. Sizin meclislerinizde biri va‘z ve nasihatta bulunurken sözünü uzattıkça uzatıyor. Fakat Hz. Peygamber'in zamanında biz biraraya geliyor, iman konusunda müzakereler yapıyor, Kur’an ayetleri üzerine dikkatle 124) Künyesi Sa‘d b.

İbrahim b. Abdurrahman b. Avfdır. Hicretin 127. yılında vefat etmiştir.) Ebu Bekir b. Lâl, Mekârim-ül Ahlâk; Ebu Bekir b. Seni, Hidâyet-ul – Müteallimîn; İbn Abdilberr, İlim, (Hz. Ali’den) 126) Ebu Dâvud

Kitab'ul İlim/III. Bölüm

eğiliyor, dinde fıkıh sahibi oluyor ve fıkhımızdan dolayı Allah'ın bize olan nimet-i İlâhîsini inceden inceye düşünüyorduk’. Dikkat edildiği takdirde görülecektir ki Hz. Enes (r.a) Kur’an üzerinde düşünmeyi, anlayarak Allah'ın nimetlerini saymayı, fıkıh olarak adlandırmaktadır. .^ ûb^4-j üijiu <Sjî ^~ 'j ^ ^^ t/ ir^' c-^' (y*- üj!' J-^ 4^' ^^ Kul, Allah için insanlara buğzetmedikçe ve Kur’an'ın birçok yönlerini anlamadıkça tam olarak fakih olamaz. Bu hadîs-i şerif, Ebu Derdâ'dan mevkuf olarak şöyle bir ilâveyle rivayet edilmektedir: Bütün bunlara buğzettikten sonra Allah için nefsine yönelmeli ve her şeyden daha çok ona buğz etmeli.

Sencî, Haşan Basrî'ye bir sual sorar. Haşan sorusunun cevabını verdikten sonra kendisine şu itirazda bulunur: ‘Fakihler senin verdiğin cevaba muhaliftirler. Onların verdiği cevap senin verdiğin cevaba uymamaktadır’. Bunun üzerine Haşan hiddetle bağırır: ‘Ey anası matemini tutasıca! Acaba sen hiç fakih gördün mü? Elbette görmedin. Çünkü fakih dünyaya sırt çevirip, âhirete yönelip, rabbine ibadet etmeye devam eden, nefsini müslümanların şerefini ihlâl etmekten alıkoyan; müslümanların malını haksızlıkla almaktan kaçınan ve müslüman cemaata Allah'ın emirlerini hiç hatır-gönül dinlemeden haykıran insandır’. Dikkat edilecek olursa Haşan Basrî hiçbir şekilde fetva vermekten bahsetmemekte, fakihin fetvaları hıfzeden biri olduğunu söylememektedir.

Ben, Fıkıh teriminin zâhirî ahkâmın fetvalarını bilen kişilere şâmil olmadığını söylüyor değilim. Fakat Fıkıh tâbiri, başlı başına bu fetva ehlini ifade etmemekte; ancak tâli derecede bu hususu da içine almaktadır. Demek istediğim sadece budur. Çünkü selef âlimleri, bu terimi Fetva İlminden daha fazla, Ahiret İlmi'ne ıtlak etmişlerdir.

İhya-i Ulûm'id-Din Bu açıklamadan sonra anlaşılmış olmalı ki, insanların iyi ve kötü ilimleri birbirine karıştırması, Fıkıh teriminin sonradan sadece fetva ilmiyle ilgili görülüp, âhiret ilmine ve kalplerin ahkâmına dair konularla ilgili görülmemesine yol açmıştır. Tahrifçiler bu terimi istedikleri mânâda kullanmak için nefsin de yardımını görmüşlerdir. Çünkü bâtın ilmi zordur. Onunla amel etmek ise daha zordur. Bunun için insan tabiatı, bâtın ilminden kaçar*. Bâtın ilmine sahip olmakla; insan vâlilik, kadılık, rütbe ve servet elde edemez. İşte bu fırsatı ganimet bilen şeytan, esasında güzel bir şer‘î terim olan Fıkıh terimini teferruata tahsis ederek kalplere güzel göstermeye çalışmıştır.

İkincisi ilim terimidir. Bu terim asr-ı saâdette Allah'ı, ayetlerini ve kulları hakkındaki fiillerini bildirmek için kullanılırdı. Hatta Hz. Ömer (r.a) vefat ettiği zaman ashabın büyük âlimlerinden olan İbn Mes‘ud şöyle demişti: İlmin onda dokuzu öldü’. Bu terime karşı koyanların hiddetini durdurmak için İbn Mes‘ud, harf-i târifle birlikte kullanılan elîlim terimini İlm-i Billah olarak yorumlamıştır. Zamanımızın insanları bu terimi tıpkı birinci terimde olduğu gibi, fasit bir daireye tahsis etmişlerdir. Hatta o kadar ki, fıkhî veya gayr-ı fıkhî konularda basımlarıyla tartışanlar hakkında bile bu terim kullanılabilmektedir. Örneğin fıkhî konularda basımlarıyla iyi ve inandırıcı bir şekilde tartışan, hakikî âlim ve ilimde aşılmaz bir büyük olarak görülmekte, fakat fıkhı meselelerde tetebbuu olmayan, tartışmayan ve münazaradan kaçınan kimseler çok zayıf kimseler olarak kabul edilmektedir.

İşte tıpkı birinci terim de olduğu gibi el-İlim terimi de hakikî mânâsının dışında birtakım tâli meselelerde kullanılmaktadır. Fakat ilim ve onunla iştigal eden âlimler hakkında vârid olan faziletlerin çoğu; Allah'a, Onun emirlerine ve sıfatlarına vâkıf olan âlimler hakkındadır. Zamanımızda ise şer‘î ilimlerden ancak cedel ve hilâfiyâtı bilen ve bunları bilmekle de ulemadan sayılanların arasına karışan kimselere âlim denmektedir. Halbuki bu insanlar ayrıca tefsir, hadîs, mezheb v.s ilimleri bilmemektedirler. Sonuçta bu terimin anlamının bozulması, ilim talebinde bulunan birçok kimselerin helâk olmasına sebep teşkil etmiştir.

Kitab'ul İlim/IIL Bölüm

Üçüncüsü ise, Tevhid terimidir. Bu terim, zamanımızda kelâm ilmini bilen, mücadele yolunu kavrayan ve basımlarının tenkid yolunu kapayacak sualler sormasını bilen, insanları kendisinden şüpheye düşüren, hasmı durduracak değerde deliller bularak, hasmı tasfiye eden kimselerin sanatı için kullanılmaktadır. Hatta bu kişilerden bazıları kendilerini ehli tevhid ue'l-adl olarak tanıtmaktadırlar. Kelâmcılara tevhid âlimleri adı verilmiştir. Oysa kelâm sanatının bütün malzemesi asr-ı saadette bilinmemekteydi. Bilinmemesi bir yana, şayet asr-ı saadeti meydana getiren o mübarek insanlar, cedel ilminin kapısını açanları görseydiler, belki de onları şiddetle kınarlardı. Kur’an'ın ihtiva ettiği zâhirî delillere gelince, duyar duymaz insan aklının onları hemen kabul edeceği malûm bir husustur.

Demek ki Kur’an'ı bilmek, bu* ilmin tamanını bilmek demektir. Asr-ı saadette yaşayan büyükler, Tevhid teriminden günümüz kelâmcılarının çoğunun anlamadığı şeyleri anlıyorlardı. Üstelik günümüz kelâmcıları bu mânâları anlasalar da, anladıkları bu mânâlarla muttasıf olamazlar. Onların anladığı mânâlar şunlardı: ‘Herşey Allah'tan gelir’ inancına hiçbir sebep ve vasıtaya başvurmaksızın bilip bağlanmak, hayrın tamamının Allah'tan olduğuna kat‘î bir şekilde kanaat getirmektir. Bu makam çok şerefli bir makamdır. Tevekkül, rıza ve Allah'ın hükmüne teslim olmak, bu mertebenin meyvelerindendir. Diğer bir meyvesi ise, Hz. Ebu Bekir'in (r.a) kendisini ebediyet âlemine götürecek olan hastalığı sırasında ‘Sana doktor getirelim mi?’ diye sorulduğu zaman, ‘Beni hasta düşüren doktordur’ şeklindeki sözüdür.

Başka bir hastaya ‘Bu hastalığın hakkında doktor sana ne söyledi?’ denildiğinde, hasta ‘Doktor bana dedi ki: Ben istediğimi en iyi şekilde yapan bir zâtım’ cevabını vermiştir. Bu konular tevhid ve tevekkül ilmine ait kitaplarda, bütün detaylarıyla ve delillere dayanılarak izah edilecektir. Şimdilik tafsilâtı burada kesip, geniş izahı ilerdeki sayfalara bırakalım ve asıl meselemize dönelim!