Kitab'ul İlim/IH. Bölüm
Beyazıd-ı Bistamî'nin140 ‘Subhanî, Subhanî’; (ben ortaktan münezzehim, benim hiçbir ortağım yoktur) sözüne uyarak birtakım neticeler çıkarmaya çalışırlar. Bu tür konuşmalar halka çok büyük zarar verir. Öyle ki, çiftçilerin bir kısmı bu sözleri duydukları zaman çiftlerini, çubuklarını bırakarak bu kuru dâvalar arkasında koşmaya başlamışlardır. Çünkü bu konuşmalar acaip oldukları için insanlara cazip gelmektedir. Zira böyle konuşmalardan sonra insanlar kendilerini birtakım ibadetlerden kurtulmuş sanıyorlar. Bu ne büyük bir felâkettir! Nefsin yüksek makamlara çıkması ve Allah'la hallenmesi felâketi de bunun cabası… Ahmak insanlar bu kuru dâvaları tahakkuk ettirecek kudreti nefislerinde daima görürler ve birtakım mânâsız ve zâhiren güzel görünen içi berbad kelimeleri söylemekten de geri kalmazlar.
Eğer onlara böyle konuştukları zaman itiraz edilirse, hemen şöyle cevap vermeye yeltenirler: ‘Sizin bu itirazınız ilminizden ve tartışmaya merakınızdan geliyor. İlim hakikatlerin önüne çekilen perdeden başka birşey değildir. Gedel ise nefsin hoşuna gittiğinden, hiçbir kıymeti yoktur. Oysa bizim bütün söylediklerimiz bâtın hallerinin dile dökülmesidir. Bunları, bâtınımıza hak nûrunun keşfolunması gösteriyor ve hak, bizim bâtınımızda tecelli ediyor’. İşte bu ve buna benzer iddialar, İslâm memleketlerini tehlikeli bir yangın gibi sarmış ve bu yangın bilhassa halk tabakasını yakıp kül etmeye neden olmuştur. Bu gibi sözleri söyleyen bir kimseyi öldürmek, Allah indinde on kişiyi diriltmekten daha hayırlı bir iş olur.
Beyazıd-ı Bistâmî'ye mal edilen söz, onun ağzından çıkmamıştır. Böyle bir sözün ona mal edilmesi kesinlikle doğru değildir. Şayet buna benzer bir söz onun ağzından çıkmış ise, o zaman bu sözü kendisine değil, Allah'a ait olarak hikâye edip konuştuğunu kabul etmek gerekir. Allah'ın dininden bahsederken, ona ait malûmat içinde böyle bir sözü de söylemiş olabilir. Nitekim Allah Teâlâ (c.c) hakkında malûmat verirken şu sözleri 140) Adı Tayfur b. İsâ'dır. Hicri 261 (veya 264'de) vefat etmiştir.
İhya-i Ulûm'id-Din söylediği gibi: ‘Muhakkak ben Allahım, benden başka ilâh yoktür. O halde bana ibadet edin’. Bu bakımdan Bistâmî, bu kelâmı ancak Allah kelâmı olarak hikaye etmiş olabilir. Yoksa o kelâmı kendi adına söylemiş olmasını mümkün göremeyiz. İkincisi, mânası anlaşılmayan birtakım kelimelerden ibarettir. Bu kelimelerin zâhiri, gayet hoş ve dehşetengiz mânâlar taşımaktadır. Fakat hepsi bu kadardır. Bunların ötesinde bir mânâ ifade etmezler. Bu kelimeleri söyleyen mânâlarını bilmez, sadece aklının noksanlığından dolayı kendi içinden geçirdiği saçmalıkları bu kelimelere yükler. Hiçbir zaman ağzından çıkan bu kelimelerin mânâsına nüfuz edebilmiş de değildir. Bazıları bu mânâyı anlar, fakat gayesini anlatmaya muktedir olamadığı için, bu ibareleri yerli yerinde kullanamaz.
Çünkü ilmi az olduğu için mânâların hangi terimlerle ifade edileceğini bilemez. Bu tür sözlerde bir fayda yoktur. Bu gibi kelimeler kalpleri yaralar, akılları dehşete düşürür ve zihinleri hayrette biralar ve hiç de kastedilmeyen mânâların anlaşılmasına yol açar. İşte böyle olduğu zaman herkes arzularının peşine takılır ve bu kelimelerden istediği gibi mânâlar çıkarmaya başlar. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır: Sizden herhangi biriniz bir topluluğa anlamadıkları bir tarzda konuşma yaparsa; bu kimsenin konuşması, dinleyenler için bir fitne olur. •*J^xjj <UI <>^i öl ûjJjyl cöjj-^j t» Ijfîj û^-iyu ^ u*^ ' İnsanlara anladıkları bir tarzda hitab edin.
İnsanlarla anlamadıkları tarzda konuşmaktan sakının. Acaba siz Allah ve Rasûlü'nün tekzib edilmesini ister misiniz? 141) Ukaylî, Ebu Nuaynı, (İbn Abbas'dan) 142) Buharî, Beyhâkî, Deylemî
Kitab'ul İlim/III. Bölüm
Allah Rasûlü'nün menettiği konuşmalar, ancak konuşanın kendisi tarafından anlaşılan, fakat dinleyenlerin anlamadığı konuşmalardır. Bu konuşmaları dinleyenler, anlamadıkları için konuşmayı asla zihinlerine yerleştiremezler. Bir de konuşanın bile anlamadığı kelimelere ne buyurulur? Konuşan kendi sözlerinin mânâsını bilir de, yalnız dinleyenler bu mânâyı anlamasalar bile böyle bir konuşma helâl olmaz. Hz. İsâ şöyle demiştir: ‘Hikmeti, ehil olmayan kimselere emanet etmeyiniz ki, hikmete zulmetmiş olmayasınız. Hikmeti, ehil olan kimselerden kıskanmayınız ki, anlayanlara, idrâk sahiplerine zulmetmiş olmayasınız. Şefkatli bir hekim gibi olunuz ki, hekimler merhemi sadece yaraya sürerler’. Hz. İsâ'nın (a.s) bu sözü şöyle de rivayet edilmiştir: ‘Hikmeti, ehil olmayan kimselere devretmeye çalışan bir kimse cahildir.
Hikmeti, ehlinden saklayan bir kimse ise zâlimdir. Hiç kuşkusuz hikmetin bir hakkı vardır ve bir de ehli vardır. Öyleyse her hak sahibine hakkı verilmelidir’. Tamat'a gelince, şatahat konusunun tamamı tamat ile ilgilidir. Bununla birlikte tamatın kendine ait hususî bir vasfı daha vardır. Bu hususî vasıf ise şeriata ait kelimeleri zâhirî mânâlarından ayırarak bu kelimelere zorla hiçbir faydası olmayan bâtınî mânâlar vermeye çalışmaktır. Tıpkı bâtınîlerin Kur’an ve hadîs üzerine yaptıkları te’vil gibi… İşte bunun için tamat da, şatahat da haramdır ve zararı büyüktür. Çünkü şeriat sahibinden gelen bir nakle dayanmayan ve bir zarurete binaen aklî bir delile istinad etmeyen te’vil ile kelimeleri zâhirî mânâlarından başka mânâlara çevirmek, kelimelere olan itimadı tamamen sarsar, bu durumda Allah'ın ve Rasûl'ün sözleri de anlaşılmaz bir hale gelir.
Çünkü artık kelimelerin bir mânâsı kalmamıştır veya daha doğru bir deyişle herkes her kelimeye kendi istediği mânâyı vermiş ve hükümler ortadan kaldırılmıştır. Öyle ki artık her kelimeden bâtınî mânâlar çıkarılır olmuştur. İşte en büyük felâketlerden biri budur. Bu, zararı çok büyük olan hâl, halk arasında çok yaygın olan bidatlerdendir. Bu bid‘atleri icad edenler, acaiplikler arkasında koşmak suretiyle şöhrete ulaşmak isteyen kimselerdir.) Ebu Talib el-Mekkî, Kut'ul-Kulûb
İhya-i Ulûm'id-Din Zira insanoğlu tabiatı icabı, daima acaipliklere meyletmiş ve acaiplikleri temsil ettikleri sanılan kimseleri, büyük adam olarak bilmiştir. İşte insanın garip şeylerden zevk almasını, bu şarlatanlar istismar etmişler ve halkın gözünde birer kahraman kesilmişlerdir. Bâtınîler, korkunç bâtıl telakkileriyle şeriatın büyük temellerini sarsmaya yeltenirler ve şeriatın zâhir olan hükümlerini te’vil ederek, (bunları yıkmak için kaleme aldığımız el-Müstezhir isimli kitabımızda da belirttiğimiz gibi) şeriatın tamamını kendi te’villerine göre bina etmeye çalışırlar. Tamat ehlinin te’viline bir misal olarak şu ayetin te’vilini gösterebiliriz. Haydi artık Firavun'a git, çünkü artık o çok azdı. (Nâziat/17) Bunlar, ayet-i kerîmede geçen Firavun kelimesini, zâlim Firavun'a değil de, kalbin bir hâline hamlederek ‘Firavun dan maksad, insana saldıran kalptir’ demişlerdir.
Yine bunlar Kasas sûresinin 32. ayetinde geçen ‘Ve asânı yere bırak’ cümlesindeki asâ kelimesini, insanın güvendiği ve Allah’tan başka itimad ettiği şeylere atfetmişler ve bunları kaldırıp atmanın gerekli olduğunu söylemişlerdir. Hz. Peygamber'in (s.a) ' ‘ ^ ui ^ b^-» ‘Sahur yemeğini yeyiniz, çünkü sahurda bereket vardır’ sözünü şöyle te’vil etmişlerdir: ‘Sahur kelimesinden murad, seher vaktinde istiğfar etmektir’. Bu adamlar o kadar ileri gitmektedirler ki, Kur’an-ı Kerîm'i baştan aşağıya te’vil etmeye kalkışmakta, İbn Abbas'dan itibaren bütün Kur’an müfessirlerini bir yana atarak bütün ayetleri kendi anlayışlarına göre tahrif etmektedirler. (Zaten bunu yapabilmek için böyle bir yola başvurmuştur bu sahtekârlar).
Bâtınîlerin ve te’villerinin bir çoğunun bâtıl olduğu apaçık bilinmektedir. Tıpkı Firavun'u kalp ile tefsir etmeleri gibi…) Buharî ve Müslim (Enes'den)
Kitab'ul İlim/III. Bölüm
Firavun, elle tutulan ve gözle görülen bir kişidir. Varlığı tevatür yoluyla bize kadar gelmiştir. Gene aynı Firavunun Hz. Musa tarafından hakka dâvet edildiği de tevatür hâlindedir. Firavun kendisinden sonra yaşamış bir Ebu Leheb, bir Ebu Cehil ve şâir kâfirler gibi bir kâfirdir. Firavun, asâ ve sahur; şeytan ve melek gibi hiss ile bilinmeyen şeylerden değillerdir ki onları te’vile çalışalım. Sahur'wa seherde istiğfar mânâsına te’vil edilmesi de büyük bir hatadır. Çünkü sahurun ne olduğunu bizzat efendimiz hareketiyle bize bildirmiştir. Allah'ın Rasûlü sahur zamanında yemek yer ve etrafındakilere şöyle derdi: Bereketli gıdaya geliniz.
Tevatür, hiss ve nakil yoluyla gelen bütün ölçülere göre, bu gibi te’viller bâtılın en aşağı derecesidir. Bu te’villerin bâtıl olduğunu bâzen zann-ı galib ile biliriz. Bu da hissin müdahalesinin bulunmadığı emirlerde olur. Bütün bu te’viller haramdır, dalâlettir, dinî halk tabakası nazarında ifsad etmektir. Ne sahâbeden ve ne de tâbiînden bu te’villere benzer rivayetler nakledilmiştir. Halkı hakka dâvet eden ve halka va‘z u nasihatta bulunan Haşan Basrî'den de böyle teviller nakledilmiş değildir. (Haşan Basrî, kırk sene durmadan sahâbeyi dinleyerek ilim sahibi oldu. Bütün hayatı boyunca sahâbeden dinlediklerini nakletti. Onun dinledikleri kimseler içinde yetmiş Bedir kahramanı ve diğer üçyüz sahâbî vardı.
Buna rağmen o böyle te’viller yapmadı. Yaptığına dair en küçük bir rivayet gelmemiştir. Bâtınîlerin elinde buna dair en basit bir delil bile yoktur). Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır: Kur’an-ı Kerîm'i kendi görüşüne dayanarak (kaideleri gözetmeden) tefsir eden kimse ateşte yerini hazırlasın. 145) Ebu Dâvud, Nesâî ve İbn Hibban, (Irbâd b. Sâriye'den) 146) Tirmizî, (İbn Abbas'dan)
İhya-i Ulûm'id-Din Bu hadîs-i şerifin mânâsını, bâtınîler gibi kendi görüşleriyle tefsir edenlere hamledersek ancak açıklığa kavuşturabiliriz. Şöyle ki: Yukarıda bahsi geçen te’vil ve tefsirlere kaçan bâtınî meşrebli bir kimsenin gayesi ve görüşü bir emrin tahkik ve tesbitidir. işte o emri bir de te’vil yoluyla Kur’an'ın şehâdetiyle tevsik etmek ister. Ne lügat ve ne de nakil olarak hiçbir delil yokken Kur’an ayetlerini o mânâlara hamletmek ister. Yukarıda zikrettiğimiz hadîs-i şerif ‘Kur’an istihraç ve tefekkür yoluyla tefsire tâbi tutulmasın’ demiyor. Zira birçok ayet için sahabe-i İdrâm ve müfessirlerden beş-altı ve hatta yedi mânâ naklolunmuştur.
Biliniyor ki bu mânâların hepsi Hz. Peygamber'den nakledilmiş değildir. Zira bu mânâların bâzan biri diğerini nakzettiği için bir araya toplanmaları mümkün olmuyor. Demek ki bütün bu mânâlar Hz. Peygamber'den işitilmiş değil, belki uzun tefekkür ve anlayış sonucunda ortaya atılmış mânâlardır. İşte bu sırra binaen Allah'ın Rasûlü, İbn Abbas için şöyle buyurmuştur: Ey Allahım! Onu dinde fakih kıl ve kendisine Kur’an'ın te’vilini öğret. Tamat ehlinden, bu te’villerin lâfızlardan kastedilen mânâlar olmadığını bildiği halde caiz gören ve bununla halkı hakka çağırdığını iddia eden bir kimse; hakikatte doğru olan bir şeyin isbatı için Allah Rasûlü'nün söylemediği bir sözü uydurup da söyleyen bir kimseye benzer.
Bu ise zulüm ve dalâletin tâ kendisi olduğu gibi, ayrıca bu zulmü irtikâb edeni de Allah Rasûlü'nün şu mübarek sözü tehdit etmektedir: jLUl ^jA ojUum IjXü Ia <^ Benim söylemediğim bir sözü bana kasden mâleden ve yalan uyduran bir kimse ateşte yerini hazırlasın! 147) Müsüm, İmam Ahmed ve Hâkim 148) Buharî ve Müslim, (Ebu Hüreyre, Hz. Ali ve Enes'den)
Kitab'ul îlim/III. Bölüm
Bu kelimelerin te’vili, bütün bu tehlikelerden daha korkunçtur. Çünkü bu gibi te’viller, kelimelere olan itimadı sarsar. Böyle olunca da hiç kimse Kur’an'dan hiçbir mânâ çıkarma imkânı bulamaz. Böylelikle Kur’an'dan istifade etmek yolları kapanmış olur! Şeytanın, halkı hakka dâvet edenleri memdûh ve makbul ilimlerden, mezmum ilimlere nasıl çevirdiği ortadadır. Bütün bu felâketler, terimleri hakikî mânâlarında değil, başka mânâlarda kullanan sahtekâr âlimlerin telbisatı sonucunda meydana gelmektedir. Şayet meşhur terimlere güvenerek ve asr-ı evvelde bilinen hakikate bakmayarak bu kişilere tâbi olursan, senin durumun tıpkı hekîm denilen, fakat aslında hikmetle alâkası bulunmayan bir kimseye tâbi olup, şeref talebinde bulunan bir kimsenin durumuna benzer.
Böyle bir kimse sadece hikmet teriminin şerefiyle yetinmiş olmaktadır. Zira hikmet tâbiri günümüzde tabibe, şâire ve müneccime mâledilmektedir. Bu kelimeleri bahsi geçen meslek erbabına mâletmek ise, kelimelerin ifade ettiği mânâları bilmemekten (gafletten) doğmaktadır. Beşincisi ise Hikmet terimidir. Hakim sıfatı tabiblere, şairlere ve müneccimlere ait bir sıfat oldu. Hattâ yol kenarlarında kuşların pençeleriyle veya köylülerin eliyle kabak döndüren hokkabazlara dahi Hakim sıfatıyla hitab edilmektedir. Halbuki hikmet, Allah Teâlâ'nın övdüğü ilme denir. Allah dilediğine hikmeti ihsan eder. Kime hikmet verilmişse, muhakkak ona çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri düşünür. (Bakara/269) Hz.
Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Hikmet'ten bir kelimeyi öğrenmek, kişi için dünya ve onun içindeki varlıkların tümünden daha hayırlıdır. Yukarıda naklettiğimiz ayet ile hadîsi dikkatle tedkîk ederek hikmetin ne mânâya geldiğini düşününüz ki, sonraları hangi mânâlarda kullanıldığını anlayabilesiniz. Diğer terimleri de hik149) Bu hadîsin benzeri İlim bölümünde geçmişti.
İhya-i Ulûm'id-Din met terimiyle mukayese ediniz. Ancak böyle yaptığınız takdirde sahtekâr âlimlerin hilesinden kendinizi koruyabilirsiniz. Zira kötü âlimlerin dine verdiği zarar, şeytanların verdiği zarardan daha dehşetlidir. Çünkü şeytan, insanların kalbinden imanı bu gibi kimseleri vesile ederek çekip alır. îşte bunun için Allah'ın Rasûlü'ne (s.a) halkın en şerlisi sorulduğu zaman cevap vermekten kaçınmış ve ‘Allahım affet’ demekle yetinmişti. Ashab, aynı suâli birkaç kere tekrarlayınca da şöyle buyurmuştu: ‘Onlar, kötü alimlerdir’. Mahmud ve Mczmum (Güzel ve Çirkin) ilimlerin ve iltibasın nereden kaynaklandığını artık öğrenmiş bulunuyorsunuz. Bu nedenle şimdi muhayyersiniz; ister nefsinizi selef-i sâlihîne uydurursunuz, ister gurur zincirlerine sımsıkı sarılır, halefin arkasında gidersiniz.
Selef-i sâlihînin kendisine meşgale olarak seçtiği güzel ilimler inkıraza uğramış olduğundan bugünün insanını meşgul eden ilimlerin çoğu bid‘attir ve dine sonradan ilâve edilmiştir. Böylelikle Hz. Peygamber'in (s.a) şu mübarek sözü de yerine gelmiş olmaktadır: ^ ''fi "fi* x , ^fi* ' J X *xx xX # ' 1 >xx X # " r . • #xx jjjJl 'J^ VtLjJâJl Û3J "uM* (^7*^} 1^^** ^" ^" ^ij^ ^^^3 ^J^ f^*"*^' '^ İslâm garip olarak başladı ve sonunda da başladığı gibi garip olacaktır. Garipler için cennet vardır. Bu hadîsi ifade buyurdukları zaman Hz.
Peygamber'e ‘Garipler kimlerdir?’ diye soruldu. O da şöyle cevap verdi: Garipler o kimselerdir ki, halk tarafından bozulmuş olan sünnetimi ıslah edip düzeltirler. Halk tarafından öldürülmüş (terkedilmiş) olan sünnetimi de ihyâ ederler. 150) Darimî, (Ehvaz b. Hekim’den); Bezzar, Müsned, (Muaz'dan) 151) Müslim, (Ebu Hüreyre'den); Tirmizî, (Amr b. Avfdan) 152) Tirmizî, (Kesîr b. Abdullah b. Amir b. Avfdan)
Kitab'ul İlim/III. Bölüm
Garipler o kimselerdir ki, sizin bugün üzerinde olduğunuz hakikate sarılırlar. Garipler, sayıları pek az olan sâlih kişilerdir. Fakat bu kişiler, sâlih olmayan, fertleri çok olan bir topluluk içinde yaşarlar. Yaşadıkları bu topluluk içinde kendilerini seven az, buğz eden ise çoktur. Gerçekten de selef-i sâlihînin ilimleri bugün gariptir. O kadar ki günümüzde bu ilimleri hatırlatanlar sevilmemektedir. İşte bu sırra işaret etmek isteyen Süfyân es-Sevrî şöyle demiştir: ‘Bir âlimin dostunun çok olduğunu gördüğün zaman bilmiş ol ki, o âlim hak ile bâtılı birbirine karıştırmıştır. Zira hak ile bâtılı birbirine karıştırmamış olsaydı, dostu az düşmanı çok olurdu’.
Mahmud (Güzel) İlimlerin Memduh Olan Miktarı Bu itibarla ilim üç kısma ayrılır: 1. Azı da çoğu da mezmum (çirkin) olan ilim 2. Azı da, çoğu da mahmud (güzel) olan ilim; ne kadar fazla olursa o kadar güzeldir.. Kifayet edecek miktarı güzel, kalan kısmı ise güzel olmayan ilim İlmin durumu aynen bedenin hâline benzer. Bedene ait bazı haller vardır ki azı da, çoğu da güzeldir. Meselâ, sıhhat ve güzellik gibi… Diğer bir kısmı ise, mûtedil davranıldığı zaman güzel, haddi aşıldığı zaman çirkindir. Meselâ malını Allah yolunda vermek gibi. Haddi aşarak verilen şey sadakadır, fakat güzel değildir.
Çünkü israftır. Meselâ şecaatin bir dalı olan tehevvür gibi. Tehevvür, şecaatin bir bölümüdür ama güzel değildir. Halbuki şecaat güzeldir. İşte ilim de aynen böyledir. Azı da, çoğu da kötü ve çirkin olan ilim, ne ahirete ve ne de dünyaya bir faydası dokunmayan ilimdir. Ne dünyaya, ne de âhi153) Bu hadîsin kaynağına rastlanmamıştır.) İmam Ahmed, (Abdullah b. Amr'dan)

