Kitab'ul İlim/V. Bölüm
ihâta etmesine imkân yoktur. Ancak bu mütearife çapındaki ölçüye sahip olunduktan sonra doğru hükme varılabilir. Hz. Ali (r.a) ne güzel söylemiştir: ‘Hakkı kişilerin şahsıyla değil, hak olduğu için kabûl et. Eğer hakka hak olduğu için değer verirsen, o hakkı kimlerin bildiğini de müşahede edebilirsin’.. En faydalı ve şerefli ilimlerin bilinmesine vesile olan unsurları öğrenmelidir. Öğrenilmesi gereken ilimler derken iki unsuru kastediyoruz: a) Tıp ve din ilmi gibi semeresinin şerefi b) Delilin kuvvetli olması Bu ilimlerden birinin gayesi ebedî; öbürünün ise fânî hayattır. Böyle olunca din ilmi daha şereflidir. Bir de matematik ve astronomi gibi ilimler vardır.
Matematik ilmi, delilleri daha kuvvetli olduğu için, astronomi'den daha şereflidir. Fakat tebabeti matematikle kıyaslarsak neticesi bakımından tıp ilminin daha şerefli olduğunu söyleriz. Fakat delil bakımından matematik daha şerefli bir yer işgal eder. Ancak semerenin, delilden daha kıymetli oluşu, şeref bakımından da yüksekliğine delâlet eder. Onun için neticeyi, daha itibarlı kabul etmek., mantıkî ve evlâdır. Bu sebeple daha ziyade nazariye üzerine bina edilmiş olduğu halde tıp ilmi, matematik ilminden daha şerefli sayılmıştır. Bu izahatımızdan sonra iyice anlaşılıyor ki, ilimlerin en şereflisi Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini bildiren ve bu gayeye götürücü yolları gösteren ilimdir.
Öyleyse ey ilim talibi! Bu ilimden başka ilimlere, şiddetli bir şekilde talip olma; bütün gayen, bu en şerefli ilmi elde etmek olsun!. Talebenin, talebeliğinin başlangıcında, gayesi iç âlemini faziletlerle süslemek, ileride ise Allah'a mânen yaklaşmak ve mele-i âla diye ifadelendirilen melekler; ve dergâh-ı izzete yakın olan varlıkların komşuluğuna yükselmek olmalıdır. Öğrenci hiçbir şekilde ve hiçbir zaman öğrendiği ilimle, rütbe, servet ve riyaset peşinde koşmamalıdır. Akranlarına karşı böbürlenerek sefihler derekesine düşmemelidir.
İhya-i Ulûm'id-Din
Öğrenci, evvelce de belirttiğimiz gibi, hiç şüpheye düşmeden
kendisi için makbul olanı talep etmelidir ki, bu talep edeceği
de ahiret ilminden başkası değildir. Bu ilmi talep eder, fakat
diğer ilimleri de hakir görmez. Yani ahiret ilmini talep
ettikten sonra, ‘Bundan ötesi fetva, nahiv ve lügat ilmi imiş,
bunların hiçbir kıymeti yoktur’ diyerek onlara hakaretle
bakmamalıdır.
Talebenin, Kur’an ve hadisle münasebeti bulunan nahiv
ve lügat ilmini hakir görmemesi gerektiği gibi, diğer ilimleri
de hakir görmemelidir. Biz bu ilimlerin neler olduğunu farz-ı
kifâye bölümündeki ilimlerin çeşitlerini bildirirken,
ibarelerin başlangıcında ve sonunda zikretmiştik.
Ahiret ilmini fazla övdüğümüze bakıp, diğer bütün
ilimleri hakir gördüğümüzü zannetme! Zira ilim taşıyanlar,
aynen İslâm devletinin hudutlarını bekleyen askerlere
benzerler. Tıpkı Allah yolunda savaşan ve nöbet tutan gaziler
gibidirler. Bu gazilerin bir kısmı muharebe meydanlarında
harbeder, bir kısmı ise harbedenlere yardımcı olur. Bir kısmı
muhariblere su taşır, bir diğer kısmı ordunun ağırlığını; yani
hayvanlarını ve yiyeceklerini bekler. Bunların hiçbiri i'lâ-yı
kelimetullah'tan ayrılmadıkça, cihad sevabından mahrum
kalmaz. Yeter ki, gaye sadece ganimeti elde etmek olmasın!
İşte ilimler de böyledir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle
buyurmaktadır:
Allah, iman edenlerinizi yükseltir. Kendilerine ilim
verilenler için ise (cennette) dereceler vardır. Allah
bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
(Mücâdele/11)
O emin kimseler, Allah katında derece derecedirler.
Allah emin ve hâin kimselerin yaptıklarını hakkıyla
görür.
(Âlu İmran/163)
Demek ki fazilet nisbîdir. Padişahlarla kıyasladığımız
zaman hakir gördüğümüz sarraflar, çöpçülerle mukayese
edildikleri zaman ne kadar üstün olurlar. Öyleyse en üstün
dereceye yükselmeyen birinin kıymetsiz bir kişi olduğunu
Kitab'ul İlim/V. Bölüm
zannetme! Zira en yüce mertebe peygamberlerin, sonra
evliyaların, sonra ilimde rüsuh kesbeden âlimlerin, sonra
derece derece sâlihlerindir.
Kim zerre miktarı bir hayır işlerse onun mükâfatını
görecektir; kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse
onun cezasını görecektir. (Zilzal/7-8)
İlmiyle Allah Teâlâ'nın rızasını kastedenin (hangi ilim
olursa olsun) ilmi, kendisine menfaat verir ve onu hiç
şüphesiz üstün makamlara yüceltip sayısız ecirler
kazandırır.
10. Talebe ilimlerin maksada ulaştırıcı olan nisbetlerini
bilmelidir ki, yüce ve yakın olanı değersiz ve uzak olana;
önemli olanı da önemli olmayana tercih edebilsin. Önemli
olan ile kasdettiğimiz mânâ, seni en fazla alâkadar eden,
sana en yakın olan şeyler demektir. Seni en yakından
ilgilendirmesi gereken şey ise dünya ve âhiretteki
durumundur.
Kur’an’ın buyurduğu ve ayn'el-yakîn’e varmış olanların
keşiflerinde müşahade ettiği gibi; dünya ile ahireti imtizaç
ettirebilmek ve bir araya getirebilmek mümkün olmadığı
takdirde, unutma ki bu ikisinden, senin için bir misafirhane
olur. Beden bir merkeb, ameller ise maksada doğru atılan
adımlardır. Maksat ise, Allah'a mülâki olmaktan başka
birşey değildir. Öyleyse bu konuşmamızda zikrettiğimiz şeyler
bütün nimetleri içine alır; fakat bu ilmin kıymetini çok az
kimse bilmeye muktedir olmuştur.
Allah Teâlâ'nın huzurunu görme saadetine ve cemalini
seyretme şerefine göre ilimler üç mertebeye ayrılır. Cemâl-i
İlâhînin seyrinden gaye, peygamberlerin istediği ve anladığı
seyirdir. Halk tabakasının ve kelâmcıların anladığı seyir ise
bâtıldır. Bu mertebeleri aşağıda vereceğimiz misalle
anlatabiliriz: Azâd edilmesi ve mülk sahibi olması için hacca
gitmesi istenen bir köleye şöyle denilir: ‘Eğer bütün
rükünlerini edâ etmek suretiyle hac farizasını yerine
getirirsen, hem âzâd edileceksin, hem de mülk sahibi
İhya-i Ulûm'id-Din olacaksın. Fakat hac etmek üzere hazırlıklarını tamamlayıp yola koyulduğun zaman, yolda önüne birtakım mânialar çıkarsa sadece âzâd olur ve kölelik felâketinden kurtulursun; fakat mülk sahibi olmak saadetine ulaşamazsın’. Böyle bir insan üç şekilde çalışmak mecburiyetindedir: A. Bir binek almak; azığını ve su kabını hazırlamak B. Vatanından ayrılarak Kâbe cihetine doğru hareket etmek C. Hacda, haccın rükünlerini arka arkaya yerine getirmek ve bu işleri bitirdikten sonra ihramı çıkarıp geri dönme hazırlıklarını yapmak İşte bu şartların tahakkuk etmesi için, mülk ve hürriyete götüren sebeplerin hazırlanmasından başlar, tâ sonuna kadar devam eder.
Çöllerdeki yolculukla başlar, tâ sonuna kadar… Hac rükünlerinin evvelinden başlar, tâ sonuna kadar sırayla yapar. Haccın rükünlerine başlayan bir kimsenin kendisini bekleyen saadete yakınlığı, elbette ki helâl azık, binek ve yolculuk tedbirine yeni başlamış bir kimsenin yakınlığından daha çoktur. Elbette ki, yolculuğa yeni başlamış birinin yakınlığından, hacca başlayanın yakınlığı daha fazladır. Bilfiil hac rükünlerini yerine getirmeye başlayan bir kişinin ise, gelecek saadete en yakın olması da bir gerçektir. İlimler de üç bölüme ayrılır: I. Azık ve binek hazırlığının yerine geçen kısımdır. Bu kısım tıp, fıkıh ve dünyada bedenin rahatlığını temin eden ilimlerdir.
II. Çölleri ve uzun yolları aşmaya hazırlık yapma devresi yerine geçen ilimdir. Bu da, bâtınını kötü sıfatların bulanıklığından kurtarmış kimseler hariç; insanı acz içerisinde bırakan o muazzam manevî geçitleri aşmak suretiyle temizlemektir. İşte bu hal, yolun sülük hâlidir. Bu yolun ilmini tahsil etmek ise, aynen maddî yolun istikametini bilmek ve konak-
Kitab'ul İlim/V. Bölüm
larını tanımak gibidir. Nasıl ki konakları bilmek ve yollara âşinâ olmak, yola çıkmadan bir fayda temin etmezse, tıpkı bunun gibi temiz ahlâk sahibi olmadan da bahsettiğimiz manevî geçitleri aşmak mümkün değildir. III. Haccın ve hac erkânının yerine geçen bölümdür. Bu kısım, Allah'ı, O'nun sıfatlarını, meleklerini, fiillerini ve keşif ilmi bölümünde zikrettiğimiz hususların bütününü bildiren ilimdir. İşte bunları öğrenmek ve yapmakta -şayet Allah Teâlâ'nın rızası içinsekurtuluş ve saadet vardır. Saadeti elde etmek, ancak Allah'ı bilene, Allah'ın manevî komşuluğuna erene, ebedî rızık ve nimetlere nail olana müyesser olur… Kemâl derecelerinin zirvesine ulaşmaktan menedilenler ise, onlar için ancak mücerred kurtuluş ve selâmet vardır.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Ölen o kişi, hayırda ileri geçenlerden ise artık onun için bir rahatlık, hoş bir rızık ve nâim cenneti vardır. Fakat amel defterleri sağdan verilenlerden ise, ‘Sana selâm olsun’ denir. (Vakıa/88-91) Maksada yönelip, hedefe gitmek azminde olmayan veya hedefe doğru gidip bu gidişte gayesi Allah'ın emrini tatbik edip kulluk vazifesini ifa etmek olmayan, aksine, geçici birtakım çıkarların arkasında koşan bir kimse ise, Ashab-ı Şimâl'den olup, dalâlete düşenler zümresinden sayılır. Bu gibiler için kaynar sudan bir ziyafet ve cehennem vardır. İlimde rüsûh kcsbeden âlimler indinde makbûl olan hakk'el-yakîn budur.
Yani bu âlimler, Allah Teâlâ'yı maddî gözle değil, maddî gözlerden daha kuvvetli olan manevî gözlerle müşahede ve idrâk edip taklitten kurtulmuşlar, herhangi bir ilmi, sadece dinlemekle iktifa etmeyip, onların mânâlarına nüfuz etmeye çalışarak yüce derecelere ulaşmışlardır. Onların hâli, söylenenleri tasdik eden, aynı zamanda elzem görerek bilen insanların hâli gibidir… îhya-i Ulûm'id-Din Böyle olmayanların hâli ise, güzellik ve doğruluk sayesinde kabul eden kimsenin hâlidir. Böyle kimseler hakikati müşahede edememişler ve yakîn mertebesine ulaşamamışlardır. O halde saadet, mükâşefe ilminin ötesinde; mükâşefe ise ahiret ilmine talip olduktan sonra elde edilen muamele ilminin ötesindeki geçitleri geçtikten sonra kavuşulan bir, nimettir.
Ayrıca çirkin sıfatların silinmesi için gidilmesi gereken yol, sıfat ilminin ötesindedir. Tedavi yolu ve bu yolda nasıl hareket edileceğini bildiren ilim ise, beden selâmeti ilminin ve yardımcısı olan sıhhat sebeplerinin ötesindedir. Mesken, yiyecek ve giyeceğe götüren yaklaşma ve yardımlaşma ile sadece bedenin sağlığı korunabilir. Bu ise, devletle, insanları siyaset ve adalet yolu üzerinde fıkıh kaideleriyle zapteden devlet kanunlarıyla alâkalıdır. Sıhhat sebepleri tıp ilminin çerçevesi içindedir. O halde ilim ikiye ayrılır: 1. Beden ilmi 2. Din ilimleri Bu sözle, din ilminden fıkıh ilmini kasteden bir kimsenin fıkıhtan gayesi; halk arasında şâyi olmuş zâhirî ilimlerdir.
Bâtın ve elde edilmesi çok güç olan ahlâkî ilimler değildir. Eğer ‘Neden tıp ve fıkıh ilmini bir yolcunun azık ve ekmeğine benzettin?’ diye soracak olursan şöyle cevap veririm: Bil ki, Allah'a yaklaşmak için O'nun yolunda adım atan kalptir, beden değildir. Kalp ile gayem elle tutulan, gözle görülen et parçası değildir. Bahsettiğim kalp, esrâr-ı ilâhiyyeden bir sırdır ve o, hislerle idrâk edilemez. Allah'ın lâtifelerinden bir lâtifedir. Bu lâtife bazan ruh ile ifade edilir, bazan da nefs-i mutmainne (itminan ve sükûna kavuşan nefis) diye belirtilir. Şeriat buna kalp diyor. Çünkü bu sırrın ilk basamağı kalp diye isimlendirilen bir et parçasıdır.
Onun aracılığı ile bütün beden o sırrı yüklenir. Bu sırrın perdesini kaldırmak ancak, mükâşefe ilmiyle mümkündür. Fakat bu ilmin yazılmasına
Kitab'ul İlim/V. Bölüm
ve söylenmesine izin verilmemiştir. Onun için bundan bahsetmek mecburiyetinde kalan kişi en fazla şöyle diyebilir: ‘O çok kıymetli bir cevher ve kâinatta tertib ve tanzim edilen bütün varlıklardan çok daha şerefli ve aziz bir mücevherdir ve o, ancak Allah'ın bir emridir’. Zaten Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Sana ruh hakkında soruyorlar. De ki: ‘Ruh rabbimin emrindendir’. (İsrâ/85) Bütün yaratıklar Allah'a nisbet edilir. Fakat ruhun Allah'a nisbeti diğer varlıklardan daha uygun, daha münasib ve daha şereflidir. Hem yaratılması bakımından, hem de emri olması yönünden ruh, Allah’a aittir. Emir, yaratmaktan daha yücedir. Allah'ın emanetini yüklenen nefis ve cevher işte bu ruhtur ve bu emaneti yüklendiği için göklerde ve yerde ne varsa hepsinden yüce ve şerefli olmuştur.
Çünkü ondan gayrı bütün varlıklar bu emaneti yüklenmekten kaçınmışlardır. Zira emir âleminden korkmuşlardır. Fakat bu kadar övülüyor diye ruhun kadîm olduğu sanılmasın. Zira ruhların kadîm olduğunu iddia eden kimse, hem mağrur ve hem de ne dediğini bilmeyen cahilin birisidir. Konumuzun dışında olan bu mesele üzerinde daha fazla durmayalım. Buradaki gayemiz şunu beyan etmektir. İlâhî bir lâtife olan kalp, Allah'a yaklaştırıcı yegâne hassadır. Çünkü Allah'ın emrindendir. Onun çıkışı emirden olduğu gibi, dönüşü de emirdir. Beden ise kalbin bineğidir. Kalp onun vasıtasıyla hareket eder. Şu halde hac yolundaki biri için deve ne demek ise, Allah yolundaki bir kalp için de beden o demektir.
Ruh bedenin muhtaç olduğu suyu taşıyan kaba benzer. Onun için bir ilim, bedenin ihtiyaçlarını gidermeye ve onu selâmette tutmaya çalışıyorsa, o ilim ruha yardım ediyor demektir. Çünkü beden ruhun hamalıdır. Tıbbın böyle bir ilim olduğu apaçık bir gerçektir. Zira insan, bedenî sıhhatini
İhya-i Ulûm'id-Din korumak maksadıyla bazen tıp ilmine müracaat etmek zorunda kalır. Yalnızken bile, insan bu ilme muhtaçtır. Fıkıh ilmi ise, tıp ilminden şu noktada ayrılır: İnsan tek başına olduğu zaman ona muhtaç olmaz. Fakat insan öyle yaratılmıştır ki, tek başına yaşamasına ihtimal yoktur. Zira tek başına çalışarak yaşaması için gerekli olan bütün vasıtaları elde etmeye gücü yetmez. Tek başına ziraat yapmasına, ekmek pişirmesine, pişirmek suretiyle elde edilen diğer yiyecekleri bulmasına imkân yoktur. Yine elbise, mesken ve bunları meydana getiren bütün âletleri de tek başına meydana getiremez. Öyleyse insanoğlu kendi cinsiyle karıştıkları zaman şehvetler ve arzular da çoğalır.
Bu sebepten aralarında münazara ve çekişmeler başlar. Aralarındaki kavgadan zayıf düştükleri için dışarıdan gelen felâketlere karşı koyamazlar. Neticede helâk olur giderler. Nasıl ki içlerinde hayata zıt unsurlar karışan insanlar helâk olup gidiyor ise… İşte tıp ilmiyle, barışık olmayan bu unsurların aralarındaki itidal muhafaza edilir. Hariçten gelen zıt cereyanların arasındaki itidal de siyaset ve adaletle muhafaza edilir. İç unsurların itidalinin yolunu bilmek tıp ilmidir. Muamele ve fiillerde insanlığın hallerini mutedil bir şekilde korumak yolu ise fıkıh ilmidir. Bütün bunlar kalbin bineği olan bedenin korunması içindir. Kişi, kalbini ıslâh etmek için nefsi ile mücadele etmezse, sadece fıkıh ve tıp ilmine kendini adarsa, böyle bir kimsenin durumu; bineğini satın alan, yediren, içiren, su kabını hazırlayan, fakat bütün hazırlıklardan sonra hacca gitmeyen kimsenin haline benzer.
Fıkıh mücadelelerinde, kullanılan kelimelerin inceliklerini bilmeye çalışmakla ömrünü geçiren bir kimse; aynen, hayatını hac yolunda su taşımaya yarayan kabı güzel bir şekilde yapmak için ömrünü geçiren, fakat buna mukabil bütün hayatı müflis bir kimseye benzer. Bu gibilerin, mükâşefe yoluna götürücü âlet olan kalbin ıslâhına uğraşmaları ve buna nisbet edilmeleri, yukarıdaki
Kitab'ul Îlim/V. Bölüm
insan tipinin hâc yolculuğunu ve haccın erkânını bilfiil yapanlara nisbet edilmesi gibidir. Herşeyden evvel bunu güzelce anlamaya çalış! Sonra, bu zahmetlere katlanan, vakitlerinin yüzde altmışını bunları anlamaya hasreden, avamın ve havassın mücerret şehvetten doğan taklitçiliğinden kurtulan kimsenin nasihatini dinle! Öğrencinin vazifesini anlatmaya bu kadar malûmat yeterlidir. Muallim ve Mürşid’in Vazifeleri Malı elde etmek için insan dört hâl üzere hareket etmek mecburiyetinde olduğu gibi, ilmi elde etmek için de dört hâl üzere hareket etmek lâzım geldiğini bil! Mal sahibinin hâlleri şunlardır: 1) Sahibi olduğu maldan istifade etmek. Çünkü malı elde etmek için vakit harcamıştır.) Malı istemek ve toplamak.
Bu itibarla zengin olur.) Kendisi için harcama iştiyakı. Bu hâliyle menfaat sahibi olur.) Başkasına vermek. Başkasına vermek suretiyle kişi cömert ve fazilet sahibi olur. Bu sonuncusu hâllerin en şereflisidir. îşte ilim de aynen bu dört hâl üzere elde edilir. îlmi önce arayacaksın, sonra elde edeceksin. Başkalarından sual sormamak için ilmini tahsil ile zenginleştireceksin, bir de elde ettiğin ilim üzerinde düşünme zevkine varacaksın ve bütün bunlardan daha şerefli bir hal vardır ki; o da başkasına öğretmek, bildiğini başkaları için faydalı hâle getirmektir. Demek ki öğrenmek, öğrendiğiyle amel etmek ve bildiğini başkalarına anlatmaya çalışmak, insanı gökler âleminde büyütür.
Çünkü böyle bir insan güneş gibidir. Nefsini aydınlattığı kadar başkalarını da aydınlatır. Misk kokuludur, kendi kokusuyla başkalarını da müstefîd kılar… İhya-i Ulûm'id-Din Öğrendikleriyle amel etmeyen kimse ise, başkasına fayda veren, fakat kendisini, yazıdan fayda görmeyen bir deftere veya çakıyı bileterek kesici bir hâle getiren, fakat kendisi kesmeyen bir biley taşına benzer.. Başkasının giymesi için elbiseyi diken, fakat kendisi çıplak kalan iğneye ve nihayet yanarak başkalarına ışık veren fitilin hâline benzer. Nitekim şâir, bunu ifade ederek şöyle söylemiştir: ‘O bir fitile benzer. Fitil yanar ve başkasını aydınlatır, fakat kendisi yanıp kül olur’.
Bir muallim, öğrendiklerini öğretmeye başladığı zaman büyük bir görevi omuzlarına almış olur. Bu büyük vazife de insanın en büyük şerefidir. O halde muallim, bu şerefli vazifenin âdâbını ve icablarını bilmelidir. Bilmelidir ki bu şerefi korumaya muvaffak olabilsin!. Bir muallim, öğrencilerine karşı gayet müşfik olmalıdır. Onları öz evlâtları saymalı ve öyle muamele etmelidir. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: Ben sizler için, bir baba evlâdı için nasılsa öyleyim. Bir muallimin başta gelen vazifesi, öğrencilerini ahiret ateşinden kurtarmaktır. Bu, bir ana-babanın çocuklarını dünya felâketlerinden korumasından daha önemlidir. İşte bu sebebe binaen muallimin insan üzerindeki hakkı, anababanın hakkından daha üstündür.
Bir baba, varlığın ve fâni hayatın vesilesidir. Muallim ise ebedî hayatın saadetine vesile olan kişidir. Şayet muallim olmasaydı; baba tarafından elde ettirilen cehalet, evlâdı ebedî felakete götürürdü.) Ebu Dâvud, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hibban, (Ebu Hüreyre'den)

