Tasavvuf Klasikleri · Haziran 22, 2026

İlim Yolcusunun Erdemi: Gazali ve Şafii’nin Öğretileri

İhya-i Ulûm'id-Din Yine İmam Şâfiî şöyle buyurur: ‘Amelini kibir ve gururun zedeleyeceğini hissedip korktuğun zaman, kimi razı etmek istediğine dikkat et! Hangi sevabı istediğini keşfetmeye çalış. Hangi cezadan …

İhya-i Ulûm'id-Din Yine İmam Şâfiî şöyle buyurur: ‘Amelini kibir ve gururun zedeleyeceğini hissedip korktuğun zaman, kimi razı etmek istediğine dikkat et! Hangi sevabı istediğini keşfetmeye çalış. Hangi cezadan korktuğunu araştır. Neden dolayı şükrettiğini anlamaya çalış. Hangi belâdan dolayı hatırlamış olduğunu tahkik et. Sen bu hasletlerden biri hakkında bile düşündüğünde amellerin gözünde küçülür’. İmam Şâfîî'nin riyanın hakikatlerini nasıl belirtmiş olduğunu ve ayrıca riya kadar tehlikeli olan kibir ve gururun ilacını nasıl gösterdiğini düşün de, onun bu sahadaki büyük ilmini takdir et! İmam Şâfiî şöyle demiştir: ‘Nefsini günahlardan korumayana ilim bir fayda sağlamaz’.

Yine İmam Şafiî şöyle buyuruyor: ‘İlmiyle Allah’a itâat eden, ibadetinin mânevî zevkine erer’. Yine kendileri şöyle demiştir: ‘Bu yeryüzünde dostu veya düşmanı olmayan hiç kimse yoktur. Madem ki durum böyledir sen, kendini Allah'ın ibadetine adayanlarla birlikte ol!’ Abdülkâhir b. Abdülâziz salihlerdendi ve çok muttaki bir kimseydi. İşte bu muttakî zat takva hakkında İmam Şâfîî'ye birçok sual sorardı. İmam da bu zâtın suallerine takvâsından dolayı usanmadan cevap verirdi. Bü zat günün birinde İmam Şâfiî'ye şu suali sordu: ‘Sabır mı, mihnet mi yoksa temkin mi daha üstündür?’ İmam ise şöyle cevap verdi: Temkin peygamberlerin derecesidir.

Temkin derecesine ancak Mihnet’ten sonra varılır. O hale eren kimse imtihana çekildiği zamanlarda sabreder. Sabrettiği zamanlarda ise temkine varmış olur. Ey Abdülkâhir! Görmez misin? Allah Teâlâ, kulu ve rasûlü İbrahim'i (a.s) önce denedi. Sonra da temkin mertebesine ulaştırdı. Hz. Musa'yı da önce imtihan etti, sonra temkin derecesine vardırdı. Hz. Eyyûb'u da önce imtihandan geçirdi, sonra temkin’e vardırdı. Yine Hz. Süleyman'ı da imtihan ettikten sonra temkin derecesine vardırdı ve kendisine mülk ihsan eyledi. Demek oluyor ki temkin derecelerin en üstünü ve en efdalidir. ‘İşte Yusuf'u böylece Mısır'a (temkin edip) yerleştirdik!’ (Yusuf/21).

Hz. Eyyûb büyük imtihandan sonra temkin mertebesine vardı. Allah Teâlâ Hz. Eyyûb'un başından geçen bu imtihan ve temkini Kuı’an-ı Kerîm'de aynen şöyle ifade buyurmaktadır: ‘Biz

Kitab'ul-İlim/II. Bölüm

de duasını kabul edip hemen kendisindeki hastalığı giderdik. Tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir hatıra olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir katını daha verdik’. (Enbiya/84) İmam Şâfiî'nin verdiği bu cevap, Kur’an'ın sırlarını ve Allah'a yönelen enbiya ve evliyanın derecelerini ne denli bildiğini göstermektedir. Bu ise ahiret ilimlerini bilmenin bir sonucudur. İmam Şâfiî'ye ‘Bir kişi ne zaman âlim olur?’ diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: ‘İlmini derinleştirip, diğer âlimleri tedkîk ettiğinde hangisinin bilip, hangisinin bilmediğini anladığında…’ Hekim Calinos’a ‘Sen bir hastalık için niçin birçok ilaçtan mürekkeb bir tedavi usûlü tavsiye ediyorsun’ diye sorulunca, o bu sözü söyleyenlere şöyle cevap vermiştir: ‘Gayeye bir ilaç da vardırır.

Ancak o bir ilaca birçok ilacın eklenmesi hastanın hiddetini dindirmeye yarar. Zira teklik öldürücüdür’. İmam Şafiî'nin bu ve buna benzer daha nice sözleri, onun marifetullah'ta. ve Ahiret İlminde ne denli yüksek mertebelere çıkmış olduğunu göstermektedir. İmam Şâfiî'nin Fıkıh’tan ve fikhî konulardaki münazaralardan sadece Allah'ın rızasını kastettiğine bir delil gösterelim. Kendisi şöyle buyurmuştur: ‘İsterdim ki herkes bu ilimden (fıkıh ilminden) menfaat görsün de bana bu menfaatin zerresi dahi isabet etmesin; hiçbir şeyi bana nisbet edilmesin’. Dikkat edilecek olursa, İmam Şâfiî'nin ilimden doğacak olan âfeti ve ilmi şöhret elde etmek için istemenin felâketini nasıl idrâk etmiş olduğu, ilmi sadece Allah için istediği, ilimden gelecek olan şöhrete ise hiç iltifat etmeyip, kalbini benliğin her çeşidinden arındırdığı açıkça görülecektir.

İmam Şâfiî şöyle buyurmuştur: ‘Kimle konuştuysam İlmî münazarada muvaffak olmasını, doğru yolda gitmesini ve Allah'tan yardım görmesini, Allah'ın muhafazası altında olmasını niyaz ettim. Kimle İlmî bir münazara yapmış isem, Allah Teâlâ'nın onun diliyle mi, yoksa benim dilimle mi hakkı açığa çıkaracağını bir an bile kendime mesele edinmedim’.

İhya-i Ulûm'id-Din Yine şöyle buyurmuşlardır: ‘Hak ve hakikati hangi âlime söylemişsem ve o söylediğim kimse de hakkı kabul etmişse, mutlaka onu büyük saydım ve onun sevgisinin bana gerekli olduğuna inandım. Benimle hak ve hakikat konusunda haksız yere tartışarak hakkı kabul etmeyen kimseler ise gözümden düşmüş; hakkı kabul etmedikleri için kalbimde onlara karşı en küçük bir sevgi kalmamıştır’. Bütün bunlar İmam Şâfiî'nin Fıkıh’ta. ve fıkhî münazaralarda dahi sadece Allah’ın rızasını aradığının açık birer delilidir. Dikkat edecek olursanız, İmam Şâfîî'den sonra gelen ve sözde onun yolunda olduklarını iddia edenler, yukarıda bahsi geçen beş hasletten ancak birinde ona tâbi olmuşlardır.

Hatta sonradan o bir haslette bile kendisine muhalefet etmişlerdir. İşte Ebu Sevr98 ‘Ben Şâfîî gibi ne bir kimseyi gördüm ve ne de başkaları onun gibisini bir daha göreceklerdir’ sözünü bu sırra binaen söylemiştir. Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: ‘Kırk seneden beri her kıldığım namazda Şâfiî'ye dua ediyorum’. Dua edenin kadirşinaslığına, insafına ve dua edilenin de yüksek derecesine dikkat ediniz! Onunla günümüzdeki âlimleri, fakihleri bir kıyas edin ve bu devirdeki âlimlerin aralarındaki buğz ve nefreti bir düşünün ki, bunların ‘Biz Şâfîî gibilerin yoluna uymaktayız’ sözlerinin ne kadar samimiyetsiz olduğunu anlayabilesiniz. Ahmed b.

Hanbel, imam Şâfiî'yi dualarında çokça andığı için oğlu kendisine ‘Şâfîî nasıl bir kimse idi ki sen ona bu kadar dua ediyorsun?’ diye sorunca, Ahmed b. Hanbel oğluna şu cevabı verir: ‘Ey oğlum! İmam Şâfîî dünya için bir güneş ve insanlar için de bir âfîyet kaynağı gibiydi’. Tüm bu rivayetler sizlere günümüzdeki âlimlerin İmam Şâfîî ile Ahmed b. Hanbel'in halefi olup olmadığını göstermektedir. Yine İmam Hanbel ‘Eline kalem alan herkesin üzerinde mutlaka İmam Şâfiî'nin hakkı vardır’ demiştir.) Künyesi Ebu Sevr İbrahim b. Halid b. Yaman'dır. Hicretin 240. yılında vefat etmiştir.

Kitab'ul-İlim/II. Bölüm

Yahya b. Said el-Kattan" şöyle der: ‘Kırk seneden beri her kıldığım namazda mutlaka İmam Şâfiî'ye dua ederim; zira Allah Teâlâ ona ilim kapısını açmış ve onu fıkıh ilminde başarılı kılmıştır’.İmam Şâfîî hakkında naklettiğimiz bu rivayetlerle yetinelim; zira ona ait hasletler saymakla ve yazmakla bitmez. Burada naklettiğimiz menkıbeleri Şeyh Nâsir b. İbrâhim el-Makdisî’nin100 İmam Şâfîî hakkında telif ettiği Menakıb adlı eserinden almış bulunmaktayız. Allan Teâla, İmam Şafii den ve bütün müslümanlardan razı olsun! İmam Mâlik İmam Mâlike gelince, o da İmam Şafiî gibi bahsettiğimiz beş haslet ile donatılmıştı. Kendisine ‘Ey İmam!

İlim talebi hakkında ne dersin?’ diye sorulduğunda, İmam Mâlik şu cevabı vermiştir: ‘Güzeldir, fakat sabahtan akşama kadar sana ilimden ne gerekiyorsa, sen o kadarına sarıl!’ İmam Mâlik, din ilminin tâzim edilmesi hakkında ifrat denecek şekilde hareket ederdi. O kadar ki, bir hadîsi rivayet etmek istediği zaman önce abdest alır, sonra o meclisin en yüksek yerinde oturur, sakalını tarar, kokular sürer, heybetli bir vaziyet aldıktan sonra kelimelerin üzerine basa basa Allah Rasûlü'nün sözlerini rivayet ederdi. Bu hali kendisine sorulduğunda ‘Allah'ın Rasûlü'nün mübarek sözlerine tâzim etmeyi sevdiğim için böyle davranıyorum’ cevabını vermiştir.

İmam Mâlik şöyle demiştir: 'İlim nûrdur. Allah o nûru dilediği yere bırakır. Bu nûr ise çokça rivayette bulunmaya bağlı değildir’. İmam Mâlik'in ilme gösterdiği bu ihtiram ve tâzim, Allah’ın celâlini bütün dehşetiyle bilmesinden kaynaklanmaktadır.) Künyesi Ebu Said’dir. Hadîs hafızıdır. Hicretin 158. yılında doğmuş ve 198. yılında vefat etmiştir.) Bu zat birçok İslâm beldesini gezerek âlimlerden ders almıştır. Zahidlikte, kitap yazmada ve selefe uymada emsalsizdi. Sayısız kitap telif etmiştir. Hicretin 506. senesinde Şam'da vefat etmiştir.

İhya-i Ulûm'id-Din İmam Mâlik'in, ilmiyle sadece Allah'ın rızasını aradığını bize bildiren en müşahhas delil, ‘Din hususunda cedel, insana hiçbir şey kazandırmaz’ sözüdür. İmam Mâlik'in bu yönüne, talebesi İmam Şafiî'nin şu sözleri de delâlet etmektedir: ‘Benim de hazır bulunduğum bir mecliste İmam Mâlik'e kırksekiz sual soruldu. İkisi hariç hepsine La Edri (Bilmiyorum) cevabını verdi’. İlmiyle Allah'ın rızasını aramayan kimseler, kolay kolay ‘Bilmiyorum’ diyemezler; zira böyle söylemeyi gururlarına yediremezler. İşte bu sırrı anlatmak için İmam Şâfiî “Alimler arasında, İmam Mâlik delici bir yıldız gibiydi. Benim için ilim hususunda İmam Mâlik'ten daha emin biri yoktur bu dünyada.

(Başka bir rivayete göre; ‘Benim İmam Mâlik'ten daha çok minnet duyduğum bir âlim yoktur’)” demiştir. Rivayet edildiğine göre Halife Ebu Cafer El-Mansur,101 ‘Karısını boşanmaya zorlayan kişinin karısı boşanmaz’ hadîsini İmam Mâlik'in rivayet etmesine zorla mâni olmuştur. İmam Mâlik'in bu hadîs hakkında ne düşündüğünü anlamak için adamlarından birini gizlice göndererek bu konuda İmam Mâlik'e sual sordurmuştu. İmam Mâlik ise halkın huzurunda sual soran kişiye ‘Karısını zorla boşayan bir kimsenin talâkı düşmemiştir’ diye cevap verdi. Bunun üzerine devrin sultanı olan Ebu Cafer, İmam Mâlik'i kırbaçlatmıştı. Fakat o bütün bu işkencelere rağmen, o hadîsi nakletmekten bir an bile geri durmamıştı.

İmam Mâlik şöyle buyurmuştur: ‘Kişi konuşmalarında, doğru ise Allah Teâlâ onun aklını korur. Ne kadar yaşlanırsa yaşlansın aklına bir eksiklik gelmez’. İmam Mâlik'in dünya halikındaki zühdüne gelince; o, zühdün zirvesine çıkmıştı. Nitekim bunu şu rivayet açıkça ispatlamaktadır: 101) Künyesi Ebu Cafer Abdullah b. Ali b. Abdullah b. Abbas'dır. Hz. Abbas'm neslinden gelen Abbasî halifelerinin İkincisidir.

Kitab'ul-İlim/H. Bölüm

Emîr'ul-Mü’minîn el-Mehdî102, İmam Mâlik’e şöyle sorar: ‘Evin var mı?’ İmam Mâlik ‘Hayır evim yok. Fakat size ev meselesiyle ilgili bir hadîs nakledeyim; ‘Ben Rabia b. Ebî Abdurrahman’dan dinledim, şöyle demişti: ‘Kişinin nesebi onun evidir’. Harun Reşid, İmam Mâlik’e şöyle sorar: ‘Evin var mı?’ İmam Mâlik ‘Hayır yok’ der. Bu cevabı alan Hârun Reşid, İmam Mâlik e üç bin dinar vererek ‘Bununla kendine bir ev al’ der. İmam Mâlik, Harun Reşid'den parayı alır, fakat parayı ev almak için sarfetmez. Harun Reşid Bağdad’a dönmek istediğinde İmam Mâlik e kendisiyle birlikte Bağdad’a gelmesini söyler: ‘Ben herkesi senin Muvatta adlı kitabına tâbi kılmak istiyorum.

Tıpkı Hz. Osman'ın herkesi istinsah ettirdiği mushaflara zorlaması gibi…’ Bu söz üzerine İmam Mâlik , Harun Reşide hitaben şöyle der: ‘Herkesi benim Muvatta adlı kitabıma zorlamak imkânsız bir iştir. Çünkü Hz. Peygamberin ashabı onun ölümünden sonra dünyanın dört bir bucağına yayıldılar. Hz. Peygamber in hadîslerini gittikleri diyarlara yaydılar. Bu nedenle her belde halkında ayrı ayrı ilim vardır. Hz. Peygamber ‘Ümme-timin ihtilâfından rahmet doğar’ buyurmuştur. Seninle birlikte hükümet merkezine gelmeme de imkân yoktur. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyur-muştur: j^*. 'y^ ^ ^ jî** İ^aJi ‘Eğer bilseler, Medine-i Münevvere onlar için daha hayırlıdır’.

•Demircilerin körüğünün, demirin pasını temizlediği gibi, Medinei Münevvere de (günahkâr kullan) günahlarından öylece temiz102) Künyesi el-Mehdi Ebe Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Ali b. Abdullah b. Abbas tır. Abbasî halifelerinin üçüncüsüdür.) Bu bir hadîs değil, İmam Mâlik'in ismini verdiği Rabia'nın sözüdür. Bu söze mecaz yoluyla hadîs denmiştir. Bu sözün sahibi olan Rabia, Medine'nin meşhur âlimlerindendir. Hicretin 130. yılında' ul-Enbar'da vefat etmiştir.) Beyhakî, el-Eş‘ariyye ve ayrıca bkz. el^Medhal, (İbn Abbas'dan) 105) İbn Ebî Hatim, el-Cerh ve Ta‘dil, (İmam Mâlik'den)

İhya-i Ulûm'id-Din ler’. Buyurun, şunlar bana vermiş bulunduğunuz dinarlarınız! Bana verdiğiniz bu şeyleri ister geri alın, ister bırakın’. İmam Mâlik bu sözleriyle Hârun Reşide şunları anlatmak istiyordu: ‘Bana yaptığın iyiliğin karşılığı olarak beni Medine'den ayırmak istiyorsun. Bana bütün dünyayı verseniz Hz. Peygamber'in şehri olan Medine'den ayrılmam’. İşte İmam Mâlik'in dünyaya karşı zühdü bu derecedeydi. İlmi ve talebeleri, dünyanın her tarafına yayıldığı sıralarda dünyanın her tarafından kendisine bolca para akmaktaydı. Fakat o kendisine gelen bütün paraları Allah yolunda sarfederdi. Onun cömertliği, dünyayı az sevdiğine ve zühdüne delâlet eder. Zâhidlik sadece malı sarfetmekten ibaret değildir.

Zâhidlik, aynı zamanda kalbi mal sevgisinden uzak tutmaktır. Nitekim peygamberlerin en zengini olan Hz. Süleyman, mülk ve serveti hususunda çok zâhid bir kişi idi. İmam Mâlik'in dünyayı hakir gördüğünün delili olarak İmam Şâfiî'den gelen şu rivayet yeterlidir: “İmam Mâlik'in kapısında Horasan diyarının küheylan atlarından ve Mısır'ın meşhur katırlarından öylelerini gördüm ki, onlardan daha güzelini hiçbir yerde görmemiştim. Bunları gördüğümde hocam İmam Mâlik'e ‘Bunlar ne güzel şeyler’ dedim. O bu sözümü işittiği zaman şöyle dedi: ‘Ey Ebu Abdullah,! Onlar benden sana hediye olsun’. Ben de ona ‘Bari binmeniz için kendinize birini bırakın’ dedim.

O ‘Allah'ın Rasûlü'nün gömülü bulunduğu bir toprakta binekli olarak dolaşmaya utanırım’ dedi”. îmam Mâlik’in cömertliğine bakınız ki; elindeki servetin tamamını birden hediye edebilmektedir. Üstelik Medine-i Münevvere'nin topraklarında binekli olarak dolaşmayı hürmetsizlik kabul ettiği için o topraklara hayvan ayağıyla basmak istemiyor. Onun sadece Allah'ın rızası için ilim talep ettiğini ve dünyayı bir hiç mesabesinde gördüğünü ispatlayan delillerden biri de şudur: îmam Mâlik'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Harun Reşid'in huzuruna girdim. Bana ‘Ey Ebu Abdullah! Bize sık sık 106) îbn Esir ve İmam Mâlik, (Ebu Hüroyre'den); Buharî, Müslim ve Nesâi

Kitab'ul-İlim/II. Bölüm

gelmen gerekir; zira çocuklarımın senden Muvatta'yı dinlemesini istiyorum’ deyince, ona şöyle cevap verdim: ‘Allah Teâlâ Emîr'ulMü’minîn’i aziz etsin. Bu ilim siz ehl-i beyt’ten gelmiştir. Eğer siz bu ilme hürmet gösterirseniz, bu ilim hürmet görür. Bu nedenle ilmin ayağına gidilmesi gerekir, ilim insanın ayağına gelmez’. Benim bu sözümü dinleyen Emîr'ul-Mü’minîn ‘Doğru söylüyorsun yâ Mâlik!’ diye mukabele etti. Sonra çocuklarına dönerek ‘Mescide giderek halkla beraber İmam Mâlik’in derslerini dinleyin’ diye emir verdi”. İmam Ebu Hanife İmam Ebu Hanife âbid, zâhid, Allah’ı bilen, Allah'tan korkan ve ilmiyle sadece Allah'ın rızasını murad eden bir zât idi.

Onun büyük bir âbid olduğu şu menkıbesinden açıkça anlaşılmaktadır: , İbn Mübârek107 şöyle der ‘Ebu Hanife büyük bir mürüvvete sahip ve çokça ibadet eden bir zât idi’. Hammad b. Ebî Süleyman108 Ebu Hanife'nin (ömrünün son günlerinde) bütün geceyi ibadetle geçirdiğini rivayet etmiştir. İmam A‘zam, hayatının ilk devrelerinde gecelerinin yarısını ibadetle ihya ederdi. Bir gün yoldan geçerken bir adam kendisini yanındakilere göstererek şöyle söyledi: ‘İşte bu zat bütün geceyi ibadetle ihya eden bir kimsedir’. Bu sözü duyan İmam A‘zam o günden itibaren kendisi hakkında bu bilgiyi taşıyan adamı yalancı çıkarmamak için bütün gecelerini ibadetle ihya etmeye başladı ve ‘Ben halkın beni bende olmayan vasıflarla övmesinden dolayı Allah Teâlâ’dan utanırım’ dedi.

Rebî b. Asım109 şöyle anlatır: ‘Yezid b. Ömer b. Hubeyre, beni Ebu Hanife'yi onun huzuruna getirmem için gönderdi. Vezir, Ebu 107) Künyesi İbn Mübârek b. Vadih el-Hanzelî'dir. Muhaddislerin Sultanı kabul edilir. Hicretin 181. yılında ve 63 yaşında vefat etmiştir. Ebu Hanife'nin talebelerindendir. Hocasının ilminden birçok bilgiler nakletmiş ve onun rahle-i tedrisinde uzun zaman kalmıştır.) Asıl ismi Müslim'dir. Kûfe’idir. Sahabe'den Ebu Musa el-Eş‘arî'nin azadlısıdır.) Bazı nüshalarda er-Rebî b.‘ İsmail Ebu Asım diye geçmektedir.