İhya-i Ulûm'id-Din Kişi eve girerken dine muhalif bir münkeri gördüğünde, eğer kudreti varsa kaldırmalıdır. Aksi takdirde, diliyle o işin dine muhalif olduğunu söyleyip geri dönmelidir. Dinen münker ve yasak olanlar şunlardır: 1îpekli sergileri yaymak, 2Altın ve gümüş kapları kullanmak, 3) Resimler asmak 4) Oyun âletlerini ve çalgılarını dinletmek, 5) Mecliste yüzü açık kadınların hazır bulunması vb.. İmam Ahmed (r.a) başı gümüş kaplamalı bir sürmedanhk görüldüğünde, meclisin terkedilmesi gerektiğini söylemiştir. Fakat İmam Ahmed, bir evde gümüşle yamalanmış bir kap bulursa, o evde oturmaya izin vermiştir. Eğer evde altın veya gümüş ile işlenmiş bir perde görürse, o evi terketmenin daha uygun olduğunu söylemiştir.
Çünkü sadece süs için yapılan perdede herhangi bir fayda olmadığı gibi, sıcak ve soğuğun giderilmesine ve herhangi bir şeyi örtmesine de yararlı değildir. İmam Ahmed ‘Kâbenin örtülmesi gibi, evin duvarlarının ipekle örtülü olduğunun görüldüğünde yine de çıkmak ve orayı terketmek gerekir’ demiştir. îmam Ahmed devamla şöyle demiştir: ‘Müslüman bir kişi, içinde resim bulunan bir evi kiraladığı veya hamama girdiğinde bir sûret gördüğü zaman, o sûreti kazıması gerekir. Eğer kazımaya gücü yetmezse orayı terketmesi lâzımdır’. İmam Ahmed'in bu dediklerinin hepsi de doğrudur. Ancak ipek ve perde ile süslenen duvarlar halikındaki görüşü hakkında düşünmek gerekir.
Çünkü bu durum harama götürücü bir durum değildir. Zira ipek, sadece erkeklere haramdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: .ı^ııry <J~^ (j?' jj^s cf^ ^j-^ ûiâa Bunların ikisi (altın ve ipek) ümmetimin erkeklerine haramdır. Kadınlarına ise helâldir. 60) Ebu Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce
Kitabu Âdâb'il-Ekl/IV. Bölüm
Duvara asılan ipekler ise, erkeklere nisbet edilemez. Eğer duvara asılan ipekler haram olsa, Kâbe'nin bu tarzda süslenmesi de yasak olurdu. Aksine, duvara ipek asılmasının mübah olması daha evlâdır. De ki: ‘Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti kim haram etti?’ (A‘raf/32) Hele bu tip askı, kibir ve gurur için değil, ancak belli günlerde açılırsa o zaman haramdan daha da uzaklaşılmış olur. Her ne kadar erkeklerin asılan ipekliye bakıp zevklendikleri düşünülürse de, bu düşünce hükmü değiştirmez. Çünkü cariye ve kadınlar ipekliyi giydiklerinde erkeklerin onlara bakıp zevklenmesi haram değildir. Duvarlar da kadınlar gibidir. Çünkü, duvarların erkek vasfıyla ilgisi yoktur.
Yemek Hazırlamanın Âdâbı Yemeğin hazırlanmasının beş âdâbı vardır: 1. Yemeği acele vermektir. Yemeği erkenden vermek, misafire ikram etmek demektir. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır: .^4^ fJ^1 /7^ C^J ^^ ,j>Ji ^^ Allah'a ve son güne iman eden bir kimse misafirine ikramda bulunsun. Misafirlerin çoğu gelmiş ve hazır olmuşsa, gelmeyen birkaç kişi kalmış veya vakit geçmiş ise, o zaman hazır bulunanların hakkını gözetip bir an önce yemeği yedirmek, gelmeyenlerin hakkını gözetip beklemekten daha iyidir. Ancak geç kalan adam fakir ve beklenilmediği takdirde kalbi kırılacak bir tip ise, o zaman yemek biraz tehir edilirse, bir sakınca yoktur.
İbrahim'in ikrama mazhar olmuş misafirlerinin haberi sana geldi mi? (Zâriyât/24)
İhya-i Ulûm'id-Din
Bu ayet-i celîlenin mânalarından biri şöyledir. Acele ta
rafından yemek hazırlamakla ikrama mazhar kıldı onları.
Nitekim şu ayet de bu mânâya işaret etmektedir:
Az sonra kavrulmuş (semiz) bir buzağıyı (onlara ikram et
mek için) getirdi.
(Hûd/96)
Aynı mânayı şu ayet de belirtmektedir:
Hemen evine yöneldi; derhal onlara takdim etmek üzere
semiz (ve kavrulmuş) bir buzağı getirdi.
(Zâriyât/26)
Ayetteki Râfe fiilinin kökü olan ‘Revefan’ aceleyle gitmek de
mektir. Bazıları da ‘gizlice getirmek demektir’ demiştir. Bazıları
da ‘İbrahim (a.s) bir but getirdi’ demektir der. Fakat getirilen buta,
acele getirildiği için (tâcil kökünden gelen) âcil ismi verilmiştir.
Hâtim el-Esemm şöyle demiştir:
Acele şeytanın işidir. Fakat beş yerde güzel ve sünnettir: a)
Misafirlere yedirmek hususunda, b) Bâkire kızını (veya ev
lâdını) evlendirmek hususunda, c) Ölünün teçhizi husu
sunda, d) Borcun ödenmesi hususunda, e) Günahtan tevbe
etmek hususunda.
‘Velime (evlenme ve düğün) yemeğinde de acele etmek müste-
habdır’ denilmiştir.
Velime yemeğini, ilk günde vermek sünnettir. İkinci günde örf
ve âdete uymaktır. Üçüncü günde ise riyakârlıktır.
2. Yemeğin tertibi şöyle olmalıdır: Eğer varsa, yemekten önce
meyveleri vermelidir. Çünkü böyle yapmak tıbben daha uygundur.
Zira meyve diğer yemeklerden daha önce hazmedilir. Onun için
mide altında kalması daha uygundur.
Kitabu Âdâb'il-Ekl/IV. Bölüm
Kur’an'ın şu ayetlerinde, meyvelerin yemeklerden önce yenmesinin daha uygun olduğuna işaret edilmiştir: Seçtiklerinden meyve ve iştihalarının çektiği kuş etinden var. (Vakıa/21-22) Meyveden sonra takdim edilen en faziletli yemek et yahnisidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır: . fuyı ;c J; ^ Jji j^? tdı ^ ı^ *di ^^ uju j^» Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü, yahninin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir. Eğer yemekten sonra tatlı da yedirirse, o zaman bütün güzel şeyleri bir araya getirmiş olur. Et ikram etmekle ziyafetin yeterli olduğuna Allah Teâlâ’nın Hz. İbrahim'in misafiri hakkındaki ayeti işaret eder. Çünkü Hz.
İbrahim (a.s) güzelce pişmiş, kavrulmuş bir buzağıyı onlara getirmiştir. Eti sofrada hazır etmek ikramın esasından biridir. Çünkü Allah Teâlâ güzel yemeklerin vasfı hakkında şöyle buyurmaktadır: Biz sizin üzerinize (ey İsrâiloğulları) Men ve Selva indirdik. (Bakara/57) Buradaki Men bal (kudret helvası) demektir. Selva ise et demektir. Ete selva denmesinin sebebi, her katığın yerini tuttuğu ve ondan başka hiçbir yemekte bu vasfın bulunmadığındandır. Hz. Peygamberin şöyle demesinin hikmeti bu olsa gerektir. .^Jjjı fı^i İL Katıkların efendisi ettir. Allah Teâlâ Men ve Selva'dan sonra şöyle buyurmaktadır: Size rızık olarak verdiklerimizin tayyiblerinden (helâllerinden) yeyiniz.
(Bakara/57)
İhya-i Ulıım'id-Din Bu bakımdan etli ile tatlı tayyib tâbir edilen rızıklardandır. Ebu Süleyman ed-Dârânî ‘Tayyiblerin yenmesi, insanda Allah'tan razı olmayı doğurur’ demiştir. Bu tayyiblerin tamamlanması, soğuk su içmek ve ılık su ile yıkamakla tamamlanır. Me’mûn şöyle demiştir: ‘Buzlu ve soğuk su içmek, nimet vericiye karşı olan şükrü her türlü şüpheden kurtararak sadeleştirir’. Ediblerden biri şöyle demiştir: ‘Dostlarını davet edip onlara Hasremiye ve Buranjıiye61 yedirip üstüne soğuk su içirirsen o zaman ziyafeti tamamlamış olursun’. Birisi dostlarına tertip ettiği ziyafet için birçok para harcamıştı. Bu durumu gören hekimlerden biri şöyle demiştir. ‘Ekmeğiniz iyi, suyunuz soğuk ve sirkeniz hoş olduğu takdirde yeter de artar bile.
Bunca zahmeti yapmanız gerekmezdi’. Bazıları da şöyle demiştir: ‘Yemekten sonra tatlı ve yemek çeşitlerinin çokluğundan sofrada temkinli oturmak da iki çeşit yemekten daha hayırlıdır’. Sofrada sebze olduğu zaman, meleklerin o sofrada hazır olduğu söylenmektedir. O halde, sofrada sebze bulundurmak da müstehabdır. Sebzenin bulundurulmasında – yeşillik olduğu içinsofrayı süsleme özelliği vardır. İsrailoğulları'nın üzerine inen sofrada kıras (kereviz) veya havuç otu hariç, bütün sebze ve yeşillikler vardı. Yine bu sofrada baş tarafında sirke, kuyruk tarafında tuz bulunan bir balık, üzerinde birer zeytin, birer nar tanesi bulunan yedi çörek vardı. Kudret sofrasına benzetmek için bütün bunları sofrada bulundurmak güzeldir..
Önce sofraya yemek çeşitlerinin en güzelini getirmelidir ki, isteyen ondan doya doya yesin. Ondan sonra gelenlerde pek fazla yemek durumunda kalmasınlar. Ehl-i keyfin âdeti, önce yemeğin kabasını getirmektir ki, ondan sonra iyiyi gördüğünde isteği yeniden kabarsın. Oysa böyle yapmak fazla yemeye vesile olur.) Hasremiye üzüm koruğundan yapılmış bir çeşit yemektir. İshale karşı kullanılır. Burâniyye, Me’mûn'un veziri Seklin kızı Buran'a yapılmış ve kendisine nisbet edilmiş bir yemektir.
Kitabu Âdâb'il-Ekl/IV. Bölüm
Eskilerin âdeti, bütün yemek çeşitlerini birden sofraya getirip dizmekti. Böylece herkesin beğendiğini yemesine imkân verirlerdi. Eğer bir çeşit yemekten başka yemeği yoksa, yemeğin başlangıcında misafirlerine durumu bildirmelidir. Çünkü misafirler arasından daha nefis yemek gelir diye, doyasıya yemeyenler çıkabilir. Hatta mürüvvet sahiplerinin yemek listelerini yazıp misafirlere takdim ettikleri rivayet edilmiştir. Şeyhlerden biri şöyle anlatıyor: ‘Şamda şeyhlerden birisi bana bir çeşit yemek getirdi. Ona dedim ki, bizim Irak'da bu çeşit yemekler ancak sofranın sonunda getirilir’. Şeyh ‘Bizim Şam'da da durum böyledir’ dedi. Böylece şeyhin yanında bu yemekten başkasının olmadığını anladım. Bu durum karşısında çok utandım.
Bir başkası şöyle anlatır: ‘Biz bir grup ziyafette idik. Bize pişmiş kellelerden işkembe çorbası ve kavrulmuş etler getirildi. Biz bundan sonra gelecek yemek çeşitlerini beklediğimiz için gelen yemeğe rağbet gösterip yemedik. Bir de baktık ki, ellerimizi yıkamak için leğen getirildi. Artık başka yemek getirilmedi. Bunun üzerine birbirimize bakakaldık. O esnada dâvette bulunan şeyhlerden biri lâtife olarak şöyle dedi: ‘Allah gövdesiz başları yaratmaya kâdirdir’. Ravi der ki: ‘Biz o gece sahur zamanına kadar aç kalıp ekmek kırıntılarını bile aradık’. İşte böyle bir mahzura yer vermemek için; ya bütün yemekleri birden sofraya getirmelidir veya yemekleri misafirlere haber vermelidir..
Dâvetliler doyup ellerini çekmeden önce yemekleri kaldırmamalıdır. Çünkü davetliler içerisinde önce gelen yemeğin dibinde kalanın gelecek yemekten daha fazla hoşuna gidenler olabilir veya daha yemek yemeye ihtiyaç duyan kimseler olabilir. Bu bakımdan, eğer acele edip kaldırırsa durumu bulandırmış olur. ‘Sofrada temkinli olmak, iki çeşit yemeği sofraya getir-mekten daha hayırlıdır’ kabilindendir bu durum. Bu sözün, iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Yani bu, acele yememek sureti ile temkinli olmak demektir. Şakacı bir sûfîden şöyle hikâye edilir: ‘Bir ara cimri bir zengine misafir olduk. Bize kızartılmış kuzu takdim edildi. Sofra sahibi cimri olduğundan, misafirlerin kuzuyu parçalayıp yediğini görünce darılarak hizmetçilerine şunu söyledi: ‘Geri kalan gövdeyi
İhya-i Ulûm'id-Din kaldır. Onu evdeki çocuklara götür’. Hizmetçi gövdeyi eve doğru götürürken o sûfî kalkıp arkasından koştu ve kendisine ‘Nereye gidiyorsun?’ diye soruldu. Sûfî ‘Çocuklarla birlikte yemek yemeye gidiyorum’ diye cevap verdi. Bu durum karşısında ev sahibi utanıp, kuzu gövdesinin geri getirilmesini emretti’. Misafirlerden önce elini sofradan çekmemelidir. Çünkü böyle yaptığı takdirde misafirleri utandırır. Demek ki, bütün misafirlerden sonra elini sofradan çekmelidir. Kerem sahibi insanlar davetlilere yemeğin bütün çeşitlerini haber verirler, onların herbirinden doya doya yemelerine fırsat verip, tam yemekten çekilecekleri bir sırada diz çökerek ellerini yemeğe uzatırlar ve yemeğe başlarlardı.
‘Allah'ın ismiyle yemeğe başlıyorum. Allah, size ve bize bereket ihsan etsin. Bize yardımcı olunuz’ derdi.. Sofraya yeteri kadar yemek getirmelidir. Zira yetecek miktardan az getirilmesi şerefsizlik olduğu gibi, fazla getirmek de israf ve riyakârlıktır. Hele getirdiğinin hepsinin yenmesine gönlü razı değilse!.. Ancak hepsinin yenmesine razı olup artıklarından bereketlenmeye niyet ederse, o zaman sofraya yeterinden fazla yemek getirilebilir. Çünkü Hz. Peygamber'in hadîsinde, bu niyetle getirdiği yemekten sorguya çekilmeyeceği söylenmektedir. İbrahim b. Ethem sofrasında yeterinden fazla yemek bulundururdu. Bu durumu gören Süfyan es-Sevrî ‘Ey Ebâ İshak! Bu kadar yemeğin getirilmesinin israf olacağından korkmaz mısın?’ deyince, İbrahim ‘Yemekte israf yoktur’ dedi.
Eğer niyet bu değilse, o zaman sofrada fazla yemek bulundurmak külfet olur. İbn Mes‘ud şöyle demiştir: ‘Yemeği ile gururlananın sofrasına icabet etmekten menedildik’. Ashab-ı kirâmdan bir cemaat, gurur için verilen bir ziyafete icabet etmeyi kerih görmüşlerdir. Bu sır ve hikmetten ötürü Hz. Peygamberin sofrasından fazla yemek hiçbir zaman geri götürülmezdi. Çünkü o devirdekiler, sofraya ihtiyaçtan fazlasını getirmezlerdi. Tıka basa yemezlerdi. Misafir ve dâvetlilere yemek getirmeden önce, evdeki aile fertlerinin paylarını ayırması gereklidir ki; onların gözü yemekten
Kitabu Âdâb'il-Ekl/IV. Bölüm
geri gelecek olanda kalmasın. Bir de belki birşey artmaz diye misafirlerin aleyhinde kötü konuşmamalıdır. Aynı zamanda misafirler de, aile fertlerinin payını istemedikleri halde yemiş olurlar. Bu ise, esas hak sahiplerine bir ihanettir. Sofrada kalan yemek kalıntıları ki, sûfîler ona ‘zillet’ derler. Misafirlerin onu alıp evlerine götürmek yetkisi yoktur. Ancak yemek sahibi açıkça kendi rızasıyla onlara götürme izni verirse veya karinelerle böyle bir hareketten hoşlanacağı bilinirse, o zaman misafir kalanı götürebilir. Eğer istemediği bilinirse, o zaman almaları hiçbir şekilde uygun değildir. Yemek sahibinin kalıntıların götürülmesine razı olduğu bilindiğinde kişinin arkadaşlarıyla adaletli ve insaflı bir şekilde paylaşması gerekir.
Bu bakımdan, dâvetlilerden herhangi birisi ancak payına düşeni alabilir. Ancak arkadaşları utanarak değil, gönül rızası ile kendisine müsamaha ederlerse o zaman başka… Dâvetten Dönmenin Âdâbı Dâvetten dönmenin üç âdâbı vardır.. Sünnet olduğu için kapıya kadar misafirlerle çıkmalıdır. Bu hareket misafire ikram sayılır. Misafire ikram ise, emredilen işlerden biridir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır: ‘Kim, Allah'a ve son güne iman ediyorsa, misafirine ikramda bulunsun’. Yine Hz. Peygamber şöyle demiştir: jl)l yV Jl ^ ji Sı Misafir ağırlamanın sünnetlerinden biri de onu kapıya kadar uğurlamaktır. Ebu Katâde şöyle demiştir: ‘Habeşistan Kralı Necaşî'nin gönderdiği heyet Hz.
Peygamberin misafiri olduğu zaman, Rasûlullah (s.a) bizzat kalkarak onlara hizmet etti. Ashab-ı kirâm ‘Ey Allah'ın Rasûlü! Sen hizmet etme, biz senin yerine hizmet ederiz’ dediklerinde, Hz. Peygamber şöyle demiştir: ‘Hayır, onlar memleketlerine hicret eden ashabıma ikram da bulundukları için, ben de bizzat onlara hizmet etmekle karşılık vermek istiyorum’.
İhya-i Ulûm'id-Din
İkrâmın tamam olması, gerek gelirken, gerek giderken ve ge
rekse sofrada misafire güler yüz gösterip, tatlı tatlı konuşmaya
bağlıdır.
Evzâî'ye ‘Misâfirin kerameti (ikramı) nedir?’ diye so
rulduğunda, ‘Güler yüz ve tatlı sözdür’ diye cevap vermiştir.
Yezid b. Ebî Ziyad (r.a) şöyle demiştir: ‘Ne zaman
Abdurrahman b. Ebî Leylâ'nın yanına gittimse bana tatlı tatlı
konuşmuş ve nefis yemekler yedirmiştir.’
2. Misafirin gönlü hoş olarak dönmesidir. Her ne kadar kendi
sine karşı ufak tefek kusurlar vâki olmuşsa da, yine de böyle dön
mesi gerekir. Çünkü böyle hareket etmek, güzel ahlâk ve tevâzûun
alâmetidir.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
.^iüi ^uı i^js
‘JjJü J4) öi
Şüphesiz ki kişi ahlâkının güzelliği sayesinde gündüz
oruçlu ve gece ibâdetli bulunan bir kimsenin derecesine
varır.
Seleften biri, bir aracı vasıtasıyla ziyafete davet edildi. Fakat
aracı onu bir türlü bulamadı. Daha sonra bu durumu işiten o zat,
kendiliğinden davet sahibinin evine gitti. Oysa davetliler yemek
yemiş ve dağılmışlardı. Ev sahibi çıkıp, dâvetin bittiğini ve misafir
lerin ayrıldığını söyledi: O da şöyle sordu:
– Yemem için hiçbir şey kalmadı mı?
– Hayır!
– Ekmek kırıntısı bile kalmışsa getir.
– Hiç birşey kalmadı.
– Bari çömleği getir de dibini sıyırayım.
– Onu da yıkadım.
Bu cevabı alan zat, Allah'a hamd-ü senâlar ederek geri döndü.
O zata denildi ki: ‘Neden bu kadar üstüne düştün bu işin. Yoksa
oburluktan dolayı mı böyle yaptın?’ Şöyle dedi: ‘Adamcağız iyilik
Kitabu Âdâbil-Ekl/IV. Bölüm
yaptı. İyi niyetle bizi davet etti ve yine iyi niyetle bizi geri gönderdi’. İşte tevâzu ve güzel ahlâkın mânası budur! Ebu Kasım'ın üstadı Cüneyd-i Bağdâdî'yi bir çocuk dört defa davet ettiği halde, çocuğun babası onu her defasında geri çevirdi. Yine de o çocuğun gönlü hoş olsun diye dâvete icabet eder, babasının da kalbi kırılmasın diye sesini çıkarmadan geri dönerdi. Bu kimseler Allah'a tevazu etmekle zilletin zirvesine çıkmış, tevhid ile itminana kavuşmuşlardır. Öyle ki her red ve kabulde kendileriyle rableri arasında cereyan eden birtakım ibret derslerini müşahede ederler. Bundan ötürü kullardan gelen ikramla sevinmedikleri gibi, onlardan gelecek zillete de üzülmezler.
Aksine onlar herşeyi tek ve kahhâr olan Allah'tan bilirler. Bu sırra binaen şöyle denmiştir: ‘Ben ancak bana cennet yemeğini hatırlattığı için dâvete icabet ederim’. Yâni davet yemeği, helâl, yorulmadan elde edilen, masrafı ve hesabı bizden kaldırılmış bir yemektir. Bunun için tıpkı cennet yemeği gibidir…. Misafir, gitmek için ev sahibinin rızasını gözeterek, ancak o izin verdikten sonra gitmelidir. Misafir olarak bir eve vardığında üç günden fazla durmamalıdır. Zira ev sahibinin, üç günden fazla kalan misafirden sıkılması çok görülen bir hâldir ve belki de fazla kalması kovulmasına sebep olabilir! Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: Misafirlik üç gündür, fazlası sadakadır.
Şayet, ev sahibi samimiyetle misafirin fazla kalması için ısrar ederse, o zaman fazla kalabilir. Her müslümanın yanında misafir için bir kat yatak bulunması müstehabdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır: .ûUj^iij ^iji; j^B ^'5*5 »’P! ^A) ^^ ^'zi 62) Müslim ve Buhârî

