Tasavvuf Klasikleri · Haziran 22, 2026

Misafirperverliğin Derinliği: İslam Ahlakında Ziyaret ve Cömertlik

İhya-i Ulûm'id-Din Bir ara Hz. Peygamber (s.a), birçok deve ve sığıra sahip bulunan bir kimseyi ziyarete gitti. Fakat o zengin onu misafir olarak kabul etmedi. Birkaç koyunu olan fakir bir kadıncağızı ziyarete …

İhya-i Ulûm'id-Din Bir ara Hz. Peygamber (s.a), birçok deve ve sığıra sahip bulunan bir kimseyi ziyarete gitti. Fakat o zengin onu misafir olarak kabul etmedi. Birkaç koyunu olan fakir bir kadıncağızı ziyarete gitti, kadın, (kendisini misafir olarak kabul ettiği gibi), ikrâm olarak kendisine bir de koyun kesti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: Bu iki insanın hâline bakınız. Demek ki bu ahlâklar Allah'ın kudret elindedir. Kim isterse güzel ahlâkı ona verir. Rasûlullah'ın azadlısı Ebu Râfi şöyle buyurur: Jl ^ :Jlâ> «j^l» .^ji S' <iLi l* aÜI > Jtü ^^^- ^ ^Ji Rasûlullah'ın bir misafiri geldi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu ‘Filân yahudiye git ve de ki; Rasûlullah'ın bir misafiri gelmiştir. Receb ayına kadar ödünç olarak biraz un versin’. Bu teklif üzerine yahudi şöyle dedi: ‘Vallahi ona ancak rehine karşılığı un verebilirim’. Yahudinin dediklerini iki cihan serverine haber verdiğim zaman şunları söyledi: ‘Allah'a yemin ederim ki ben yerde ve gökte eminim. Eğer bana ödünç olarak unu verseydi, muhakkak ki onun hakkını yerine getirirdim. Fakat al şu zırhımı götür ve kendisine rehin olarak bırak’. Hz. İbrahim (s.a) yemeğe hazırlandığı zaman çıkar, bir veya iki millik bir mesafeye kadar sağa, sola bakar, kendisiyle birlikte yemek yiyecek birisini arardı.

Bunun için Hz. İbrahim'e ‘Misafir babası’ mânasına gelen ‘Ebu'd-Diyfan’ denirdi. Bu husustaki güzel niyetinin bir mükâfatı olarak günümüze kadar mübarek meşhedinde (makamında) ziyafeti devam edegelmektedir. Bir gece yoktur ki Hz. İbrahim'in yanında (makamında) üç, on ve yüz kişilik cemâatlar yeyip içip barınmasınlar. Türbedârı diyor ki: 45) Harâitî

Kitabu Âdâb'il-Ekl/IV. Bölüm

‘Buraya ilk geldiğim andan beri burayı bir gece olsun misafîrsiz görmüş değilim’. Hz. Peygambere şöyle soruldu: ‘İman nedir?’ Cevaben şöyle buyurdu: . jJjj fWJı ^l*ti :jlü Vjl^jY Li Yemek yedirmek ve selâm vermek. Başka bir hadîs-i şerifte kefaret ve yüksek derece hakkında şöyle buyurmaktadır: Yemek yedirmek ve halkın tatlı uykuda mışıl mışıl uyuduğu zaman kalkıp Allah ile başbaşa kalıp ibadet etmektir. Hz. Peygamber'e Hacc-ı Mebrur sorulduğunda şöyle demiştir: Yemek yedirmek ve güzel konuşmaktır. Enes (r.a) şöyle demiştir: ‘Misafirin girmediği bir eve melekler de giremez’. Kısacası, ziyafetin ve Allah rızası için yedirmenin fazileti hakkında hadde hesaba sığmayacak kadar çok haberler vârid olmuştur.

O hâlde biz burada bu kadarla yetinip edeplerin zikredilmesi faslına dönelim. Dâvet Âdâbı 1Davete çağıran sofra sâhibi, ittika sahibi ve dindar kimseleri davet etmeye bakmalıdır. Fâsık ve fâcirleri dâvet etmemelidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) kendisini davet edip yediren bazı kimselere şöyle demiştir: ‘Senin yemeğini iyiler yediler’. Bir başka hadîste de şöyle demiştir: 46) Müslim ve Buhârî 47) Tirmizî ve Hâkim 48) Enes'ten

îhya-i Ulûm'id-Din Sen ancak muttaki bir kimsenin yemeğini ye ve yemeğini de sâlih bir kimseye yedir. 2Özellikle zenginleri.değil, tam aksine fakirleri dâvet etmeye dikkat etmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır: .tljîill ûp >û^^ ^! ^^p-ü <»JJJI ^Lil» ^WJl JLi Yemeklerin en şerlisi velîme yemeğidir. Çünkü yemeğe yalnız zenginler dâvet edilir. Fakirler ise, davet edilmezler. 3Ziyafetinden akrabalarını mahrum etmemesi gerekmektedir. Çünkü onları mahrum etmesi nefretlerine sebep olur ve böylelikle sıla-i rahim kesilir. 4Dost ve tanıdıkların yakınlık derecelerini gözetip ona göre hareket etmesi lâzımdır. Çünkü sadece bir kısmını davet etmek diğerlerini rencide ederek ürkütür.

5Verdiği dâvet ile gurura kapılıp övünmemelidir. Aksine, dostlarının kalplerini kazanmayı ve Rasûlullah'ın yemek yedirmek ve mü’minlerin kalbine sevinç vermek hususundaki sünnetine uymayı kasdetmeli ve sadece buna niyet etmelidir. 6Dâvete icabet etmesi zor olan birini dâvetine çağırnıamalıdır. 7Geldiğinde herhangi bir sebepten dolayı, dâvette olanların rahatsız olacağını bildiği bir kimseyi de dâvet etmemelidir. 8Dâvetine icabet edeceği kesin olan kişileri dâvet etmelidir. Süfyân es-Sevrî şöyle der: ‘İcabet etmesinden hoşlanmadığı birini dâvet eden kimse günahkâr olur’. Buna rağmen, eğer çağrılan icâbet ederse, o zaman çağıran iki defa günahkâr olur, a) İstemediği halde kişiyi yemeye zorlamış olur, b) Şâyet çağrılan, kendisinin ev sâhibi tarafından istenmediğini bilseydi, hiç şüphesiz gelip o yemeği yemeyeceği için.) Zekât bölümünde geçmişti.) Buhârî ve Müslim

Ki tabu Âdâb'il-Ekl/IV. Bölüm

Bir terzi İbn Mübârek'e şöyle sordu: ‘Ben sultanların elbiselerini dikiyorum, acaba onların yardımcılarından olmamdan korkar mısın?.’ İbn Mübârek ‘Hayır, zâlimlerin yardımcıları, ancak sana iğne ve iplik satan kişidir. Sen ise zâlimin tâ kendisisin’ dedi. Dâvete icâbet sünnel-i müekkededir. Bazı yerlerde icabetin farz olduğunu söyleyenler de vardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: Eğer kürâ‘ denilen bacak kemiğine dâvet edilsem icâbet ederim. Zira bana bir hayvan kolu hediye edilse bile kabûl ederdim. Dâvete İcabet Etmenin Âdâbı Davete icâbet etmenin âdâbı beş'tir: 1. Fakir-zengin ayırımı yapılmamalıdır. Eğer fakirinkine değil de sadece zenginin davetine icabet edilirse, böyle bir hareket yasaklanmış olan kibir ve gurur sınıfına girer.

Bu sır ve hikmete binâen, seleften bazı kimseler icabetin aslından vazgeçerek nedenini şöyle izah etmişlerdir: ‘Çorbayı beklemek zillettir’. Başka biri ‘Elimi başkasının çanağına uzattığım zaman, boynum ona karşı bükük ve zelil olur’ demiştir. Bir kısım mütekebbir vardır ki, zenginlerin dâvetine icabet edip fakirlerin davetine gitmekten imtina ederler! Bu hareket, sünnetin tam tersidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) köle ve fakir ayırmaksızın herkesin dâvetine icâbet etmiştir. Bir ara Hz. Ali'nin oğlu Hz. Haşan (r.a) yolun kenarında oturup dilenen bir grubun yanından geçtiğinde kumlar üzerine yemeklerini serdiklerini gördü. Bu gruba katırının üstündeyken selâm verdi.

Onlar bu selâma karşılık ‘Ey Allah Rasûlü'nün torunu, yemeğimize buyurmaz mısınız?’ dediler. Hz. Haşan ‘Elbette gelirim; çünkü Allah Teâlâ kibir gösteren kimseleri sevmez’ deyip katırından indi ve onlarla oturup birlikte yemek yedi. Yemek yedik51) Tirmizî ve İbn Mâce

İhya-i Ulûm'id-Din ten sonra tekrar katırına bindi ve ‘Ben sizin dâvetinize icâbet ettim, o hâlde siz de benim dâvetime icâbet ediniz’ dedi. Onlar da ‘Hay hay, biz de senin dâvetinize icabet ederiz’ dediler. Bunun üzerine onlara belli bir zaman tâyin etti. Onlar o zamanda çıkıp geldiler. Onlara yemeklerin en nefislerini takdim ederek, oturup kendileriyle birlikte yedi. ‘Ben elimi kimin çanağına uzatırsam, ona karşı boynum bükük olur’ şeklindeki hükme, ‘Bu hüküm sünnete muhaliftir’ diyenin kanâati yanlıştır. Zira davet eden, çağrılanın icâbet etmesine sevinmediği ve onun gelmesini kendisine bir minnet saymadığı takdirde, icâbet etmek, zillet olduğu gibi, çağrılanın boynunda da bu dâvet bir minnet olur.

Hz. Peygamber (s.a) davetlerin tümüne icâbet ederdi. Çünkü bilirdi ki, o davette hazır bulunmasından dolayı yemek sahibi büyük bir minnet yükünü kabul edip, teşriflerini kendisi için dünya ve âhiret azığı olarak görür. Bu nedenle bu durum, hâllerin değişmesiyle değişen bir durumdur. Şöyle ki: Şayet yedirmenin davet edene ağır geldiğini, ancak böbürlenmek ve zoraki bir durum için yedirdiğini bilirse, böyle bir davete icabet edilmesi sünnete uygun değildir. Aksine böyle bir dâvete icabet etmemesi için bahaneler uydurması daha uygun bir harekettir. Bundan dolayı seleften biri şöyle demiştir: ‘Ancak senin kendinde olan rızkını yediğini ve sana ait olup onun yanında bulunan bir emaneti sana teslim ettiğini, o emanetini kabul ettiğin için de kendisine büyük bir iyilikte bulunduğunu gören ve bilenin yemeğini ye..’.

Sırrî es-Sakatî şöyle demiştir: ‘O lokma için âh çekerim ki, onda Allah'a karşı bir mesuliyet olmadığı gibi, herhangi bir mahlûkun da onda minneti yoktur’. Bu nedenle davete çağrılanın, dâvette herhangi bir minnetin olmadığını bildiği zaman, icâbet etmesi gerektir. Ebu Turâb en-Nahşâbî şöyle demiştir: ‘Bana bir yemek takdim edildi (hiç bir mâni olmadığı halde) yemedim. Bunun üzerine ondört gün aç kaldım. Düşündüm ve bu cezânın sebepsiz yere reddettiğim dâvetten geldiğine kanâat getirdim’. Mâruf-u Kerhî'ye ‘Seni kim dâvet ederse hemen dâvete icâbet ediyorsun’ denildiğinde, ‘Ben misafirim, beni nereye oturturlarsa

Kitabu Âdâb'il-Ekl/IV. Bölüm

2. Dâvet edenin fakirliği ve rütbece yüksek olmaması, icâbete engel teşkil etmediği gibi, gidilecek mesafenin uzaklığı da engel teşkil etmemelidir. Normal olan her mesafenin icâbete engel olmaması gerekir. Bunun için Tevrat'ta veya semavî kitapların birinde şunlar vardır: ‘Hastanın ziyareti için bir millik mesafeye; cenâze teşyii için iki mil; dâvete icabet etmek için üç mil ve Allah için bir arkadaşını ziyaret etmek için de dört mil yol gitmelisin’. Davete icabet ile Allah için ziyaretin daha önemli tutulması, şu hikmetten dolayıdır: Bu iki husus da diriler hakkında yerine getirilmesi gereken hususlardır. Dirinin hakkına öncelik vermek, ölünün hakkına öncelik vermekten daha evlâdır.

Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: ; Eğer Gamım denilen mevkide bulunan kürâ‘a dâvet edilirsem, şüphesiz icabet ederim. Hadîste adı geçen Gamım Medine-i Münevvere'den birkaç mil uzaklıkta bulunan bir yerin adıdır. Hz. Peygamber Ramazan'da Medine'den çıkıp oraya vardığında, orucunu bozar ve her sefere çıkışında oraya vardığında namazını seferî olarak kılardı. 3. Oruçludur diye davete icabetten kaçınmamalıdır. Aksine dâvete icabet etmesi gerekmektedir. Davete icabet edip hazır olduktan sonra, eğer orucunu bozmak arkadaşını sevindiriyorsa, orucunu hemen bozmalıdır. Orucunu bozup din kardeşine bahşettiği sevinçten elde ettiği sevap, nafile oruçtan elde ettiği sevaptan kat kat üstündür.

Bütün bu hükümler nafile oruç hakkındadır. (Farz oruçta ise böyle birşey sözkonusu değildir). Eğer davet sahibinin kalbî sevinci kesinlikle sabit olmamışsa, onun zahirî sevincini tasdik ederek orucu bozmalıdır. Eğer kesinlikle dâvet sahibinin samimiyetine inanmayıp, ancak zorakî dâvet ettiğine karar verirse, o zaman orucunu bozmamak için bahaneler 52) Daha önce geçmişti.) Müslim

İhya-i Ulûm'id-Din uydurup yemekten kaçınmalıdır. Orucunu özür olarak gösterip yemekten kaçınan bir kimse için Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir. Kardeşin senin için zorluklara katlanmış ve yemek hazırlamıştır, sen de ‘Ben oruçluyum’ diyerek yemekten kaçınıyorsun. îbn Abbas şöyle der: ‘Nâfile orucunu, arkadaşlarının kalbini hoş etmek için bozmak, iyiliklerin en fazileDilerindendir’. Öyleyse bu niyetle nâfile orucu bozmak, bir ibâdettir. Güzel bir ahlâktır. Öyleyse böyle yapmanın sevabı, nâfile oruca devam etmenin sevabından daha üstündür. Eğer nâfile oruç tutan zat, orucunu bütün ısrarlara rağmen bozmazsa onun ziyafeti güzel koku sürmek, buhur yakmak ve tatlı konuşmaktır.

Göze sürme çekme-, nin ve kokulu yağlârla yağlanmanın bir çeşit ziyafet olduğu da söylenmektedir.. Yemekte şüphe varsa, yayılan sergiler helâlden değilse, davet yerinde ipekli sergiler serilmişse-, gümüş kaplar kullanılıyorsa, dâvet yerinin duvar veya tavanlarında canlıların boy resimleri bulunuyorsa, dinen münker olan çalgılar çalmıyorsa, haram oyunlarla meşgul olunuyorsa, gıybet, yalan şahitlik, iftira, yalan ve benzeri şeyler yapılıyor ve dinletiliyorsa, böyle bir dâvete icabet etmekten şiddetle kaçınılmalıdır. Bütün bu durumlar, icâbete mâni oldukları gibi, müstehab olmasını ortadan kaldırıp haram ve mekruh hâle getirir. Dâvet eden, zâlim, bid‘atçı, fâsık, şerir veya gösteriş meraklısı bir zorba ise, böyle bir kimsenin dâvetine icabet etmemek gerekir..

Dâvete icabet etmenin gayesi, karın doyurmak olmamalıdır. Böyle bir durum, dünya için çalışıldığını gösterir. Aksine, âhiret için çalışmak niyetiyle icâbet edip, bunu ispatlamak için çalışmalıdır. Şöyle ki: Dâvete icabet etmekle Hz. Peygamber'in ‘Eğer Kur'a bile davet edilsem icabet ederim’ sözüne uymaya niyet 54) Beyhakî

Kitabu Âdâb'il-Ekl/IV. Bölüm

etmelidir. Davete icâbet etmekle, Allah'a masiyetten korunmaya
niyet etmelidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
âıı ^ Alî ^liı ^ p .
Çağırana (eğer dinî mahzur yoksa) icâbet etmeyen muhak­
kak Allah ve Rasûlü'ne isyân etmiştir.55
icabet etmekle mü’min kardeşine ikrâm etmeyi niyet etmeli­
dir. Böylece Hz. Peygamber'in yolunda yürümüş olur, Nitekim Hz.
Peygamber şöyle demiştir:
.411
^jjl İL^İ ^
Kim mü’min kardeşine ikramda bulunursa sanki o kimse
Allah'a ikram etmiştir.56
.Âlll * J-*» ı*îy t*- û/
Bir mü’mini .sevindiren, muhakkak Allah'ı sevindirmiş
olur.57
Bu hadîse uyarak davete icabet etmekle çağıranı sevindirmek
gibi, davet edenin ziyaretine de niyet etmelidir ki, bu sayede Allah
için sevişenlerden olsunlar; zira Allah için sevişmekte Hz.
Peygamber karşılıklı ziyaret ve ikramı şart koşmuştur. Böylece bir
taraftan ikrâm, diğer taraftan da ziyaret olmuş olur.
Bir kimsenin davete icabet etmemesi yüzünden kötü zanna
kapılıp hakkında saçma-sapan konuşulmasına meydan vermeme­
lidir. Meselâ icabet etmemesinin, kibir, gurur, kötü ahlâk, nıüslü-
man kardeşlerini hakir görmek ve benzeri kötü ahlâklara hanıle-
dilmesine fırsat vermemelidir.
Konunun başından buraya kadar zikredilenlerin tümü altı hu­
sustur. Dâvete icabet etmesi sadece bunların birisiyle olsa bile,
55) Müslim ve Buhârî
56) İsfehânî
57) Buhârî

îhya-i Ulûm'id-Din Allah'a yaklaştırıcı ibâdetlerden olur. Acaba hepsi bir arada olursa nasıl olur? Selef-i sâlihînden biri şöyle demiştir: ‘Her amelde, hatta yemekte ve içmekte bile benim bir niyetim olmasını sever ve isterim’. Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: ®'j*\ j' ^H^i ^ j! ^y>* cjL^ j^J aJ^j—J_j 4İ1 Jı Ameller ancak niyet ile vardır, (veya kâmildirler). Her kişi niyet ettiğini elde eder. Bu bakımdan kimin hicreti (gidişi) Allah'a ve O'nun Rasûlü'ne ise, o kimsenin hicreti Allah ve Rasûlü'nedir. Kimin hicreti elde etmek istediği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadına ise, onun kazancı da kasdettiği hedeftir.

Bu hadîsler, bu gibi hükümler hakkında vârid olmuştur. Niyet ancak mübahlara ve ibadetlere tesir eder. Yasaklarda ise, niyetin zerre kadar müsbet bir tesiri olmaz. Bu bakımdan arkadaşlarını sevindirmek niyetiyle içki içirir veya başka bir haram hususunda yardımda bulunursa, bu niyet, kendisine zerre kadar fayda vermez ve bu hususta ‘ameller ancak niyete bağlıdır’ denilemez. Dahası vardır: Eğer tâat ve ibâdetin tâ kendisi olan gaza ve muhârebe ile şöhret ve ganimeti kast ederse, kötü niyeti onu ibâdet olmaktan çıkarır. Hayırlar ile mübah da böyledir. Ancak iyi niyetle hayır sınıfına girer. Bu bakımdan niyet bu iki kısımda tesir eder.

Üçüncü kısım (haram) da ise, hiçbir tesiri yoktur. Dâvet Olunan Evde Bulunmanın Âdâbı 1Davette hazır olmanın âdâbına gelince, eve girip baş tarafa geçmemeli ve yerlerin en iyisini işgal etmemeli, aksine tevâzu gösterip, alçak gönüllü davranmalıdır. 2Geç gelmek suretiyle misafirleri bekletmemelidir.) Buhârî ve Müslim

Kitabu Adâb'il-Ekl/lV. Bölüm

3Yemek hazırlanmadan önce ansızın gelmemelidir. 4Hazır bulunanları, sıkıştırmak suretiyle rahatsız etmemelidir. Ev sahibi kendisine bir yer gösterir veya işaret ederse, ona muhalefet etmemesi lâzımdır. Çünkü ev sahibi kendi kafasında sofrada herkesin yerini tâyin ve tertip etmiş olabilir. Bu durumda ev sâhibine muhalefet etmek onun plânını altüst etmek demektir. 5Eğer misafirlerden bazıları, kendisine ikrâm olsun diye baş tarafa oturmasını işaret ederlerse, tevâzu göstermesi gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: Meclisin en aşağısında oturmaya razı olmak, Allah rızası için tevâ-zu gösterip alçak gönüllü olmak demektir. 6Kadınların bulunduğu hücre (oda) kapısına gerdikleri perdenin karşısında oturmamalıdır.

7Yemeğin hazırlandığı yere çok bakmamalıdır; zira böyle yapması oburluğun işaretidir. 8Oturduğu zaman, ancak, yakınında oturan kimsenin hâlini sorup ona selâm vermelidir. Gece kalacak bir misafir geldiği zaman, ev sahibi misafire gelir gelmez şunları yapmalıdır: a) Kıbleyi, b) Helâyı, c) Abdest alacak yeri göstermelidir. Çünkü İmam Mâlik misafiri bulunan İmam Şafiî'ye böyle yapmıştır. İmam Mâlik (r.a) yemekten ve misafirlerden önce elini yıkayıp şöyle demiştir: ‘Yemekten önce ev sahibinin el yıkaması daha uygundur. Çünkü o, misafirleri ikramına davet eder… Öyleyse herkesten önce el yıkama hakkına o sahiptir’. Yemeğin sonunda ise herkesten daha sonra yıkamalıdır ki sonradan gelenleri beklemiş ve onlarla yemek yemiş olsun.) Harâitî ve Ebu Nuaym