İhya-i Ulûm'id-Din ‘Gazâlî şöyle demiştir’ diye söze başlar. İşte bu hâdise nedeniyle gurura kapılmaktan korkan Gazâlî Şam’ı terkeder. Şam'dan ayrıldıktan sonra memleketi gezmeye başlar. Bu arada Mısır'a, oradan da İskenderiye'ye gider. Bir süre de orada kaldıktan sonra, Mağrib sultanı Yusuf b. Taşfin'in âdil bir padişah olduğunu işittiği için onu ziyaret etmeyi tasarlar. Fakat, tam bu sıralarda sultanının ölüm haberi Mısır'a kadar ulaşır. Ülkeleri gezmeye devam ederek türbeleri, camileri ve yatırları ziyaret eder. Ebrar’ın terbiyesiyle nefsini terbiye etmek için zorluklara katlanarak bazen çöllerde ve tenha yerlerde kalırdı. İbâdetlerin ağır yükünü taşımaya tahammül göstererek nefsinin terbiyesine çalışırdı.
Varlıkların kutbu, her mevcuda rahmet olacak bir seviyeye gelinceye kadar bu çalışmalara devam etti. Rahmân'ın rıza yoluna ve imanın merkezine ulaştıracak bir rehber oldu. Hac farizasını edâ edip Bağdad'a döndüğü zaman va‘z ve nasihata koyuldu. Ehl-i hakikatin diliyle konuşmalar yapmaya başladı. İşte tam bu sıralarda İhya adlı meşhur eserini te’lif etti. Bazı eserler, Gazâlî'nin seyahat ve zühdünün sebebini şu şekilde anlatır: Bir gün halka va‘z verirken, kardeşi Ahmed içeri girer ve şu şiiri okur: Halkı zayıf görünce kendini kuvvetli saydın, kuvvetlenmeleri için gayret sarfettin; Onlar kuvvetlenip yol alınca yorgunluk seni geride bıraktı.
Hidâyet edici oldun, fakat kendin hidâyetten uzak kaldın. Halka va‘z ve nasihat ediyorsun; fakat neden kendin işitmez oldun? Ey keskinletici taş! Ne zamana kadar demirleri keskinleştirip, kendin kör ve kesmez olarak kalacaksın? İşte bu şiir Gazâlî'nin dünya zevklerinden ilgisini kesmesine sebep oldu. Nişabur'un hatibi Abdülgaffar b. İsmail el-Fârisî, Gazâlî'nin üstün vasıflarını anlattıktan sonra sözlerine şöyle devam eder: ‘Dünyanın geçici zevklerini terkedip zühd ve takvaya daldı. Hacca
Önsöz
giderken Şam'a uğradı ve oradır on seneye yakın bir zaman kaldı. Burada bulunduğu sıralarda gezer ve ziyaretler yapardı’. îhyâ-i Ulûm’id-Dîn gibi emsâli görülmemiş bir eseri, el-Erbaîn gibi -çap bakımındanküçük kitaplarını yazdı. Bu kitapları tedkîk edenlere Gazâlî'nin İlmî kıymetinden bahsetmek mânâsız bir iştir. Nefsinin temizlenmesine, ahlâkının gelişmesine, dünya ve ahiret saadeti için bütün zamanını sarfetti. Halkı hidâyete çağırdı; âhireti güzel, dünyaya tapmayı çirkin olarak göstermeye çalıştı. Ahiret yolculuğunun tedbirine, bu yolun rehberlerine hürmet etmeye çağırdı. Bu sahada tam olarak yetiştikten sonra memleketine döndü. Evine kapanarak düşünce deryasına daldı. Vakitlerini ibâdetlerle değerlendirdi.
Bu hâli bir süre devam etti. Bu esnada birçok kitap yazdı. Fakat hiçbir yazar Gazâlî'nin yolunu tenkîd edemedi. Onun gidişâtına dil uzatamadı. Şehidler Gülü diye anılan Nizâmülmülk'ün oğlu Fahrülmülk vezir oluncaya kadar Gazâlî uzlet köşesinden ayrılmadı. Bu büyük vezirin zamanında Horasan illeri dünyanın en ileri diyarı hâline ğeldi. Fahrülmülk'e, Gazâlî'nin fazileti, İlmî derecesi, sağlam akîdesi ve temiz yaşantısı anlatıldı. Bunun üzerine vezir, Gazâlî'nin huzuruna giderek;. va’z u nasihatim dinledikten sonra Gazâlî'ye ‘İlminden, faziletinden ve nasihatlerinden mutlaka istifade edilmelidir. Herkesin istifade etmesi için de halvetten çıkıp, herkese ders ve nasihat vermen gerekir’ deyince, Gazâlî müsbet cevap vererek derhal Nişabur'a gitti.
Orada Meymunet'un-Nizamiye adlı medresede yeniden ders vermeye başladı. Gazâlî, devlet idarecilerinden yakasını kurtaramadığı için yeniden müderrisliğe başlamıştı. Onun için, okuttuğu derslerden öğrencilerin faydalanmalarını niyet ederek böylece çalışmasını değerlendirdi. Eskiden yaşadığı debdebeli hayata dönmeyi hiç ama hiç aklından geçirmiyordu. Rütbeden şiddetle kaçıyordu. Aleyhinde nice ihbarlar yapıldı, fakat bunların hiçbirini kaale alamadı, ehemmiyet vermedi. Aleyhinde bulunanlara tenezzül edip, cevap dahi vermedi. Onu defalarca ziyaret ettiğim halde kendisinde eski haşinliğin ve kibrin zerresini dahi görmedim. Daha önceleri geniş ilmiyle, halk arasındaki itibarıyla, ibâdeti ve derecesi ile o derece mağrur idi ki, her gelene hakaret bakışları yağdırırdı.
Fakat şimdi tam tersi bir insana rastlamıştım… İhya-i Ulûm’id-Din O kibir ve gururun yerini yüce bir ahlâk ve tertemiz, berrak sıfatlar doldurmuştu. Onun aldatıcı bir elbiseye büründüğünü zannederdim. Derin tedkik ve teftişten sonra, bunun bir gösterişten ibaret olmadığına kesinlikle karar verdim. Anladım ki tam mânâsıyla uyanmış, ilimlerde derinleştikten sonra Allah Teâlâ'nın kendisine ihsan ettiği istidâdiyle irfanların tahsiline koyulmuştu. Muamele ilminin dışında kalan garip ilimlerin tahsilini başarıyla tamamladı. Sonunu düşünerek kendisini ahirette mes’ud edecek yolları aradı. Farmedî'nin sohbetine devam ederek önündeki yolun açılmasını istedi. Mürşidinin kendisine yapmasını tavsiye ettiği nafile namazları, zikirleri ve evradı titizlikle yerine getirdi.
Zikirlere ve tefekküre çok büyük önem verdi. Onun için sâliklerin geçmeye mecbur olduğu bütün geçitleri hızla geçti. Bundan sonra ilmin çeşitli dallarına daldı; ince mânâlı ilim kitapları üzerinde çok derin tedkiklerde bulundu. Bu çalışmasının semeresi olarak kendisine o ilimlerin kapısı ardına kadar açıldı. Bir müddet delillerin mukayesesini yaparak, meseleleri etraflıca çözmeye uğraştı. Daha sonra kendisini herşeyden meneden ve Allah'tan başka herşeyden uzaklaştıran bir korku hâli kendisinde belirmeye başladı. Bundan dolayı mâsivadan elini eteğini çekmek onun için çok kolay oldu. Gazâlî bu devrelerden geçe geçe nefis terbiyesinin bütün devrelerini tamamladı. Hakikatler kendisine bütün açıklığı ile görünmeye başladı.
Artık bizim kanaatimize göre, o gelecek saâdete bihakkın ulaşmıştı. Kendisinden vezir Fahrülmülk un dâvetini kabul ederek Nişabur'a gelmeyi nasıl kabul ettiğini sorduğumuz zaman bize şöyle cevap verdi: ‘İslâm'a dâvetten geri kalmayı ve ilim talep edenlere faydalı olmamayı dînen caiz görmediğim, hakkı haykırmak vaktinin geldiğine inandığım için vezirin dâvetini kabul ettim. Onun için bu dâvete uymakta mâzurum’. Sonradan Nişabıır Medresesi'nhı müderrisliğini terkederek tekrar evine çekildi. Fakat bu seferki çekiliş öncekilere benzemedi. Tam evinin bitişiğinde talebelere bir medrese ve sûfîlere de bir tekke yaptırdı. Vaktinin bir kısmını Kur’-an’ı öğretmeye tahsis etti; bir kısmını da ehl-i kalb'in sohbetine ve diğer kısmını da talebelerin dersine hasretti.
Ne kendisinin ve ne de yanındakilerin bir da-
Önsöz
kikası bile boşa geçmezdi. Onun meclisinde ilimden başka hiçbir şey konuşulmazdı. Gazâlî Hakkında Neler Söylendi? İmam Subkî ârif-i billâh Şeyh Ebu'l-Hasen eş-Şâzelî'den şöyle nakleder: “Gazâlî zamanının efendisi, dili ve bereketi idi. Ben rüyamda Allah'ın Râsûlü'nü gördüm, Hz. Musa ve Hz. İsa'ya soruyordu: ‘Sizin ümetinizde İmam Gazâlî gibi biri var mıdır?’ Onlar ‘hayır’ diye cevap verdiler”. Zamanının efendisi Ebu’l-Abbas el-Mersî'den Gazâlî hakkında sorulduğu zaman şöyle cevap verdi: ‘Ben Gazâlî'nin sıddîklara mahsus en yüksek makama çıktığına şehâdet ederim’. Kutûblar üçtür: 1. İlimlerin kutbu (Gazâlî) 2. Hâllerin kutbu (Beyazıd-ı Bistâmî) 3. Makamların kutbu (Abdülkadir Geylânî) Bu hüküm el-Kasd ue's-Sâdâd adlı eserde yazılıdır.
Aynı eserde şu satırlar da yer almaktadır: ‘Bu elbiseyi Gazâlî ördü; Abdülkadir (veya Şârânî) giydi. Biz de ona gereken nakşı işledik; fakat giyecek insan nerede?’ Bu sözde, Gazâlî'nin ve Şârânî'nin ledünnî ilimlerde çok ileride olduklarına işaret vardır. Abdüllâtif el-Mutrî bir mektubunda İmam Subkî'ye Gazâlî'yi sorunca şu cevabı almıştır: ‘Gazâlî hakkında insan ne söyleyebilir? Onun ismi ve fazileti bütün dünyayı kaplamıştır. Onun sohbetini dinleyen ve kitaplarını okuyan, hakikî değerinin, isminden çok daha üstün olduğunu görür’. Gazâlî'nin talebesi Muhammed b. Yahya en-Nişâburî şöyle der: ‘Aklı kemâl derecesinde olanlar ancak Gazâlî'nin fazilet ve ilmini takdir edebilirler’.
Vefatı İmam Gazâlî H. senesinin Cemaziyulevvel ayına kadar vakitlerini taksim eder; bir kısmını Kur’an, bir kısmını kalp ehliyle
İhya-i Ulûm'id-Din sohbet ve bir kısmını da derslerde geçirirdi. Gündüzleri oruca, geceleri ise teheccüd namazına devam ederdi. Kardeşi Ahmed'in ifadesine göre adı geçen ayın bir pazartesi gününde sabah namazı için abdest aldı ve namazını kıldıktan sonra kefenini istedi; kefen gelince öptü, başına ve gözünün üzerine koydu ve şunları söyledi: ‘Allahım! Emrin başım üzere…’ Bunları söyledikten sonra mübarek yüzünü kıbleye çevirerek ayaklarını uzattı ve sabahın alaca karanlığında Hakkın rahmetine kavuştu’. Cemaziyulevvel ayının ondördüncü günü (pazartesi) H. senesinde Allah Teâlâ'nın ‘Ey itminanın zirvesinde bulunan nefis! Rabbinin rahmetinden doya doya tatmak için dön!’ emrine icâbet etti.
Âlem-i İslâm bu ölümle büyük bir müceddidini daha kaybetti. Taberan kasabasının bir kenarında defnedildi. Kızlarına yetecek kadar miras bıraktı. Erkek evlâdı yoktu. Taberan kasabasında bulunan Gazâlî'nin türbesi mütevazi bir mezardır. Vasiyetine uyularak üzerine hiçbir şey yapılmamıştır. Gazâlî için çok kimse tarafından mersiyeler yazılmıştır. Nitekim Kadı Abdülmelik b. Ahmed b. Muhammed b. el-Muafî şöyle der: Kalbi şaşkın ve hayran olan bir gözle, hak aşıkların sevgilisi olan bir kimse için ağladım. Senelerden beri hapsettiğim ve başkası için asla dökmediğim göz yaşlaıımı sel gibi akıttım. Kirpiklerimden Gazâlî için değil de, ya kim için hayretten dona kalıp gözyaşı akıtacaktım?
Ebu Hâmid, ilimleri diriltmiş ve canlı sözleriyle İslâm'a yeniden can vermiştir. Gazâlî'nin Bazı Mektupları Musullu Ebu Hâmid Ahmed b. Selâme'ye yazmış olduğu bir mektubunda şu ibareler yer almaktadır: Va‘z ve nasihat yapmak ise, ben böyle birşeye nefsimi lâyık görmüyorum. Çünkü vâizin zekât nisâbına mâlik olması için verdiği va‘z ve nasihati nefsinde tatbik etmesi şarttır. Nisaba sahip olmayan bir kimse nasıl zekât verebilir? Ancak avret yerini örtecek kadar bir elbiseye sahip olan bir kimse,
Önsöz
nasıl olur da başkalarının avret yerlerini kapatmaya kalkar? Eğri bir ağacın gölgesinin doğru olması mümkün müdür? Allah Teâlâ Hz. İsa'ya şöyle vahyetmiştir: ‘Evvelâ nefsine va‘z et, eğer nefsin kabul eder de, ıslâh olursa ondan sonra başkalarına va‘z et. Aksi halde benden utan!’ Ebu Nasr Fazl b. Haşan b. Ali el-Mukrî der ki: Ebu Hâmid Muhammed Gazâlî’nin huzuruna vedâ etmek için vardım. Bana şöyle dedi: ‘Bu mektubumu el-Beyhakî'ye götür. Mektupta Tûs şehrinin evkaf müdürü olan Aziz den şikayet var’. Şikâyet edilen Aziz el-Muin'in yeğeni idi. Onun için kendisine şunu söyledim: ‘Muin bir zamanlar bu yeğenini vazifeden tard etmişti.
Fakat Herat'ta Muin'in yanında bulunduğum bir zaman zat-ı âlînizin imzasını taşıyan bir medhiye ile el-Ummânî et-Tûsî, Aziz için şefaata geldi. İmzalı kâğıtta sizin Aziz'i medh edişinizi okuyunca onu affetti’. Bu sözlerimden sonra Gazâlî şöyle dedi: ‘Mektubumu Muin’e verdikten sonra kendisine şu mısraları oku: Bizim başımıza gelen zulmün bir benzerini görmüş değiliz; Bize kötülük yapıldığı halde şükretmeye zorlanıyoruz. Gazâlî’nin çağdaşlarına hitaben kaleme aldığı mektuplardan biri ise şudur: Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım. Alemlerin rabbine hamdolsun. Takva ehline güzel sonuçlar, zâlimlere ise, Allah'ın düşmanlığı olsun! Rasûllerin efendisi Muhammed Mustafa'ya, onun âline ve ashabına salât ve selâm olsun!
Büyük kadı Mervan vasıtası ile Emir'ud-Devle Mutemed'ulMülk ile aramda büyük bir dostluk oluşmuştur. Bu dostluk, yakınlık ve karabet yerine geçmiş ve yaklaşmamıza vesile olmuştur. O akrabama takdim edeceğim en büyük hediyem şübhesiz kendisini Allah'a yaklaştıran, cennet-i âlâya girmesine vesile olan bir nasihattir. Çünkü âlim kişilerin nasihattan başka verebilecek hiçbir hediyesi olamaz. Onun da buna karşılık olarak bana yapacağı en büyük hizmet, takdim edeceği en güzel hediye dünya zulmetlerinden uzak bir kalp ile o nasihatimi dinlemesidir. Kendisini ikaz ederim:
İhya-i Ulûm'id-Din Yanında kalp erbabından olan insanların hürleri ayrıldığı zaman, kerîm ve akıllılar zümresini tercih etsin. Onlardan olmaya gayret sarfetsin. Allah Rasûlü'ne en şerefli insanın kim olduğu sorulduğu zaman ‘En müttaki olan’; ‘O halde en akıllıları kimdir?’ sualine de ‘Ölümü en çok hatırlayan’ diye cevap vermiştir. Başka bir hadîste de şöyle buyurulur: ‘Akıllı o kimseye denir ki, nefsini hesaba çeker ve ölümden sonraki âlem için azık hazırlamaya bakar. Ahmak g kimsedir ki, nefsinin -dizginini salıverir ve bütün kötülüklerine rağmen Allah'ın affını ümit eder’. İnsanların en ahmağı, en cahili ve en nâdânı o kimsedir ki, ölüm anında elinden alınan, elinde bırakılmayan dünya işlerine ihtimam ve önem gösterir.
Fakat cennetlik midir, yoksa cehennemlik mi? Buna ehemmiyet vermez. Oysa Allah Teâlâ Kur’an'da cennetlikleri de, cehennemlikleri de bildirmiştir: Muhakkak ebrar (iyiler) naim cennetindedirler ve fâcirler (kâfirler) de cehennemdedirler. (İnfıtar/13) Artık kim azgınlık edip kâfir olmuş ve dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmişse onun sığınağı cehennemdir. (Nâziât/37-38) Dünya ve onun ziynetini isteyene dünyada yaptıklarının karşılığını veririz. Bu hususta onlara noksanlık yapılmaz. (Hûd/15) Ben Emir'ud-Devle'nin himmetini bu önemli meseleye sarfetmesini tavsiye ederim. Hesaba çekilmeden evvel nefsini hesaba çekmesini, zâhirini ve bâtınını kontrol etmesini, kastını ve niyetini kontrol, fiillerini, sözlerini, çıkışını ve girişini tedkik edip, kendisini Allah'a yaklaştırıp ebedî saadete vardıracak nitelikte mi, yoksa yalnız dünyaya ait işleri yapmak niteliğinde mi olduğunu bilmeye gayret sarfetmelidir.
Eğer kasdı ve niyeti elem ve ızdırapla dopdolu dünyasının kederinden kurtulup, yaşanılacak hâle getirilmesi ve sonunda hayat defterinin günah ve kötülükle kapanıp gitmesi ise, o zaman durmadan ve vakit geçirmeden derhal Allah'ın dergâh-ı izzetine
Önsöz
sığınmah, basiret gözünü açmalı ve yarını için ne hazırladığına dikkat etmelidir. O günde nefsine şefkat ve merhamet edecek O'ndan başka hiçbir şeyin olmadığını bilmelidir. Yaptıklarını ve yapmak istediklerini dikkatle kontrol etmeli… Eğer dünya evinin imarına çalışıyorsa, nice zâlimlerin evleri ile birlikte nasıl helâk olduklarına bir bakmalıdır. Yahut şu kimse gibisini (görmedin mi) ki, duvarları, çatıları üstüne yığılmış (alt-üst olmuş) ıssız bir kasabaya uğramıştı. (Bakara/259) Eğer bir su getirmek ve bir nehrin faydalı bir hâle getirilmesine çalışarak faydalı iş yapma havasına bürünmüşse, daha nice muattal kuyular ve kanallar olduğuna dikkat etmelidir.
Nice memleketler vardır ki zulüm yaparken biz onları helâk ettik de, damları çökmüş, duvarları üzerlerine yıkılmıştır; nice kullanılmaz olmuş kuyu ve nice (ıssız kalmış) sağlam köşk vardır! (Hac/45) Eğer bir bina yapmak azminde ise, hassasiyetle tamir edildiği halde sakinlerinin bölük bölük göç edip gitmeleriyle boş kalmış ve içinde fanilik rüzgârı kalmış nice kuvvetli temellere sahip binaların olduğunu görmelidir. O sarayın etrafındaki bağların ve bostanların bakımı ile meşgul ise, o zaman şu ayet-i kerîmeye kulak vermelidir. Böylece biz onları (Firavunu ve kavmini) bostanlardan ve pınarlardan; hâzinelerden ve o güzel yerden çıkardık.
(Şuarâ/57-58) Gördün ya, biz onları senelerce yaşatsak, sonra tehdit edildikleri (azab) kendilerine gelse, o yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. (Şuarâ/205-207) Allah korusun, kişi eğer zâlim bir sultanın hizmetindeyse, şu hadîs-i şerife kulak vermelidir:
Kıyamet gününde Allah'ın tellâli şöyle çağırır: ‘Zâlimler ve onların yardımcıları nerededirler?’ O zâlimlerle, dünyada onlara divit uzatan veya kalemlerinin ucunu sivrilten veya daha başka hizmetlerinde bulunan herkes huzura getirilir. Hepsini ateşten yapılmış bir tabuta korlar ve cehenneme atarlar. Sonuç olarak Allah'ın koruduğu kimseler hariç bütün insanlar Allah'ı unuttukları için Allah tarafından da unutulmuşlardır. Ahirete hazırlık yapmaktan yüzyevirmişler ve bütün gayeleri mülk edinmek, makamlara konmaktır. Demek ki Mutemid'ulMülk Emir'ud-Devle makam ve servet hevesinde ise muhakkak hadîs-i şerifte varid olan şu mânâya kulak vermelidir. Emirler ve reisler, kıyamet gününde küçücük karıncalar gibi haşrolunacaklar ve mahşer ehlinin ayakları altında ezilecek ve ezdirileceklerdir.
Halk üzerlerine basa basa geçip gideceklerdir. Yine Allah Teâlâ'nın zâlimler ve mütekebbirler hakkında Kur’an'da ki ayetlerini dikkat ve hassasiyetle izlemelidir! Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kişi aile efradının arasında bile emirlik isterse Allah nezdinde mütekebbir ve cebbâr olarak yazılır. Koyun ağılına düşen iki aç kurdun koyunlara verdiği zarar, hiçbir zaman riyaset sevdasındaki kişinin, dinine verdiği zarar ve tahribat kadar olamaz. Bu riyaset malın toplanması hususunda olsa bile… Emîr'ud-Devle'nin Allah'ın yüce peygamberi Hz. İsa'nın şu mübarek sözüne de dikkat etmesini isterim: ‘Ey havariler! Dünyanın her sevgisi ahiretten bir kayıptır. Kesinlikle dünyaperest zenginler semâvâtın melekût âlemine giremezler’.
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Zenginler dört grup halinde haşrolunurlar: 1. Haramdan kazanmış ve haramdan harcamış grup ki bunlar için ‘cehenneme götürün’ emri verilir.. Haramdan kazanmış, fakat helâlde sarfetmiş grup ki bunlar için de ‘cehenneme götürün’ emri verilir.. Helâlden kazanmış fakat harama

