Tasavvuf Klasikleri · Haziran 22, 2026

Tartışma Tuzağı: İlim ve Ahlak Arasındaki Dengenin Önemi

İhya-i Ulûm'id-Din Bir kısım haberlerde şöyle vârid olmuştur: Öyle bir zamandasınız ki, size amel etmek ilham olunuyor. Sizden sonra öyle bir kavim gelecektir ki onlara sadece cedel yapmak ilham olunacaktır.159 …

İhya-i Ulûm'id-Din
Bir kısım haberlerde şöyle vârid olmuştur:
Öyle bir zamandasınız ki, size amel etmek ilham olunuyor.
Sizden sonra öyle bir kavim gelecektir ki onlara sadece cedel
yapmak ilham olunacaktır.159
.^'1 İ\İ JU 411 Jl JjJl ^
Allah'ın en çok buğzettiği kul, cedelde en şedid olan kul­
dur.160
•j*-^' '?*? ^1 ji?:*" f/ ^y t»
Hangi kavme cedel verilmişse, mutlaka o kavim amel et­
mekten menedilmiştir.161
Allah Teâlâ herşeyi bütün insanlardan daha iyi bilir!
159) Kut'ul-Kulûb, (isnadsız olarak)
160) Müslim ve Buharî, (Hz. Âişe'den)
161) Ebu Talib el-Mekkî, Kut'ul-Kulûb, (Abdurrahman b. Ebî Leylâ'dan)

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Halkın İlm-i HilâFa Yönelmesinin Nedenleri, Cedel ve Münazaranın Afetleri ve Mübah Olmasının Şartları Allah'ın Rasûlü'nden sonra hilâfet makamına, râşid halifeler geçtiler. Onlar Allah'ı bileqn âlimlerin önderleri idiler, ahkâm ilminde birer büyük fakihtiler. Karşılarına çıkan meseleler hakkında tek başlarına fetva verecek güçteydiler. İstişare edilmesi lâzım gelen konularda istişareye ehil olan sahabîlerle istişare ederler ve sahabenin fakihlerinden yardım isterlerdi. Böyle olduğu halde o devrin âlimleri tamamen âhiret ilmine yönelmiş kişilerdi. Daima bu ilmi tahsil etmeye çalışırlardı. Fetva istendiği zaman kendisinden fetva istenen kişi, isteyeni başkalarına gönderirdi. Dünya ile ilgili bir sual soranı, biri diğerine havale ederdi.

İctihadda tamamen Allah'a yönelmişlerdi. Nitekim sîretleri (biyografileri) ile ilgili kaynaklarda bu şekilde bildirilmektedir. Hilâfet makamı, râşid halifelerden sonra haksız bir şekilde başkalarının eline geçtiği zaman, bu kaide değişti. Çünkü bu makama yeni geçenler fetva ve ahkâm ilminde tek başlarına hareket etme imkânından mahrum kimselerdi. Böyle olduğu için bu kişiler fakihlerden yardım istemek zorunda kaldılar. Hükümleri uygulayabilmek için onlardan fetva almaya ve onlarla arkadaşlık yapmaya mecbur kaldılar'. Fakat o devirde sahabe-i kirâma benzeyen insanlar vardı. Tâbiîn-i kirâmdan birçok âlim, dinin saf tarafına yönelir, seleften dinlediklerini olduğu gibi naklederlerdi. Tâbiîn-i kirâmdan olan âlimlere fetva sorulduğu zaman fetva vermekten kaçınırlardı.

Öyle ki, sultanlar bu zatları kadılık ve hâkimlik yapmaya zorlarlardı. O günün insanları, bu âlimlerin ne denli aziz kimseler olduklarını, sultanların kendilerine nasıl ihtiyaç duyduklarını ve onların buna rağmen makam ve mansıbdan nasıl kaçındıklarını gayet iyi bilirlerdi. Fakat ne yazık ki, onlardan

İhya-i Ulûm'id-Din sonra gelenler, fetva ve ahkâm ilmini izzet ve ikbale, rütbe ve mansıba ulaşmak için elde etmeye başladılar. Bütün vakitlerini -ömürlerini feda etmek pahasınafetva ilmine vakfettiler ve kendilerini bu ilimle sultanlara takdim ederek onlardan rütbe ve atiyeler istediler. Bazıları bu isteklerine nail olma imkânı buldular. Bazıları da bu arzularını tahakkuk ettirmeye muvaffak olamadılar. Fakat ilim sahibi olanlar da kendilerini atiyeler istemek zilletinden kurtaramadılar. Bir zamanlar sultanlar tarafından aranılan fakihler, bu sefer sultanları aramak zilletine düştüler. Tam tersi bir durum hâsıl olmuştu. Sultanlardan yüzçevirmekle aziz olan fakihler, bu sefer makammansıb istedikleri için zillet içine yuvarlandılar.

Allah Teâlâ'nın kendilerini muhafaza ettiği âlimler ise bu hükmün dışında mütalaa edilmelidir. O asırlarda kaza ve hükümlerde fetva ve ahkâm ilimlerine şiddetle ihtiyaç duyulduğu için o devrin birçok âlimleri, bu ilimlere daha çok sarılmak mecburiyetinde kaldılar. Onlardan sonra bazı yöneticiler ortaya çıktılar. Bunlar akâidin esasları hakkında sarfedilen sözlere kulak verip, bu sözleri ispatlayıcı deliller aramaya başladılar. Yöneticilerin, Kelâm ilmindeki tartışmalara eğilim duydukları herkes tarafından anlaşılmıştı. İşte bunun için halk da kelâm ilmine yöneldi. Bu sahada birçok kitap telif edildi. Bu ilmin tartışma yolları tesbit edildi. Karşılıklı konuşmalarda, sözleri değiştirme, tersyüz etme yöntemlerine ulaşıldı ve böylece bir başka ilim ihdas edilmiş oldu.

Bu işlerle uğraşanlara soracak olsanız, size Allah'ın dinini müdafaa ettiklerini, sünnet-i seniyyeyi ihya etmek, bid‘atçıları susturmak için çalıştıklarını söyleyeceklerdir. Kendi seleflerinin de fetva ilmiyle meşgul olduklarını ve böylece müslümanların dinî işlerini üzerine alarak halka nasihat edip, onlara büyük iyilikler yapmış olduklarını ileri süreceklerdir. Daha sonra gelen yöneticiler, kelâm ilmine dalmayı ve insanlara münazara kapılarım açmayı hoş görmeyip, doğru bulmadılar. Çünkü kapı açıldığı zaman büyük taassublar doğduğunu, bu taassubun insanları birbirine düşürdüğünü ve masum kanların dökülmesine sebep olacak husûmetler meydana getirdiğini gördüler… Bunlar da fıkhî konularda münakaşa etmeye; Şâfiî mezhebinin mi, yoksa Hanefî mezhebinin mi üstün olduğu konu-

Kitab'ul İlim/IV. Bölüm

sunu tartışmaya eğilim duyuyorlardı. Böyle olunca, bu sefer halk da aynı havaya girmiş, kelâm ve onunla ilgili bütün ilim dallarını bırakarak Şâfiîler ile Haneliler arasındaki ihtilâftı meselelere dalmışlardı. İmam Mâlik, Süfyân es-Sevrî, İmam Ahmed ve diğer büyük âlimlerin arasındaki ihtilâflı meselelere de el attılar. Kendilerine bu hatalı tutuma niçin girdikleri sorulduğunda da ‘Bunu yapmaktaki gayemiz, şeriatın inceliklerini ortaya çıkarmak, mezhebin inceliklerini bildirmek ve fetva usûlünün yayılmasını sağlamaktır’ diyerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışmış-lardır. Bu konuda sayısız eser telif edilmiş, birçok istinbatlar yapılmış, mücadele ve telifât çeşitleri yazılmıştır. Günümüzde de bu durum hâlâ devam edip gitmektedir.

Bundan sonraki asırların daha neler getireceğini ise henüz bilmiyoruz. İşte ihtilaflı meselelere ve tartışmalara dalmanın tüm sebepleri yukarıda saydıklarımızdan başkası değildir. Eğer dünyevî gücü elinde tutanlar; yani yöneticiler fakihlerden İmam Şâfiî ile İmam Ebu Hanife'den başkalarının ihtilâflarını tartışmaya eğilim duysalardı veya başka ilimlere yönelselerdi, onlardan dünyalık bekleyen âlimler, onların tarafına meyleder ve çalışmalarını bu isteğe göre değiştirirlerdi. Onlar yine kendilerini haklı göstermek için, meşgul oldukları ilmi, dinî ilimlerden sayacaklar ve asla susup yerlerinde oturmayacaklardı. Yine bu ilimleri elde etmekle Allah'ın rızasına ulaştıklarını, çünkü bundan başka bir gaye taşımadıklarını ileri süreceklerdi…

Bu Tartışmaları, Sahabe-i Kirâmın Meşvereti ve Selefin Müzakeresi ile Karıştırmak Bu kişiler halka ‘Bizim gayemiz bu tartışmalarla hakkı aramak ve vuzûha kavuşturmaktır. Zira hakkın aranması gerekir, İlmî görüşlerde yardımlaşma ve birkaç kişinin hatırındaki fikirlerin aynı hedefe yönelmesi fayda verici ve tesir edicidir. Ashabın âdetleri de meşveretti. Meselâ ölenin dedesiyle kardeşlerin feraizdeki durumlarını bildiren, içkinin cezasını beyan eden ve imamın (devlet başkanının) hatasının malî mesuliyeti icab ettirdiğini belirten meşveretleri gibi… İmamın hatasının malî mesuliyeti icab ettirmesine misal olarak, Hz. Ömer'den korkarak karnındaki çocuğu zâyi eden kadının diyetini, Hz. Ömer'in ödediği naklo-

İhya-i Ulûm'id-Din lunmuştur. Feraiz meselelerinde ve başka konularda da aynı şekilde sahabenin istişarelerine ilişkin birçok olay rivayet edilmiştir. Yine İmam Şâfîî, İmam Ahmed, Muhammed b. Haşan eş-Şeybanî ve başka âlimlerden de bu şekil münazaralar, münakaşalar ve meşveretler nakledilmiştir. Bu sözün, bir telbis (hakkı bâtılla karıştırmak veya bâtılı hak olarak göstermek) olduğunu göstermeye çalışacağım ki hakikatler malûmunuz olsun! Dinin hak olan meseleleri üzerinde yapılacak araştırmalarda yardîmlaşma vardır. Fakat bunun sekiz şart ve alâmeti vardır: 1. Farz-ı aynları yerine getirmeyen bir kişi farz-ı kifâye olan münazaraya girişmemelidir. Farz-ı ayn olarak yapması gereken vazifeleri bulunan bir kimse ‘Benim gayem hakkın bilinmesidir’ diyerek farz-ı kifâye ile meşgul olursa, bu kişi yalan söylüyor demektir.

Böyle bir kimse, tıpkı namazı terkettiği halde, başkalarına giymek için elbise imal eden bir kişinin ‘Benim bu elbiseleri imal etmemin sebebi, şayet çıplak insan varsa onun örtünmesini temin ederek namaz kılmasına vesile olmaktır’ deyip kendisini temize çıkarmasına benzer. Böyle bir kimsenin iddiası pek ender hallerde doğru olabilir. Tıpkı nadir de olsa vukûu mümkün meseleler hakkında ihtilâflara dalan fakihin iddiası gibi… Münazara ilmiyle iştigal edenler, bütün ulemanın ittifakla varmış olduğu hükme göre, farz-ı ayn olan birçok hususları ihmal ederler… Yerine verilmesi gereken bir emaneti elinde bulunduran bir kimse, insanları Allah'a yaklaştırmakta en müessir âmil olan namaza başlayıp, emaneti yerine teslim etmeyi ihmal ederse Allah'a isyan etmiş olur.

Kişinin taat nevinden bir iş yapması, onun Allah'a itaat eden bir kul olduğunu ispatlamaz. Fakat o fiillerde, şartlarda, zamana ve tertibe riayet ediyorsa, o zaman iş değişir.. Kişinin münazaradan daha önemli bir farz-ı kifâyeyi yerine getirme mecburiyeti yoksa münazara edebilir Şayet kişi münazaradan daha önemli bir farz-ı kifâyeyi yerine getirmesi gerektiğini bildiği halde, gerekeni yapmaz ve münazaraya dalarsa, yapmış olduğu iş Allah'a isyandan başka bir mânâ taşımaz. Böyle bir

Kitab'ul İlim/IV. Bölüm

adamın durumunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Bir kişi, ölecek derecede susamış bir topluluk görür. Herkes bu topluluğu içine düştüğü feci durumla başbaşa bırakmıştır. Bu vaziyeti gören kimse de onlara su vererek yardım etmeye muktedir iken, bunu yapmaz da, meselâ hacamat (kan aldırma) sanatını öğrenmekle meşgul olur. Kendi zannına göre kan aldırmak farz-ı kifâye olan bir ilimdir. Bir memlekette bu sanatı bilen olmadığı takdirde halkın helâk olacağını söyleyerek kendisini haklı göstermeye çalışn. Şayet kentlisine ‘Sen bu Hacamat işiyle ^uk meşgul oLna, çünkü bu işi yapan daha birçok kimse var; bunun yerine sen o susamış insanların derdine çare bulmaya çalış’ denilecek olursa, o yine kendi fikrinde ısrar eder ve "Kan alıcıların bulunması, bu ilmi farz-ı kifâye olmaktan çıkarmaz.

Dolayısıyla bu sanatı öğrenmem farz-ı kifayeyi yerine getirmektir’ der. İşte aslî vazifesini ihmal eden böyle bir kimsenin hâli, tıpkı ülke çapındaki farz-ı kifayeleri ihmal edip, münazara yapmakla meşgul olan kimsenin haline* benzer. Fetva ilmine gelince, bu ilimle meşgul olan topluluklar da vardır. Fakat hiçbir memleket yoktur ki, orada farz-ı kifâye hükmünde olan birçok ilim ihmal edilmiş olmasın. Fakihler, bu farz-ı kifayelere dönüp bakmayı bile bir külfet sayarlar, biraz olsun uğraşmaya tenezzül etmezler. İhmal edilen farz-ı kifâye hükmündeki ilimlerin en başında tıp ilmi gelir. Günümüzde, İslâm diyânnın birçok yerlerinde tıbbî meselelerde fikrine itimad edilecek, tavsiyesine güvenilecek bir müslüman doktor mevcut değildir.

Buna rağmen hiçbir fakihin bu ilimle meşgul olduğunu göremezsin. Emr-i bil-mâ'ruf, rıehy-i an'il-münker de böyiedir. Bu vazifeyi yerine getirmek de farz-ı kifâye hükmündedir. Tartışmacı çok zaman münazara meclisine iştirak edenlerin ipekli kumaşlardan elbiseleri olduğunu, yine ipeklilerden yapılmış minderler üzerinde oturulduğunu görür. Buna rağmen susar ve hayatta olması ihtimal dahilinde bulunmayan bir mesele üzerinde münazaraya dalar. Şayet meydana gelme ihtimali çok az olan tartışma konusu mesele, meydana gelecek olsa onu halledecek fakihler oldukça boldur. Buna rağmen münazara eder. Ondan sonra da kalkıp yapmış olduğu münazara farz-ı kifâye olduğu için Allah'a mânen yaklaştığını iddia eder.

Bu münazarayla Allah rızasını kasdettiğini ileri sürer.

İhya-i Ulûm'id-Din Hz. Enes şöyle rivayet etmektedir: J ÜJlj ^;lv İ1Ü' J^j ^f^ J ^7^'5 r^ j ^'^ ^^ Allah'ın Rasûlü'ne emr-i bi'l-ma‘ruf ve nehy-i an'il-münker'irı ne zaman terkedileceği sorulduğunda, Hz. Peygamber (s.a) şöyle cevap verdi: ‘Ne zaman iyilerinizde müdahene (yağcılık), kötülerinizde fahşa başgösterir; yönetim küçüklerinizin eline geçer ve fıkıh da en rezillerinizin malı haline gelirse, işte o zaman terk edilir’. 3. Tartışmacı müctehid olmalı, Şâfiî, Hanefî veya diğer mezheplere uygun değil, kendi içtihadıyla fetva verebilmelidir. Hanefî mezhebinin bir meselede haklı olduğunu görürse, o meselede Şafiî mezhebine bağlanmaktan vazgeçip (sahabenin ve büyük imamların yaptığı gibi) haklı gördüğü şekilde fetva vermelidir.

İctihad mertebesine çıkmayan bir kimse ise -ki asrımızdaki bütün tartışmacıların durumu budurbunlar sorulan suallere kendi imamlarının mezhebinden nakiller yaparak cevap verebilirler ancak. Kendilerine bağlı oldukları imamın görüşü sağlam görünmese bile, imamlarının görüşünden ayrılmaları doğru olmaz. Böyle bir insanın münazarasında ne fayda olabilir? Çünkü böyle bir adamın mezhebi malûmdur ve bağlı olduğu mezhebin fetvaları dışında bir hüküm vermeye yetkisi yoktur. Böyle bir adam kendine müşkil görünen bir mesele hakkında ‘Ümid ederim ki bu mesele hakkında bağlı bulunduğum imamın bir cevabı vardır. Şayet yoksa, ben şer‘î meselelerde tek başıma ictihad etme kudretine sahip olmadığım için bu soruya cevap veremem’ demelidir.

Herhangi bir meselede bağlı olduğu imam iki çeşit görüş ileri sürmüşse, bu görüşler üzerinde münazara yapması hakikate daha uygun bir hal olur. Zira kendisi bu iki görüşten birine meyyal olabilir. Münazara ederken öbür tarafın daha kuvvetli olduğunu görerek belki de istifade eder. Kendisinin meylettiği hükmün doğruluğu hakkında münazaraya girişini yersiz ve lüzumsuz bu162) İbn Mâce, (hasen bir senedle)

Kitab'ul İlim/IV. Bölüm

lur. Aşağı yukarı bütün tartışmacılar iki taraflı meseleleri terkedip hakkında kesin ihtilâflar olan meselelere dalıyorlar ki bu sayede çok konuşabilme imkânı bulabilsinler ve muhalifleriyle mücadele edebilsinler.. Ancak vukûu çok olan veya her an oıtaya çıkması muhtemel bulunan meseleler hakkında münazara edilebilir. Zira ashab-ı kiram sık sık ortaya çıkan meseleler üzerinde müşavere eder ve fikirlerini beyan ederlerdi. Biz ise, günümüzdeki tartışmacıların halkın ihtiyacı olan konularda ve halka umumi bir belâ getiren meselelerde fetva vermek için gayret gösterdiklerini pek de göremiyoruz. Onlar sadece kendilerini şöhrete ulaştıracak meseleleri araştırıyorlar. Bunun için de halledilmesi elzem meseleler üzerine eğilmek imkânını bulamıyorlar ve arkasından da diyorlar ki; ‘Bu mesele imamlar tarafından kesin nasslardan alınan bir meseledir veya bu mesele üzerindeki konuşmalar ancak tenhalarda yapılabilir.

Bu mesele toplanarak üzerinde tartışma yapılacak bir mesele değildir’. Ele alınması gereken bir mesele olsun da daha önce hakkında söz söylenmiş olduğu için ele alınarak üzerinde durulmasın… Hakikatini bildirmek için hiçbir gayret gösterilmesin… Bu kadar saçma bir iddia olabilir mi? Bunlar şunu diyemiyorlar: ‘Biz şöhrete ulaştırmayan, uzun konuşma imkânı vermeyen meseleler üzerinde tartışma yapmayız. Uzun konuşmalara sebep olmayan meseleler bizi ilgilendirmiyor’. Bunu söyleseler ne kadar acaip bir duruma düşeceklerini gayet iyi bilirler. Halbuki hak ve hakikati bildirmek için kısa konuşmak ve kestirme yollardan hedefe varmak lâzımdır. Sözü uzatmak hiçbir zaman doğru değildir..

Bir tartışmacı yapmış olduğu münazarayı mümkün olduğu kadar az bir cemaat önünde yapmaktan haz duymalı, münazaraya çok insanın dinleyici olarak katılmasından zevk almamalıdır. Zira tenha yerlerde münazara yapmak, sultanlar ve sair büyükler yanında münazara yapmaktan daha faydalıdır. Çünkü tenha yerlerde tartışmacı düşündüklerini daha iyi toplar; daha iyi anlatmaya muktedir olur, idrâki daha berrak ve kavrayışı yüksek olur. Cemaat huzurunda yapılan münazara, tartışmacıları riyaya itebilir. Çünkü cemaat huzurunda münazara yapanlar mağlub olmak korkusuyla kendi yanlışlarında direnmeyi sonuna kadar götürürler. İster haklı olsun, isterse haksız hep kendilerini haklı

İhya-i Ulûm'id-Din çıkarmaya bakarlar. Bu tartışmacıların kalabalık huzurunda tartışma yapmak istemeleri, Allah rızasını kazanmak niyetiyle değildir. Çünkü bu tartışmacılar kendi başlaıına kaldıkları zaman kalabalıkta tartıştıkları konuyu katiyyen aralarında tartışmı-yorlar. O kadar ki, çok zaman arkadaşı kendisinden sual sorduğu zaman cevap bile vermiyor. Fakat bir cemaat huzurunda oldukları zaman hile yayında, ne kadar ok varsa birbirlerinin göğsüne saplamaya çalışıyorlar ki konuşmada üstad kabul edilsinler!. Münazara sadece hakkı bulmak ve anlamak için yapılmalıdır. Aynen kaybolan malını arayan bir insanın durumuna benzer bir durum.. O kaybolan mal bulunsun da ne olursa olsun. Bunu kendisinin veya arkadaşının bulması önemli değil, önemli olan malın bulunmasıdır.

Demek ki bir tartışmacı kendisiyle münazara eden arkadaşını hasım değil, bir yardımcı olarak görmelidir. Kendisine hakkı bildirdiği için arkadaşına teşekkür etmeyi bir borç bilmelidir. Nasıl ki malını kaybetmiş bir insan, kaybolan malını arayıp bulamadığı ve geri dönmeye karar verdiği bir anda; bir arkadaşı kendisine gelip kaybetmiş olduğu malını bu yolda değil, şu yolda araması gerektiğini söylediği zaman kendisine teşekkür etmesi lâzım geliyorsa, böyle bir adamı azarlamayı düşünmüyorsa, kendisine malını bulmak için yol gösterene ikramda bulunuyorsa… Birbirini hak namına ikaz eden sahabe-i kiramın meşvereti de zâten böyle idi. Bir kadın, Hz.

Ömer'e itirazda bulunmuş ve ona hak yolu göstermiştir. Cemaat huzurunda hutbe irad eden Hz. Ömer, kadının yaptığı bu ikazdan sonra cemaata şöyle der: ‘Bu kadın hakkı söyledi, Ömer ise yanıldı’. Bir kişi Hz. Ali'ye (r.a) bir sual sorar: Hz. Ali, sorulan suale cevap verdiğinde, suali soran kişi şöyle söyler: ‘Ey emîr'ulmü’minîn! Verdiğin cevap yanlış! Bence bu suale şöyle cevap verilebilir…’ Bunun üzerine Hz. Ali: ‘Sen haklısın, ben ise yanıldım’ diyerek adamın hakkını itiraf eder ve kendisini ikaz ettiği için ona teşekkür ederek sözlerini şöyle sürdürür: ‘Her ilim sahibinden daha büyük bir ilim sahibi çıkabilir’.

İbn Mes‘ud, Ebu Musa el-Eş‘arî'ye yanıldığını hatırlatınca Ebu Musa cemaate şöyle hitab eder: ‘Bu büyük âlim aranızda iken bana sual sormayın’.