İhya-i Ulûm'id-Din Günümüzde gördüğümüz manzaralar da bu hadîsin mânâsını doğrulamaktadır.. Haktan yüz çevirmek ve nefret etmek Tartışmacı düşmanlık hırsı taşır. Tartışmacının en nefret ettiği şey hakkın, hasmının ağzından çıkmasıdır. Her ne zaman hak, hasmının ağzından çıkarsa, onu var kuvvetiyle reddetmeye ve hasmını bu haktan caydırmaya çabalar. Demek ki düşmanlık ve hakkı reddetmek, tartışmacının tabiî ve normal hâli olmaktadır. O ister hak olsun, isterse bâtıl, ne dinlerse sanki onu reddetmekle mükelleftir. Hatta o kadar ki Kur’an'dan getirilen delillere dahi itiraz etme isteği kabarır içinde. Şeriat tâbirlerine bile karşı koyar. Kesin nasslardan birini diğer biriyle nakzetmeye çalışır.
Halbuki bâtılı müdafaa etmek, çok mahzurlu ve çok tehlikelidir. Allah'ın Rasûlü (s.a) şöyle buyurmuştur: ı^ >3^ 5*j *'j*^ üy tj^j ‘^-^l İ-&J j! ^* ^ *^' (^ J^* 5*J t'J^JI ^y <j* Hatasını anlayıp cedeli terkeden bir kimseye, Allah Teâlâ cennetin ortasında bir köşk ihsan eder. Haklı olduğu halde cedeli terkeden bir kimseye ise, cennetin en yükseğinde bir köşk ihsan eder. Allah Teâlâ, iftira eden ve hakka yalan diyeni bir tutmuştur: Allah'a iftira ederek yalan uyduran veya O'nun ayetlerini yalan sayandan daha zâlim kim olabilir? Şüphe yok ki o zâlimler kurtuluşa eremezler.
(En‘am/21) Artık o kimseden daha zâlim kim olabilir ki, Allah'a karşı yalan söylemiş, doğruyu (Kur’an'ı) da kendisine geldiği zaman yalanlamıştır. Kâfirlerin yeri cehennem değil midir? (Zümer/32) 10. Riya, (halka gösteriş yapmak ve halkın kalbini kendine çekme gayretine düşmek) 168) Tirmizî ve İbn Mâce (Enes'den)
Kitab'ul İlim/IV. Bölüm
Riya, insanı en büyük günahlara iten korkunç hastalığın adıdır. Bu hakikat, Riya bölümünde uzun uzun anlatılacaktır. Tartışmacının bütün gayreti, yapmış olduğu münazara ile halkın gönlünü çelmek ve kendisine taraftar toplamaktır. Bu nedenle onlar, halkın hoşlandığı fikirlerin savunucusu olmayı her zaman başarırlar. İşte saydığımız bu on hastalık, bâtınî fuhşiyâtın esaslarındandır. Tartışmacılarda bu on menfî hasletten başka daha nice kötü hasletler vardır… Bu kötü hasletler, kendisini zabtetmeyen tartışmacıları sonunda vuruşmaya, yumruklaşmaya, tırmıklamaya, elbise yırtmaya, sakal yolmaya, anaya ve babaya küfretmeye, hocalara küfretmeye ve açık açık birbirlerine iftira atmaya sürükler. Böylelerini insan saymadığımız için burada sözkonusu etmedik!
Yukarıda saydığımız on menfî haslet, tartışmacıların büyüklerinin hemen hemen hepsinde (en akıllılarında dahi) vardır. Bütün bunlara rağmen bir kısım tartışmacılar bu kötü hasletlerden uzak kalabilirler. Fakat bu iyiliği ancak kendisinden çok aşağı veya yukarı; yahut memleket itibarıyla kendisinden çok uzak, maişet konusunda da kendisiyle çatışmayan kimselere gösterir. Kendisiyle aynı ayarda olan akranlarına bu iyiliği göstermesi imkansızdır. Bu on hasletin her birinden on tane başka rezalet doğar. Biz bunların hepsini teker teker sayarak konuyu uzatmak istemedik. Meselâ herbirinden şu rezaletler doğar: Kendini müdafaa etmek gayreti, öfke, tamah, buğz, rütbe ve mal isteme ihtirası, hasmına galip gelmekten dolayı düşülen gurur, nimeti inkar etmek, ifrata kaçmak, zenginlere ve sultanlara hürmetkâr olmak, onlarla sıkı münasebetlere girişmek, onların haram yollardan elde ettiği şeylerden almak, atlarla, bineklerle ve mahzurlu elbiselerle süslenmek, kibir ve azametinden dolayı herkesi hakir görmek, mâlâyani hususlara dalmak, çok konuşmak, korkuyu kalpten çıkarmak, kalbindeki rahmet duygusunu söküp atmak, ifrat derecede gaflete düşüp bir namaz içinde ne kadar namaz kıldığını, neyi okuduğunu ve kime münacaatta bulunduğunu tefrik edememek, münazarasında kendisine yardım eden ilimler üzerinde bir ömür tükettiği halde kalbinde haşyet hissinin teşekkül etmemesi -ki böyle ilimlerin âhirette hiçbir faydası yokturibareleri güzel oku-
İhya-i Ulûm'id-Din mak, kelimeleri kafiyeli sarfetmek, olması ender hâdiseleri ve hikâyeleri ezberlemek gibi saymakla bitmeyecek kadar felâketler doğurur. Tartışmacılar, derecelerine göre münazara ilminde başarı gösterirler. Bu mesleğin çeşitli dereceleri vardır. Fakat din, ilim, akıl ve fazilet bakımından en büyükleri dahi bu yukarıda saydığımız kötü huyların bir kısmından yakalarını kurtaramazlar. Ancak ellerinden geldiği kadar kötülüklerini örtmeye çalışmak ve bu kötülükleri nefsinden söküp atmak için büyük bir gayretle mücadele etmek gayesini güderler. Bu rezaletlerin sadece tartışmacılara ait vasıflar olmadığı bilinmelidir. Va‘z ve nasihatta bulunanlarda da bu çirkin hasletler bulunabilir. Şayet halka hoş görünmek, va‘z ve nasihatından ötürü bir paye kazanmak, yapmış olduğu işten dünyalık sahibi olmak gayretine düşmüş ise, böyle bir vâizde yukarıda sıraladığımız kötü hasletler bulunur.
Bu rezaletler, fetva ve mezhep ilmiyle uğraşanlarda da bulunur. Şayet bu ilimle meşgul olmaktaki gayesi kadılık makamını işgal etmek, evkaf dairesinde büyük memuriyetler almak, akranlarından daha fazla yöneticilerin gözlerine girmek ise, böyle bir insanda da yukarıda saydığımız kötü ahlâkların çoğu bulunabilir. Kısaca ilmiyle Allah'ın rızasından başka şeyler bekleyen her insan da bu kötü hasletler bulunur. Demek ki ilim, âlimin yakasını bırakmaz. Onu ya ebediyyen herşeyden mahrum ederek helâk olmasına sebep olur veya ebedî hayatın saadetine garkeder. îşte bu sırrı anlatmak için Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurur: İlminden menfaat görmeyen âlim, kıyamette, en şiddetli azaba mâruz bırakılır.
Böyle kimselerin ilmi, kendilerine bir fayda vermediği gibi, üstelik çok büyük zararlar verir. Keşke böyle bir kimse, başına büyük felâketler getirecek ilimden kurtulmuş olsaydı. Fakat ne yazık ki, bundan kurtulması mümkün değildir. İlim tehlikesi çok büyüktür. İlmi talep eden, ebedî mülkü ve serveti talep ediyor. Onun için bu talipler ya mülk ve servetten veya felâketten yakalarını kurtara169) Taberânî ve Beyhâkî, (Ebu Hüreyre'den zayıf bir senedle)
Kitab'ul İlim/IV. Bölüm
mazlar. Âlimin hâli, tıpkı dünyada mülk isteyen diğer insanların hâline benziyor… Eğer servet peşinde koşan, servete ulaşmak imkânı bulamazsa kendini zilletten kurtaramaz. Belki zilletin de ötesinde büyük girdaplara düşer. Eğer ‘Münazara etmeye ruhsat vermekte, halkı ilme teşvik etmek gibi büyük fayda vardır. Şayet baş olmak arzusu bulunmazsa hiç kimse ilme heves etmez ve ilim de böylece inkıraza uğrar’ dersen, bu sözünde bir noktada çok haklısın. Fakat cedelin esasında fayda yoktur. Zira top ve kuşlarla oynamak va‘di olmasaydı, çocuklar mektebe gitmezdi. Fakat çocukları avutmak ve mektebe çekmek için icad edilmiş bu şeylerin bizzat kendisinden bir fayda geldiğine delâlet eden bir mânâ yoktur.
Şayet riyaset hırsı olmasaydı, ilim gerçekten inkıraza uğrardı. Fakat ilmiyle riyaset talep eden bir kişi kurtulmuş sayamaz kendini. Tam aksine, ilmiyle riyaset talep eden kimse Hz. Peygamber'in aşağıdaki hadis-i şerifte bildirmiş olduğu zümreye dahil olmuş olur. .^ j^ ^i; ^iı ilk 1'jŞ Jji Sı Hiç kuşkusuz Allah Teâlâ bu dini, nasipsiz kimselerle de takviye eder. ,^Üİi ilk Ûll Sl Hiç kuşkusuz Allah Teâla, bu dini yalancı bir kişiyle de takviye eder. Demek ki ilmiyle riyaset talep eden, gerçekte helâk olmuş bir kimsedir. Fakat böyle bir kimsenin delâletiyle başkaları kurtuluşa erebilir.
Eğer o kişi insanları dünyayı terke dâvet ediyorsa… Kendisi helâk olup başkalarının kurtuluşlarına sebep olan âlim, görünüşte selef âlimlerine benzer. Fakat onlardan ayrı olan tarafı, içinde yanan rütbe ateşidir. O bir makam elde edebilmek 170) Nesâî, (Enes'den sahih bir senedle) 171) Buhârî ve Müslim, (Ebu Hüreyre'den sahih bir senedle)
İhya-i Ulûm'id-Din için yanıp tutuşan bir âlimdir. Böyle kişilerin misâli, mum misâline benzer. Mum, etrafını aydınlatmak için yanar, kendisini mahveder. Eğer insanları dünyaya bağlanmaya götürüyorsa, o zaman hem kendini ve hem de başkalarını yakan bir ateş olur… Alimler üç sınıfa ayrılır: 1. Hem kendilerini ve hem de başkalarını helâk edenler. Bunlar açık bir şekilde dünya nimetlerini isterler ve onlara dalarlar.. Hem kendilerini ve hem de başkalarını saadete erdiren âlimler. Bunlar bâtın ve zâhirde insanları Allah'a dâvet ederler.. Kendilerini helâk eden ve fakat başkalarının kurtuluşuna vesile olan âlimler. Fakat bunlar, halkın kalbini kazanmak, halkın gözüne girmek, şan ve şöhret kazanabilmek için uğraşırlar.
Bu nedenle ey müslüman! Hangi zümreden olduğunu düşün ve bul! Kime düşmanlık yaptığını idrâk etmeye çalış! Allah'ın, kendisi için yapılan amelden başkasını kabul edeceğini hiçbir zaman aklına getirme… Bu konudaki tatmin edici deliller, Riya bölümünün bir kısmında ve Mühlikât bölümünde inşaallah gösterilecektir.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Hoca ve Talebenin Riayet Edeceği Âdab
Talebenin hocaya karşı takınacağı tavırlar ve zâhirî
vazifeler çoktur. Fakat biz bunları on cümle ile ifade etmek
isteriz.
1. Talebenin birinci vazifesi, kalbini çirkin ve rezil
sıfatlardan temizlemektir; zira ilim, kalbin ibadeti, namazın
sırrı ve bâtını Allah'a yaklaştıran bir sıfattır. Nasıl ki
âzaların vazifesi olan namaz, ancak zâhirî necaset ve
taharetten temiz olmakla sahih ve câiz oluyorsa; bâtının
ibadeti de kalbin ilimle tâmir edilmesinden, necis sıfatlar ve
habis ahlâklarından uzaklaştırılmasından sonra caiz olabilir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmamış mıdır?
(Bu) din, nezafet temeli üzerine kurulmuştur.172
Haddi zâtında ister zâhirî olsun, isterse bâtını, nezâfet
dinin temelidir.
Allah Teâlâ Kur’an'da şöyle buyurmaktadır:
Müşrikler pistir!
(Tevbe/28)
Bu hükmü, tahâret ve necâsetten temizlenmenin, sadece
bilinen taharet Ne necaset mânasında olmadığını anlatmak
için buyurmuştur. Zira müşrik kimsenin bazan bedeni
yıkanmış, elbisesi temiz olur. Fakat cevheri (bâtını) necistir.
İşte Allah Teâlâ bunu kastediyor…) Benzer bir hadîs için bkz. İbn Hibban (Hz. Âişe'den); Taberânî
İhya-i Ulûm'id-Din
Necaset, sakınılması ve kendisinden uzak durulması
gereken şeylerin tamamının adıdır. Bâtınî sıfatların
necasetinden korunmak, zahirî necasetten korunmaktan
daha mühimdir; zira bâtınî pislikler dünyada pis oldukları
gibi, büyük bir felâket kaynağı olurlar.
Hz. Peygamber (s.a) bu mânâyı şöyle ifade buyurmaktadır:
(Rahmet) melekleri, içinde köpek bulunan bir eve
girmezler.173
Kalp bir evdir. Meleklerin girip eser bıraktıkları ve
yerleşmek istedikleri bir mahâldir. Ucûb, kibir, hased, kin,
şehvet, gazab ve benzeri rezil sıfatlar ise, uluyan köpeklerdir.
Bu köpeklerle dolu olan bir yere melekler nasıl girer? Halbuki,
Allah Teâlâ'nın nûru da insanların kalbine melekler
vasıtasıyla ilka edilir.
Hiçbir insan yoktur ki, Allah'ın onunla (doğrudan
doğruya) konuşması olsun. Ancak vahiy ile veya perde
arkasından; yahut bir peygamber gönderip de kendi
izniyle dileyeceğini vahyetmesi suretiyle olur. Çünkü o
çok yücedir, hikmet sahibidir.
(Şûra/51)
İşte böylece ilim rahmetini, kalplere doğrudan doğruya
ilka etmez. O rahmeti, yani ilim rahmetini bu mevzuda
vazifeli olan melekler vasıtasıyla gönderir. Melekler her türlü
kötü ve çirkin sıfatlardan beridirler; pâk ve temizdirler. Onlar
ancak güzeli seyrederler, yanlarındaki Allah'ın rahmetinin
hâzinelerinden ancak temiz yerleri tâmir ederler.
Sakın benim ‘Beyften gaye kalptir, Kelb'ten (köpekten) de
gaye, gazab ile çirkin sıfatlarıdır’ dediğim zannedilmesin.
Ben sadece hadîsteki Bey t kelimesinden kalp, Kelb
kelimesinden de kötü sıfatların kasdolunduğunu söylemeye
173) Buhârî ve Müslim, (Ebu Talha el-Ensarî’den)
Kitab'ul Îlim/V. Bölüm
çalışıyorum. Sözünü ettiğim terimler, işte bu mânalara işaret ediyor. Zâhirî tâbirleri bâtına mâletmekle, ‘Bâtına işaret ediyor’ demek arasında büyük bir fark vardır. Zira İkincisinde, zâhirî zâhir olarak kabul ediyor, ‘Bunda bâtına işaret vardır’ diyorsun. İşte bu incelikten dolayı bâtınîlerden ayrılmış olursun. Çünkü bizim yaptığımız iş, ibret almaktır. Bu ise kâmil âlimlerin mesleğidir. İbret almanın mânası, zikredilenin öz mânâsında durdurulması demektir. Nitekim akıllı bir kimse başkasının başına gelen musibeti gördüğü zaman, o musibetten kendisi bir ibret dersi alır. Yani o musibet, kendisinin uyanmasına vesile olur. Çünkü kendisi de bir insandır ve başka insanların başlarına gelen musibetler kendi başına da gelebilir.
Bu dünya inkılâbların arefesindedir. Bu musibetin başkasından sana gelmesi, senden de başkalarına gitmesi daima mümkündür; hatta mukadderdir. Onun için de ibret dersi almak, çok akıllıca ve güzel bir hareket olur. O halde sen de insanın evi olan, Beyt'ie tâbir edilen zâhirden, Allah'ın manevî evi olan kalbe geç! Kendisinde bulunan yırtıcılık ve necis sıfatından (suretinden değil) ötürü zemmedilen Kelb tâbirinden köpekleşmiş ruhlara geç! Gazab, oburluk, dünyaya yapışmak ve insanların hayâlarını yırtmaya çalışmak gibi çirkin sıfatlarla dolu olan bir kalp mânen köpektir. O halde basiret nûru, suretleri değil, mânâları arıyor. Bu âlemde suretler, mânâlara galip gelmiş ve mânâlar suretlerin içinde kaybolup gitmiştir.
Ahirette ise tam tersi olacak, suretler, mânâların içinde kaybolarak mağlup olacaklardır. O âlemde mânâ tam kemâliyle galip gelecektir. İşte bu sır ve hikmete binaendir ki, her şahıs manevî sureti esas alınarak haşrolunur. ı? z^*J'j ^?^ U? |H!'yl Jj «/iJlj ljC> Û? ^Ûl ^^j^ J>*Ji J~L>J
İhya-i Ulûm'id-Din
İnsanların namus perdesini yırtanlar, saldırıcı bir
köpek, insanların mallarına ve mülklerine göz diken
oburlar ise, saldırgan kurtların suretine bürün
dürülerek haşroluna-caklardır. Dünyada, diğer
insanlara karşı gurur ve kibir taslayanlar, ahirette
kaplan suretine sokularak haşrolunacaklardır. Riyaset
peşinde koşanlar ise, aynı muameleye arslan şeklinde
tâbi tutulacaklardır.174
İşte böylece, bu mânâları ifade eden birçok hâdisler vârid
olmuştur. Basiret sahibi insanların gözleri de bunları
müşahede etmiştir.
Eğer ‘Nice bozuk ahlâklı talebeler vardır, bunların hepsi
de ilim tahsili yapmıştır?’ dersen şöyle cevap veririz: Böyle bir
kimse, ahirette kendisine yardım ve saadetini temin edecek
hakikî ilimden mahrum kişidir. Bu kişi nerede, hakikî ilim
tahsili nerede? Zira hakikî ilim, insana daha başlangıçta
günahları öldürücü birer afet olarak gösterir. Acaba bir şeyin,
öldürücü zehir olduğunu bile bile o zehiri yutanları hiç
gördün mü?
Zâhirî ilimlerin şekilciliğine dalanlardan dinlediğin ilim
ise, dilleriyle söyleyip, kalpleriyle reddettikleri bir ilimdir.
Bunun, uzaktan ve yakından, ilimle hiçbir ilgisi yoktur.
İbn Mes‘ud şöyle demiştir: ‘İlim çok rivayetten ibaret
değildir. İlim ancak bir nûrdur ve kalbe atılır.’
Bir âlim ‘İlim Allah'tan korkmaktan ibarettir’ demiştir.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
Allah'tan kulları içinde, ancak (kudret ve azametini
bilen) âlimler korkar.
(Fâtır/28)
Sanki Allah Teâlâ bu ayet-i celîlesiyle, ilim meyvelerinin
en âlâsına işaret buyurmaktadır.
Bu sır ve hikmet, tahkik ehlini şöyle konuşturmuştur:
Âlimlerin ‘Biz ilmi Allah'tan başkası için öğrenmek istedik,
fâkat ilim Allah'tan başkası için kimsenin malı olmadı;
174) Sa‘lebî, Tefsir, (Berrâ b. Azib'den)
Kitab'ul İlim/V. Bölüm
ancak Allah için olduğu takdirde insana râm oldu’ sözünün mânâsı; ‘Allah'tan başka bir maksat için öğrenmek istediğimiz ilim bizden uzaklaştı, hakikatini bize göstermedi. Biz onun ancak kabuğunu ve lâfızlarını elde ettik’ demektir. Eğer ‘Ben muhakkik ve fakih âlimlerden bir cemaat gördüm, fürû ve usûl ilimlerinde çok derinleşmiş ve hattâ en gözde âlimlerden sayılmışlardı. Fakat onlar çirkin ve kötü ahlâkların hepsinden arınmış değillerdi’ dersen şöyle cevap veririz: ‘İlimlerin mertebelerini ve ahiret ilmini bildiğin zaman malûmun olur ki, böyle âlimlerin uğraştığı ilimler, ilim olarak faydasızdır. İlmin zenginliği, bilinenin Allah için tatbik edilmesindendir.
İlimle, Allah'a yaklaşmak kastolunduğu takdirde; onda büyük faydalar vardır. Bu meseleye daha önce temas edilmişti. Daha geniş izahât, Allah'ın izniyle, ilerideki sayfalarda verilecektir.. İkinci vazife ise, dünyayla ilgili meşgaleyi azaltmak, ehlinden ve vatanından uzaklaşmaktır. Çünkü dünya ile fazla meşguliyet, insanı başka şeyleri yapmaktan alıkoyar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır. (Ahzab/4) Fikirler, başka başka sahalar üzerinde dağıldıkça hakîkatların anlaşılması da o nisbette zorlaşır. Bu hikmeti ifade etmek için şöyle söylemişlerdir. ‘İlim, senin tamamını almadıkça birazını bile sana vermez. Ona tamamını versen bile, onun birazını alabilmen yine şüphelidir’.
Bir çok meselelere yayılmış zihinler, aynen çeşitli arklara dağılmış sulara benzer. Çeşitli arklara dağılmış suları arklar emer, emilmeyen sular da buhar olup uçar. Ekinlere faydası dokunacak olan bu sudan bir damla bile kalmaz.) İnsanda iki kalp olmadığına göre, kalbini ya dünyaya veya ilim öğrenmeye hasredecektir. Bir kalbi iki hedefe yöneltmek mümkün değildir. Günümüzde dünya meşgalelerine boğulmuş talebelerin ne büyük felâketlere düçar olduklarını görüyoruz. Bu nedenle ilim tahsil eden talebelere tefekkür ve tedkik dışında başka şeylerle meşgul olmamalarını tavsiye ederiz.

