Vahyin Yolları ve Dereceleri
Vahyin yolları çoktur. Bu kısım miikâsefe ilmine âit olduğu için Muâmele ilminde bunun üzerinde çok durmağa gelmez.
Vahyin derecelerini bilmek için vahye mahzar olmak gerektiğini sanma. Zira sıhhatli olmayan bir tabib de hasta adama hastalığını, derecelerini, söylediğini yapmayan bir ülim de fenâ bir insâna adâlet ve iyiliklerin derecelerini anlatabilir. Bunun gibi vahyin derecelerini anlatabilmek için vahye mazhar olmak şart değildir. İlim başka, bilinen şeylerin varlığı da başka bir şeydir. Peygamberlik ve veliligi bileri kimsenin Peygamber veyâ veli olması, takvâ ve zühdü bilen herkesin de muttaki! olması lâzım gelmez.
İnsânlar, kendi kendine anlayabilmek, ta’lim ve terbiye ile düzenlemek, ta’lim ve terbiye dahi kendisine fayda vermemek bakımından yeryüzü gibidir. Bir kısım toprak kendiliğinden suyu çıkarır ve akıtır, bir kısım toprak kuyu kazmakla suyu çıkarır, diğer bir kısım da ne kadar kazarsan kaz su çıkarmaz kuru topraktır. Bu, toprağın cevherindeki farklılıktandır. İnsânlardaki farklılık ise, akıllarındaki farktandır.
Şirâzi Sehl b. Sa’d’dan.
Akilların bir olmadığını ifâde eden nakli delillerden bir tanesi Abdullah b. Selâm’ın rivâyet ettiği, Arş’ın büyüklüğünü anlatacak uzun hadis’in son kısmıdır. Burada Peygamber Efendimiz nakil ediyorlar ki:
Melekler dediler:
— Yâ Rab, Arş’dan büyük bir şey yarattın mı? Allahu Teâlâ:
— Evet, aklı yarattım, buyurdu. Melekler:
— Yâ Rab, ne kadar büyüktür? Allahu Teâlâ:
— Kumların sayısını bilir misiniz? Melekler:
— Hayır, yâ Rab, Allahu Teâlâ:
— İşte aklın da büyüklüğünü bilemezsiniz, Ben, aklı kum sayıları gibi sınıflara ayırdım. Kimisine bir tâne, kimisine iki tâne, kimisine üç tâne, dört tâne, bazisina bir farak, bâzısınan vesk
diğer bâzılarına da daha çok verilmiştir, buyurdu.
Eğer, bazı mutasavvifenin aklı ve akli ilimleri kötülemelerinin sebebi nedir diye sorarsan:
Bilmiş ol ki, bunun sebebi, insânların aklı ve ki ilimleri birbirlerini ilzâm için mucadelelerde kullanmaları ve akıl ve ma’kül isimlerini, mücâdele ve münâzaraya nakletmeleridir. Halhuki münażara, söz san’atıdır. Sifilerin onlara: «Siz bu lâfızda yanıldınız, kelâm san’atı başka, akli ilimler başkadır.» deyip mes’eleyi anlatmağa gücleri yetmedi. Çünkü eskiden yeniye, onlara böyle intikal ettiği için, onların kalbinden bunu çıkarmak inikant yoktu. Bu sebebten süfiler, akıl ve ma’külü kötülemek zorunda kaldılar. Amma zemm ettikleri, o mânâlardaki akıl ve ma’küldür.
‘Kalbe konan ve Allahu Teâlâ ile Resülü bilmeğe yarayan akıl nüshunu yenmek asla düşünülemez. Bizzat Allahu Teâlâ’nın medhettizi bu akıl yerilirse öğülecek başka ne kalır?
Eğer öğülen Peygamber’in getirdiği şeri’at ise, bunun doğruluğu ne ile bilinmiştir? Eger yerilen, kötülenen akıl ile bilindi ise böyle akıl ile bilinen de mezmümdür.
Şeri’atın doğruluğu akıl ile değil, imân nüru ve yakin güzü ile bilindi diyenin sözünde kıymet yoktur. Zira biz, akıl demekle onların, yakin gözü ve imân nüru dedikleri şeyi kasd ediyoruz. Bu, eşyanın hakikatini idrâk için insânı, aiger canhlardan ayıran bir iç duygu hasletidir.
Bu sürçmelerin çoğu, hakikati sözlerde arayan halkın, cehâletindendir. Lâfzların delâlet ettiği şeylerde insânlar hatâya düştükleri için onlar da hatâya düştüler.
Aklin şerefini izâh etmek husüsunda, bu kadarı kâfidir. Her şeyi olduğu gibi bilen, ancak Allahı Teâlâ’dır.
(İhyâ – Cilt : 1- Kitâb : Vin. sonu)

