Tasavvuf Klasikleri · Haziran 23, 2026

Âlimin İktidara Yaklaşımı: Gazali’den Ahlaki Bir Rehber

FETVADAN KAÇINMAK Ahiret âlimlerinde aranan diğer hususiyetlerden biri de, sorulduğunda fetva vermekte acele etmemek, ağır almak ve kurtuluş yolunu aramak için çekingen davranmaktır. Eğer sorulan suali, Kur’ân veyâ …

FETVADAN KAÇINMAK

Ahiret âlimlerinde aranan diğer hususiyetlerden biri de, sorulduğunda fetva vermekte acele etmemek, ağır almak ve kurtuluş yolunu aramak için çekingen davranmaktır. Eğer sorulan suali, Kur’ân veyâ Hadis’in sarahatinden, jemâ’ veyâ açık kıyâs’dan biliyorsa cevabını verir, yok eğer şübhe ettik bir şeyden sorulmuşsa; «Bilmem» der. Eğer kendi ictihâd ve tahmini ile zannettiği bir şeyden soruluyorsa ihtiyati tedbir olarak, var ise daha iyi bilene havâle eder. Akıllılık, bu anlattığımızdır. Çünki ictihâd tehlikesini yüklenmek büyük iştir.

Haber’de söyle gelmiştir:

«İlim üçtür: Konuşan kitâb, yerleşen sünnet, üçüncüsü de bilmem demektir.»

Şa’bi diyor ki: «Bilmem demek, ilmin yarısıdır. Bilmediğinde Allah için süküt edenin alacağı mükâfat, konuşandan az değildir. Zira nefsine en ağır gelen cehâleti kabül etmektir.» Sahâbenin (R.A.) ve ilk âlimlerin davranışı böyle idi. Abdullah b. Ömer’dendir fetva istendiği zaman: «İnsânların işlerini boynuna alan, şu emir’e git de bu mes’eleyi onun boynuna geçir.» derdi. İbn Mes’üd (R.A.): «İnsânların her suâlini cevâplandıran, ahmaktır.» derdi. Yine İbn Mes’üd (R.A.): «Âlimin kalkanı (korunma silahı) «bilmem»dir. Eger kalkanı kullanmakta hatâ ederse, hasminin silahına hedef olur» demiştir.

İbrâhim b. Edhem diyor ki: «Şeytân’ın en çok gücüne giden şey, âlim’in bazı mes’elelerde konuşup bazılarında süküt etmesidir. Şeytân der ki: «Suna bakın, bunun bu sükütü yok mu, konuşmasından benim için, çok daha fenadir.»

Bazıları abdal denilen zümreyi şöyle anlatır: Yemeleri çok giddetli ihtiyâç anında, uyumaları yine şiddetli galebe anında, konuşma anı ise zariret hâlindedir. Yâni iyice acıkmadan yemez, uykuları gelmeden uyumaz, mecbüriyet olmadıkça konuşmaz, ve sorulmadan cevâb vermezler. Soruldukta başka cevâb verecek varsa süküt ederler, o da yoksa o zamân cevâb verirler. Sorulmadan söze başlamayı, sözde, gizli şehvet sayarlardı.

Hazret-i Ali le Abdullah (b. Abba) ARA), insânlara sözlerini dinleten birine rastladılar. (Biraz dinledikten sonra), «Bu adam, diliyle kendini tanıtmak istiyor.» dediler. Bazıları da: «Hakiki âlime bir mes’ele soruldukta (cevâbın çetinliğini düşünerek) dişi (yeni çekilen) adamın vaziyetini alır.» demişlerdir. İbn Omer (R.A.) de fetva isteyenlere: «Üzerimizden geçip cehennem’e gitmek için bizi köprü yapmak mı istiyorsunuz?» derdi. Ebü’l-Âliye, er-Riyâhi, İbrâhim b. Edhem ve Süfyân-ı Sevri, ancak iki-üç kişi veyâ sayıları bunu geçmeyen kimseyle konuşurlar ve cemâat çoğalınca dağılırlardı. Bizzât Pöygamberimiz bile: «Bilmem demiştir.

«Üzeyr’in Peygamber olup olmadığını bilemiyorum, Tübbe’nin mel’in olup olmadığını hilemiyorum, Zü’l-Katneyn’in Peygamber olup olmadığını bilemiyorum,» buyurdu. Yine bunun gibi: «Oturulacak yerlerin en iyi ve en fenâsı nerelerdir?» diye soruldukta; «Cebhâll gelinceye kadar Lâedri [bilmem]» diye buyurdu. Cebrâil’e sorunca: o da; Lâedri [bilmem] dedi. Tâ ki Allahu Teâlâ: «Durulacak yerlerin en iyisi câmiler, en fehâsı sokaklar» olduğunu bildirinceye kadar.

İbn Ömer (R.A.) on mes’eleden sorulsa dokuz’una süküt eder de ancak birine cevâb verirdi, İbn Abbâs dokuzuna cevâb verir yalnız birinde süküt ederdi. (Hatâya düşmemek için) fakihlerin: «Bilmem» dedikleri, «Bilirim» dediklerinden çok fazla idi. Süfyân-ı Sevri, Mâlik b. Enes, Ahmed b. Hanbel, Fudayl b. İyâz, Bişr b. Hâris bunlardandır. Abdurrahmân b. Ebi Leylâ diyor ki: «Bu mescid’de (Medine mescidi) Resül-i Ekrem’in Ahzâbından 120 tânesine yetiştim. Hepsi de kendilerine bir mes’ele soruldukta veyâ bir fetva istendikte, bunu başkalarına havâle eder ve cevâb vermek istemezdi. Hattâ bir şey soruldukta, onu diğerine havale eder. Havaleden havaleye tekrar kendine gelirdi, kimse cevâb vermek istemezdi.

Rivâyet olundu ki, Ashâb-ı Suffa’dan (151) birine pişmiş koyun kellesi hediye edildi. Son derece darda olduğu hâlde onu yine aç olan diğer arkadaşına, o da diğerine derken dönüp dolaşıp en evvel verilene geldi. Çünkü en açı o idi. (Sahâbetin bu derecesine «İsâr» denir, Yani kendisi muhtâç iken, daha muhtâç olanı tercih etmek demektir.)

Bir de şimdiki âlimlere bak da; işlerin nasıl tamamen tersine dönüp gittiğini gör. Çünkü şimdi kaçınılması gereken aranıyor, aranması gerekeninden kaçınılıyor. Fetvâ vermekten kaçırımanın güzelliğine Peygamber Efendimize müsned olarak bazı kimselerden rivâyet edilen hadis şehâdet etmektedir; «İnsânlara ancak üç kimse fetvâ verir: Emir, me’mür (fetvâ vermekle vazifelendirilen kimseler), ratitekellef: (bunların hâricinde kalan kisâcilar.)» Diğer bazıları, diyorlar ki: Sahâbe-i kirâm dört şeyden kaçınırlardı:

  • İmâmlıktan.
  • Vasilikten.
  • Ema’ânetcilikten.
  • Fetvâ vermekten.

Bazıları «Sahâbelerden fetvâ vermekte acele edenler, hilmi az olanlar, fetvâ’dan en çok kaçınanlar, ilimleri en çok olup şüpheyden kaçınanlar idi» diye rivâyet etmişlerdir.

Sahâbe-i kirâm ve Tâbl’in beş şey ile uğraşırlardı: Kur’ân okumak, câmi’ ve cemâate gitmek, meseidler imfret, Allahu Teâlâ’yı zikr, ma’rüfu emir, münkeri nehy. Bu da Peygamberimizin bir hadisine dayanır:

«Âdem oğlunun her sözü kendi aleyhinedir. Ancak emr-i ma’rüf, nehy-i münker ve bir de Allahu Teâlâ’yı zikretmek müstesnâdır.»

Bunlar, bazan azalıp bazan coğalen ve dünyâ ile aldkalarım kesmiş sayılan Sahâbe’nin fakirlerinden bir cemâattir. Mescid’in sofa’sında oturur, âdeta bir medrese hayatı yaşarlardı. Peygamberimizden hadis öğrenirlerdi. Peygamberimize sadaka gelince tamâmen bunlara gönderir, hediye gelince bir kısmını kendine ayırdı. Haret-i Ömer, «Attık vazifeniz bitti» diyerek bunları dağılmıştır.

Allahu Teâlâ âyet-i celile’de:

«Onların çok sözlerinde hayır yok, ancak sadakayı emreden, ve yâ ma’rüfu emreden veyâ insânlar arasında arabulucuk yapanın konuşmalarında hayır vardir» (4- Nisâ : 114) buyurmuştur.

Bir zât (Nasr b. Ali el-Cuhzumi) Küfe’li, müctehid fetvâ, ellardan birini (Halil b. Ahmed’i) rüyâsında gördü ve; «İctihâd ve fetvâlarından ne fayda gördün.» diye sordu. O zât suratını ekşite-tek yönünü çevirdi ve: «Onlardan bir kâr görmedik» dedi.

İbn Hassin: «Fetvâcılardan biri öyle mühim mes’elelere tek başına cevâp vermeğe kalkışırdı ki, eğer o mes’ele Ömer b. Hattâb (R.A.)’dan sorulaydı, Bedir’de bulunan bütün zâtları bir araya toplamadan ona cevâb vermezdi.» demiştir.

Süküt, ilim sahiplerinin hususiyetidir. Nitekim Pöygamber Efendimiz:

«Züha ve süküt sâbibi bulduğunuzda ona yaklaşın, Çünkü o, hikmet sahibidir» buyurmuştur.

Denildi ki: Âlimler iki kısımdır.

  • Helâl ve harâmı ayıran avâm âlimleri, Bunlar sultânların âlimleridir. (Diğer nüshâda «SALATIN» yerine «ESÂTIN» vardır. Bu na göre mescidlerin direk âlimleri, yâni kürsü hocaları demek olur.)
  • Tevhid ve kalb işlerini bilen havass âlimleri. Bunlar da insânlardan ayrılmış, tek başına zâviye (bucak) âlim