ÖĞÜLEN İLİMLERİN AÇIKLANMASI
Selef’in kabül ettiği ilimlerin çoğu kayboldu. İnsânların daidik-
Jari ilimler ise hep sonradan İcâd edilmiş şeylerdir. Elbette ki, Pey-
gamber Efendimizin şu mübârek sözü doğrudur :
«islam dini garib olarak dogdu ve doğduğu gibi garib. olarak sö-
necektir. Gariblere müjde olsun. Garibler kimdir? sorusuna cevüpr
olarak: «Benim siinnetimden insânların bozduğunu islâh edenler ve
o terk edilen sünnetleri yaşatanlardır.» (99)
dişmişlerdir.
Diğer bir rivâyete göre de:
«Onlar şimdi sizin gittiğiniz yolda olan kimselerdir.» (100)
diye cevâp vermişlerdir.
Diğer bir hadis-i şerifde de :
«Garibler, çokluk arasında az olan ve iyi kimselerdir, Onları Sev-
ameyenler, sevenlerden ¢goktur.» (101)
buyurmuşlardır. O ilimler o derece garib kaldı ki onları ananı kim-
Beye dtigmanlik ederler. Bu sebepten Sevri (R.A): «Bir âlimin
Cetrâfında toplanmış çok dostu olduğunu gördün mü, bilmiş ol ki, ©,
SATI değil, (riyâ ile) karışıktır. Çürikü eğer ilminin geretiyle konuşsa,
doğruyu. söyleyeceği için çokları da kendisine husümet besler, hepsi
dostu olmazdı.» diyor.
MAKBOL {LIMLERDEN OGULEN (MARMODI MİKDARININ
AÇIKLANMASI
Bilmiş ol ki ilimler bu Htibarla Üç kısma ayrılır!
1 — An da, çoğu da yerilen,
2 — Azı da, çoğu da makbül olan ve çoğaldıkça daha güzel ve
© faziletli olan,
3 — Yetecek kadarı makbül, fakat fazlası makbül olmıyan ilim-
ler,
© Bu, tıpkı bedene ârız olan hâller gibidir.
Azı da, çofu da makbül olanı var: Sıhhat ve güzellik gibi.
Azı da, çoğu da makbül değil: Çirkinlik ve kötü hüy gibi.
Yetecek kadar makbül, fazlası işe makbül değil: Mal infâk et-
mek ve gechat gibi, Mâl’ın az’ını vermek, iyi yerlere sarfetmek mak-
bül, hepsini harcamak, fenâ yerlere isrâf etmek mezmüm; orta dere-
cede kendini koruyacak kadar şecâat —makbül, fakat haksız yerde
guna buna saldırmak ise tehevvür’dür, makbül değildir.
İşte ilimler de bunun gibidir,
1 — Azı da, çoğu da yerilen ilimler, ne din ne de dünyâ’ya kârı
olan bilgilerdir. Bu gibi bilgilerin zararı, kârından çoktur. Sihir,
tılsım ve nücüm ilmi gibi. Bunların büzılarının hiç bir kârı yok, belki
İnsânın en kıymetli sermâyesi olan ömrünü bunlara sarfetmekte za
rar ve ziyânı vardır. Dünyâlık için faydalı olduğu sanılan diğer bâzı-
larının da zararı, karindan çoktur. Onun var oldufu zannedilen kâ-
ri, zararına nisbetle hiç bir değer taşımaz.
2 — Azı makhül, cofu daha makbül olan İlimler ise: Allahu
– Teâğlâ’nin zütını, sıfatını, ef’âlini, yaratıklar üzerindeki Adetini ve
evvelâ dünyâyı sonra âhireti siralamaktaki hikmetini bilmektir.
“Zira bu ilimler, hem zâti bakımından ve hem de âhiret saâdeti-
ne yol olması bakimindan aranılan bilgilerdir. Bu husüsda son had-
dine ulaşacafım diye çalışmak, Allahu Teâlâ’nın azametini idrâkteki
kusürdan neş’et eder. Çünkü, ©, bir deryâdır ki onun derinliğini kim-
se ölçemez; ancak herkes kendi kudreti nisbetinde o deryânın etrâ-
finda ve sâhilinde dolaşabilir. Onun kıyılarına dalabitenler, Allahı.
Teâlâ’nın ta’yin ettiği derecelere göre Peygamberler, veliler ve ilmin
inceliklerini anlamış gerçek bilginlerdir. İşte bu ilim, kitâpların sa-
tırlarına girmeyen gizli bir ilimdir. Bu ilmi elde etmeğe yardım eden,
erbabindan öğrenmek ve âhiret, bilginlerinin ahvâl ve vaziyetini tetkik
etmektir ki, bunların alâmetleri ilerde açıklanacaktır. Bu, sâlikin ilk
hâlidir. Daha sonra mücâhede, riyâzet, kalbi tasfiye ve dünya alâkala-
rından temizleme, Peygamber ve velilerin yolunu tutmak, bu ilmi el-
de etmeğe yardım eder. Bununla berâber muvaffakiyyet. yine Allah’ın
takdiri nisbetindedir. Fakat berhâlde mücâüâhede şarttır. Çünkü hidâ-
yetin anahtarı mücâhededir ve bu kapıyı mücâhededen başka bir kuv-
vet açamaz,
3 — Yalnız muâyyen bir mikdârı öğülen ve fazlası makbül olma-
yan ilimlere gelince : Bunlar da birinci hâbda açıklanan, farz-ı kifaye
olan ilimlerdir. Bu ilimlerin her birinin iktisâr’ı, yâni en azı, iktisâdı,
yâni orta derecesi, istikâ’sı, yâni ömür boyunca, ucu bucağı olma-
yan, sonu gelmeyen kısmı vardır.
Sen, ya kendini ıslâh edenlerden veyâ kendini ıslâh ettikten son-
ra başkasını düzeltenlerden ol, sakın kendini 1slah etmeden başkası ile
meşgül olma, Eğer kendini düzeltmekle uğraşıyorsan, vaziyetin icâbı
sana farz olan ilimleri ve bununla alâkalı temizlik, namâz, oruç gi-
bi zâhir amelleri öğren. Fakat en miithim olanı, ekseriyetin ihmâl et-
tiği, kalbin vasıflarını öğrenmek, onların öğülen ve yerilen kisim-
larını bilmektir. Çünkü hiç kimse kalbin kötü vasıfları olan hıts,
haged, riyâ, kibir, uch ve benzeri fenâ hasletlerden alyriimig değildir.
Bu hastalıkların hepsi öldürücüdür. Bunları ihmâl edip, zâhir ameller
ile uğraşmak, bedendeki yaraların içini temizlemeden dışını katran
ile sıvamağa benzer, Sokak tabiblerinin yaranın dış kismim katran-
lamayı tavsiyeleri gibi, mukallid âlimler de kalbi temizlemeği bıra-
kip zâhir amelleri tavsiye ederler. Âhiret bilginleri ise yarayı kökün-
den tedâvi için bâtın temizliğini emreder ve fenâlığfı kökünden kes-
‘mek isterler. Çoklarının bâtın temizliğini bırakıp zâhir amele. dön-
melerinin sebebi, kalbin temizlenmesinin zor ve zâhir amellerin ko- |
lay olmasıdır. Nitekim (kökü cigerlere dayanan) uyuzlu hdstanin acı
{Aclari içmekten çekinip dig bedenini sivamakla meşgül olması gibi.
Durmadan dışarıya ilâç sürmesine rağmen hastalık artar. (Kalbi dü-
zeltmeden yapılan ameller de bunun gibidir.)
Eğer ahireti arayıp kurtuluşu arzü eder, ebedi helakden kaçın-
mak istersen «Rub’-i Mühlikât» ta anlattığımız şekilde iç hastalıkla-,
Vani ve tedâvi çârelerini bulmakla mesgfil ol ki, bu sâyede «Rub’-i
Münciyât» ta anlattığımız makbül makaamlara yükselesin. Toprak,
gall. çırpıdan ve diken gibi şeylerden temizlenip düzenlendiği vakit
yeşillikler ve güzel kokulu otlar yetiştirdiği gibi, kötü hüylardan te-
‘mizienen kalbin de iyi hüylarla dolacağında şüphe yoktur. Yabancı
maddelerini temizlemediğin kıraç bir topraktan mahsül alamıyaca-
ğından, emeğinin boşa gideceği gibi, kalbini temizlemeden — boşuna
farzı kifâyelerle uğraşma, Bilhassa halk içerisinde bu — ilimlerle
meşgül olan varken! Zira başkasının iyilifine çalışırken kendini he- —
lâke sürükleyen akılsızdır. Bu davranış, kendini öldürmek için boy-
nuna dolanmig yılan, koynuna girmiş akrep dururken, başkasının
üzerine konan sineği kovalamak için yelpâze arayan kimsenin hâli
gibi, en büyük bir ahmaklıktır.
– Farz-ı kifâyeler ile meşpül olmak için, önce kalbi temizlemek,
günâhların gizli ve âşikâresini terk etmek lâzımdır. Bunda tamâmen
muvaffak olduktan sonra, farz-ı kilâyelerle uğraş ve orada da ehem-
mi, mühim üzerine tercih etmek üzere, tertibe ridyet et. Önce
Kur’ân-ı Kerim’i, sonra hadis-i şerifeleri sonra tefsir ve sonra da
Kur’ân-ı Kerim’in nâsih ve mensüh, mefsül ve mevshl, ve müteşâbih
gibi diğer ilimlerini öğren; Hadiş’de de aynı şekli tâkip et: Daha son-
– ra da fürü’ ile yâni mezheplerin amel bilgileriyle uğraş, hilâf ve cidâl.
Himleriyle uğraşma. Sonra -üsül-i fıkıh ile ve bunun gibi zamânın ve
Gmrtin müşâadesi nisbetinde diğer ilimlerle mesşgül ol. Bütün derin-
liklerini, inceliklerini anlayacağım diye bir fen ile uğraşma. Çünkü
ilimler çok, ömürler ise kısadır. Bu anlattığımız ilimler âlet ve mu-
kaddimeler olup bizâtihi maksüd değil, belki vâsıtadırlar. VAsita ile
uğraşırken gâyeyi unutmamak lâzımdır. Lügat ilminden de Arab H-
sânını anlayıp konuşacak ve Kur’ân ve Hadis’in garaib’ ini bilecek ka-
gdatiyle kifâyet et. Nahv’den de kitâp ve sünneti anlayacak derecedeki
‘bilgi ile iktifa et ve iyi bil ki her ilmin, iktisâr, iktisad ve istiksâ taraf-
ları vardır. Diğerlerini de bunlara kıyâs edebilmen için biz hadis, tef-
sir, fikh ve kelâm’da bu mertebelere işâret edelim.
Tetsir’de iktişâr (kısaltma) Kur’ân’ın iki misli hacminde olan-
dır. Ali el-Vahidi en-Nisâbüri’nin tefsiri gibi. Bu, veciz ki-
tâptır. İktisâd, Kur’ân-ı Kerim’in üç misli büyüklüğünde olanıdır,
Yine aynı zât’ın «El- Vastit» adındaki tefsiri gibi. Bundan fazlası da
ömür boyunca lâzım olmayacak – uzaltmalardır. (Yine aynı atin
eBasite adh tefsiri gibi.)
Hadis’de iktisâr: Hadis ilmine vâkıf bir zAt’ın düzeltmesiyle
Buhâri ve Müslim’i okumak gibi.
Ravilerin adlarını ezberlemeğe gelince! Senden evvelkilerin on-
ları bilmesi senin için de kifâyet eder. Sana düşen, onların kitâplarına
İ’timad etmektir. Buhâri ile Müslim’i okuyacaksın derken bun-.
ları ezberleyeceksin demek istemedik; ancak gerektiğinde oradan bu-
lup alabilecek derecesi yeter. İktişâd’ı ise, diğer sahih müsnedlerdeki
hadisleri de bunlar meyânına katmaktır. İstiksâ da, zayıf, kuvvetli,
sahih, sakim bütün hadisleri ayrı ayrı rivâyet yollariyle, rüvilerin ah-.
vâlini, adlarını ve vasıflarını bilmek üzere öğrenmektir.
Fıkh’da iktisâr: «Hulâsatü’l – muhtasar» adlı eserde tertip etti-
ğimiz Müzeni’nin fıkhını okumaktır. İktisâd, bunun üç misli bü-
yüklüğünde bir fıkıh kitâbı okumaktır. Bu da «El – Başitnden telhis .
ettiğimiz «El-vasit mine’l-mezheb» adlı eser gibi. İstiksâ ise «El-Ba-
site ve diğer uzun kitâplarda olduğu gibidir. (162)
Kelâm ilminin gâyesi : Ehl-i sünnet’in Selef-i sâlihinden rivâyet
ettiği inanç esâslarını korumaktır. Bundan fazlası, eşyâ’nın hakika-
tim, başka yollardan aramaktır. İktisâr derecede sünneti korumak,
muhtasar bir kelâm kitâbını okumakla mümkündür. O da bu kitâp-
ta bulunan «Kavâ’idü’l- akaaid» kısmı gibi, İktisâd derecesi de, yüz.
| yaprak civârında olan bir kelâm kitâbı okumaktır, «Bl – İktisâd fi’l-—
‘ Stikad» adlı eserimiz gibi.
Kelâm ilminin iktisâd derecesine, bid’atciler ile münâzara et-
mek ve avâmı onların ifsâd etmesinden korumak için ihtiyac vardır.
Bu da ancak bid’atleri taassuba varmıyan avâma te’sir eder, Yoksa
isterse azcık olsun mücâdele usülünü öğrenen bi’dat sâhiplerine bu-
nun bir te’siri olmaz. Çünkü bu gibileri kelâm yoluyla ilzâm etsen bi-
le onlar taassublarından ayrılmazlar. Ancak ilzâmını kendi acziyye-
te verir ve «ben âciz kaldırı, bunu ilzâm edecek başka; çüreler vara
(102) mama Gazâli, Şâfi’i olduğu için, Şâfi’t fıkıh kitâplarından örnekler vers
1 inci KİTAB — 3 üncü BÂB — OGULEN İLİMLERİN AÇIKLANMASI 105
_. der ve senin cedel’deki kudretin sAyesinde üstün geldiğini zanneder,
_ Ama, avâm kısmının bu gibi mücâdele ile hakikatten uzaklaştırıldığı
vakit taassubu kuvvetlenmeden, yine böyle bir mücâdele ile hakikat
yoluna getirilmesi mümkündür. Fakat taassubu kuvvetlenince artık. —
| onları ıslâh timid! tehlikeye düşer, Zira taassub, inançları yerleştir-
meğe sebeptir. Bu da fenâ alimlerin âfetlerindendir. Çünkü onlar,
hakkı açıklamak için son derece taassuh gösterir ve muhâliflerine
horluk ve hakâretle bakarlar, Bu da onları misliyle mukaabeleye sevk
eder ve bos dA‘valarini gerçekleştirmek için bütün imkânlarını sefer-
ber ederler; fakat eğer onlara tenhalarda tatlılık ve yumugaklikla gi-
dileydi ve taassub ve tahkirden ari da’vâlar nezaketle anlatilaydi di-
O Jekler yerini bulurdu. Ne yank ki rütbe ve mevki ancak muhit ile
olur; muhit edinmek için de böyle (yaygara koparmak), hasımlara
çatmak, taassub gösterip tel’in etmek ile mümkün olabileceğinden,
“bunlar da taassubu âdet edinip, âlet olarak kullandılar ve hareketle-
rine de dini koruma ve miisliimaniar: müdâfaa adını verdiler. Ger-
çek gu ki: Bu harekette olanları takitd bile, insânlari helâke sürük-
ler ve bu gibi bid’atleri insânların gönüllerinde yerleştirir.
Şu son asırlarda mezhepler arasında türeyen hulafiyat’a ve bu a
husisda selef devrinde eşine rastlanmayan uzun yazılar, tasnif ve
‘ mücâdelelere gelince: Öldürücü zehirden kaçar gibi bunlardan sakın
ve bunların civârına bile yaklaşma. Çünkü bu ilim, tedâvisi olmayan
fenâ bir hastalık gibidir. (Gurür bahsinde) âfet ve tehlikelerini açık-
layacagimiz gibi bitin fakihleri, taassubla beraber benlik ve öğün-
neye sürükleyen bu ilimdir.
Onlar kendilerini

