
Bakara sûresi (2), 215
2. “Ne iyilik ederseniz Allah onu bilir.”
Bakara sûresi (2), 197
Bu iki âyet, yapılacak herhangi bir hayır ve iyiliğin asla meçhul
kalmayacağını, onların Allah Teâlâ tarafından bilindiğini haber
vermektedir. Bu âyetler, iyiliklerin kayıt ve zabt garantisidir. Çünkü
insan, yaptığı iyiliğin zâyi olmasını istemez. Bu sebeple âyetler
büyük bir teşvik unsurudur. Nasıl mı?
3. “Kim zerre kadar hayır işlerse, onun (karşılığını) görür.”
Zilzâl sûresi (99), 7
4. “İyilik işleyenin faydası kendisinedir. “
Câsiye sûresi (45), 15
İyiliğin zerresinin bile karşılığı görülecektir. Zira her yapılan iyiliği
Allah bildiğine göre, artık ortada en küçük bir kayıp ihtimali yoktur. Bu
kesinlik içinde bir başka gerçek de, “hayrın faydasının onu işleyene
ait olduğudur.” O halde kendi kendisine iyilik etmek isteyen, öz
nefsinin hayrını isteyen, küçük-büyük demeden iyilik yapmalı, hayır
işlemelidir. Zira iyiliğin peşin faydasını başkaları görse de, nihâî
faydası, mânevî kazancı onu işleyene aittir. Bu noktada da herhangi
bir yanlışlık ve haksızlık söz konusu değildir. Kimsenin hayır ve
iyiliğinin sevabı başkasına yazılmaz.
Konuyu değişik açılardan aydınlatan âyetler, konu başlığında da
belirtildiği üzere pek çoktur. Hadisler de oldukça fazladır. Burada
onlardan bir demet sunulacaktır.
118. Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde radıyallâhu anh şöyle dedi:
– Ey Allah’ın Resûlü! Hangi amel daha üstündür? dedim.
– “Allah’a imân ve Allah yolunda cihâddır” buyurdu. Ben:
– Hangi (esir veya) köle(yi âzat etmek) daha faziletlidir? dedim.
– “Sahiplerine göre en kıymetli ve bedeli en yüksek olanı”
buyurdu.
– (Cihâd ve köle âzâdını) yapamazsam? dedim.
– “(Bir) iş yapana yardım edersin veya işini beceremeyenin
işini görürsün” buyurdu.
– Ey Allah’ın Resûlü! Bunlardan hiçbirini yapamazsam? dedim.
– “İnsanlara zarar vermezsin. Zira bu da kendi kendine iyilik
etmen demektir” buyurdu.
edilecek bir konudur. Ebû Zer hazretleri bu merâkını Resûlullah’a
arzetmiş, aldığı cevap “Allah’a imân ve Allah yolunda cihâd”
olmuştur. Allah’a imân, her hayrın başıdır. O olmadan hiçbir işin
kıymeti yoktur. İmân, “kalb ile tasdik” anlamında kalbin; “dil ile ikrar”
anlamında da dil’in amelidir. Bu sebeple imâna amel denilebilir.
Hadisimiz bunun delilidir.
“Allah yolunda cihâd”ın imân ile birlikte zikredilmesi, onun, hayırlı
işlerin ve amellerin en başında, imândan hemen sonra geldiğini
göstermektedir. “İ’lây-ı kelimetullah” (İslâm’ı yaymak) niyetiyle
yapılacak her türlü faaliyet bir nevi cihâd olduğuna göre, bu en üstün
amelden herkesin nasip alma imkânı bulunduğu anlaşılır.
Azat etmek, hürriyetine kavuşturmak için hangi esir, köle ve
câriyenin daha üstün olduğu sorusuna Hz. Peygamber’in verdiği,
“sahiplerine göre en değerli ve fiat olarak en pahalı olanı” cevabı,
“Sevdiğiniz
şeylerden
infak
etmedikçe
büyük
hayra
ulaşamazsınız” [Âli İmrân sûresi (3), 92] âyetini hatırlatmaktadır.
“Her işin en kıymetlisi, en kalitelisidir” mesajını vermektedir. Nitekim
“efdalü’l-a’mâl ahmezühâ” yani “Nefse en ağır gelen amel, amellerin
en üstünüdür” buyurulmuştur. Değerli ve fiyatı yüksek olan köle veya
esiri âzat etmek pek öyle kolay iş değildir. Bu yapılırsa üstün nitelikli
bir iş yapılmış olur. İnsanları hürriyetlerine kavuşturmak, haklarına
sahip kılmak aslında başlı başına büyük bir hayırdır. 1290 ve 1362
numaralarda kısmen tekrarlanacak olan hadisimiz, en üstün hayrın
hangisi olduğunu bize öğretmektedir. Bugün belki köle-câriye yok
ama, esir ve esir muamelesine tabi tutulan hür görünümlü insanlar
hatta milletler vardır. O halde onların gerçek hürriyet ve haklarına
kavuşturulmaları en kıymetli hayırlardandır.
Hürriyete kavuşturmada sayı mı, kalite mi önde gelir? Bu
tartışılmıştır. Bu biraz da duruma göre değişir. Zira bir insan vardır,
bir kabileye veya bir alay’a bedeldir. Onun kurtarılması bir topluluğu
kurtarmak yerine geçer. Normal halde ise ne kadar fazla insan, hak
ve hürriyetlerine kavuşturulursa, o kadar büyük hayır işlenmiş olur.
Cihâda, köle veya esir azadına gücü yetmeyenler için de bir
san’atkâra yardım etmek veya beceriksiz bir kimsenin işini görmek
bir başka hayır yoludur. Hadiste geçen sâni’, zayi’ (fakir, garip)
olarak kaydedilmektedir. Her iki halde de böylesi kişilere yardımcı
olmak elbette bir hayırdır. Ancak hadisin bu ifadesinden, belli bir
mesleği ve sanatı olanlara yardımın, sanat sahibi olmayanlara
yardım etmekten daha önde geldiği, daha üstün bir iyilik olduğu
anlaşılmaktadır. Bu da Hz. Peygamber’in sanat ve meslek sahibi
olmaya teşvik ettiğini gösterir.
Son olarak hadisimiz insanlara ve topluma zarar vermemeyi, hiçbir
iyilik yapamayanlar için başlı başına bir iyilik olarak önümüze
koymaktadır. İnsan iyilik yapamıyorsa, bari kötülük yapmamalıdır. Bu
da neticede kendisi için bir iyiliktir. Kötülük yapmamayı bile bir iyilik
olarak değerlendiren dinimiz, hayır ve iyilik idealine ne kadar önem
verdiğini ortaya koymaktadır. Bütün bunlar gösteriyor ki, müslüman
toplumu iyiler ve iyilikler toplumudur. Ondan da önce zararsızlar
toplumudur. Artık hem iyilik yapmayıp hem de kötülük işlemekten
geri durmayanlar düşünsünler…
- 1Dinimizde Allah’a imândan, insanlara kötülük yapmamaya kadar
uzanan binlerce hayır ve iyilik yolu bulunmaktadır. - 2Yardıma muhtaç olan herkesin yardımına koşmak iyilik ve
hayırdır. - 3Her türlü amel ve iyiliğin temeli Allah’a imândır. İmân olmadan
yapılacak hiçbir işin kıymeti yoktur. - 4İslâm toplumu iyiler ve iyilikler toplumudur.
- 5Hadiste sayılan hususların her biri “iyilik” olarak başlı başına
birer değerdir. Herkes durumuna göre bu iyiliklerden bir veya bir
kaçını yapmaya çalışmalıdır.

