Tasavvuf Klasikleri · Haziran 23, 2026

Hikaye, Vaaz ve İlim: Gazali’nin Rehberliğiyle Doğru Yola Ulaşmak

Yalan Söyleyenler ve Kıssacılar Hazret-i Ali (RA.), hikâyeecileri Basra câmi’lerinden çıkarmış, fakat Hasan-ı Basri’yi dinleyince, ona bir şey dememiştir. Çünkü Hasan-ı Basri, âhiret ilmini, ölümü düşünmeyi, …

Yalan Söyleyenler ve Kıssacılar

Hazret-i Ali (RA.), hikâyeecileri Basra câmi’lerinden çıkarmış, fakat Hasan-ı Basri’yi dinleyince, ona bir şey dememiştir. Çünkü Hasan-ı Basri, âhiret ilmini, ölümü düşünmeyi, kendi kusurlarını düzeltmeyi, amellerin afetlerini, Şeytan’ın vesvesesini ve ordan korunma çarelerini anlatıyor, Allahu Teâlâ’nın nimetlerini ve bu nimetlerin şükürünü edâdaki kusurları hatırlatıyor, Dünyâ’nın adiliğini, ayıplarını, devâmı olamayacağını, vefasızlığın, âhiret’in tehlike ve çetinliklerini açıklıyordu ki, işte şer’an öğülen ve Ebü Zerr’in rivâyetiyle teşvik edilen va’z da budur.

Peygamber Efendimiz:

«Zikr ve ilâm meclisinde bulunmak, bin rek’at namâzdan, bin hastayı ziyâretten ve bin cenâzeye teşyi’den efdaldir» buyurunca:

«YA Resüla’llah, Kur’ân okumaktan da üstün müdür?» diye sorulduğunda:

«Kur’ân ancak ilim ile fayda verir.» buyurmuştur.

Atâ (R.A): «Bir zikr meclisi, yetmiş eğlence meclisinin gününü bagislatır.» buyurmuştur. İç berbat, dışı yaldızlı olan kimseler bu gibi hadisleri kendilerini tezkiyeye mesned ederek va’z ve tezkir adını kendi hurâfelerine (boş sözlerine) verdiler. Böylece öğülen zikrin yolunu unuttular da ziyâde ve nöksân ile birbirini tutmayan kıssalar ile uğraşarak Kur’ân’daki kıssalardan ayrıldılar. Hikayelerin faydalısı olmakla berâber, doğru da olsa bazılarının zararı vardır.

Hikâyeciliği şi’âr edinenler, doğruyu, yalanı, kâr ve zararı birbirine katarlar. Bu sebepten hikâyecilik yasak edilmiştir. Bunun için «Ahmed b. Hanbel (R.A): «Doğru da söylerse, hikâyeciye ihtiyaç yok» demiştir.

Kıssacı, doğruyu söyler ve kıssaları din ile alâkalı, Peygamberlere ait kıssalardan olursa bu gibi kıssaları anlatmakta beis yoktur. Hikâyeci yalandan, bazı büyüklerin zel ve ihmâlini andıran, avâmın mâhiyetini kavrayamayacağı hikâyelerden son derece cekinmelidir.

Çünkü avâm tabakası bu gibi hikâyelerden cesâret alarak «Ne yapalım, ben kusürlü isem, benden çok büyük olan şu zâtlar bu şeyhler de şöyle böyle hatalar işlemiştir. Binâen aleyh hepimiz kusurluyuz demekle kendisini ma’zür göstermeğe çalışır ve bu gibi hikâyeler onları isyâna teşvik eder. Şu iki mahzürdan, yâni yalanlardan ve anlaşılması güç olan hikâyelerden kaçınmak şartiyle kıssa anlatmakta beis yoktur. Zâten bu mahzürlar kalkınca kıssalar da, sahih kitaplarda ve Kur’ân’da bulunan makbül kıssalardan olur.

Bazı kimseler yalan da olsa halkı hakka da‘vettir zanniyle, ibadeti teşvik eden zayıf hikâyeleri anlatmayı tecviz ederler, Halbuki bu, Şeytân’ın fitnesidir. Zira doğrunun sâhası yalandan geniştir. Allahu Teâlâ’nın, Kur’ân-ı Kerim’de ve Peygamber Efendimizin mi’barek hadis’lerinde anlattıkları kıssaların, ya’zlarda uydurmalara ihtiyaç yoktur. Nasıl ihtiyâcı olsun ki, va’zlarda yapmacık cümleler ve uydurmacık kelimelerle kafiyeli konuşmalar bile yasak edilmiştir.

Sa’d b. Ebi Vakkas’ın kafiyeli konuşan oflu Ömer, bir ihtiyâcı için kendisine geldiği vakit: «Senin böyle konuşman beni kızdırdı. Tevbe etmedikçe dileğini aslâ yerine getirmez mi.» dedi.

Üç kelimede seci’ yapan İbn Revâha’ya, Peygamber Efendimiz:

«Sakin şeci’li konuşma ey Revâhe oğlu.» buyurdular.

Kaçınılması gereken seci’, iki kelimeden fazla olanıdır. Bunun için (Haml b. Nâbiga) düşük çocuğun diyeti ile alâkalı olarak: «Yemeyen, içmeyen, ağlamayan ve sesi çıkmayan için nasıl diyet ve yelim? Bu hederdir.» deyince ve bu ibâdedeki kelimeleri seci’li olarak ifâde edince, Peygamber Efendimiz:

«A’rab’ın seci’li konuşması gibi var mı?» buyurdular.

Şi’irlerin de va’zlarda çok söylenmesi uygun değildir. Allahu Teâlâ buyuruyor:

«Şâirler, bunların arkasına da çapkınlar, sapkınlar düşer, Görmez misin bunlar her vâdide hayran olurlar?»

Yine Allahu Teâlâ buyuruyor:

«Ona (Peygamber’e) şâir öğretmedik ve ona yakışmaz!»

Vâizlerin okuduğu şi’rlerin, çoğu aşkı, ma’şukun cemâlini, visâl’in huzürünü ve ayrılığın acısını anlatan şeylerden ibarettir. Halbuki dinleyenlerin çoğu, gönülleri güzel süretlere meyyâl avâm tabakasıdır. Bu gibi si’irler, ancak onların gençlerdeki aşklarını harekele geçirir, şehvetleri tutuşur, coşar ve kaynaşırlar. Bu gibi si’irlerin çoğu belki hepsi, ‘dini ifsâd eder. Yakışık alan, bu gibi şi’rleri değil, belki da‘vasına delil olacak, nasihat ve hikmet olan si’irleri okumaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz:

«Gergekten, si’irlerden bazıları hikmettir.» buyurmuştur.

Eğer dinleyicilerin hepsi, Allah şevgisine dalmış havas tabakası olup meclisde başkası bulunmazsa, o zaman, dış görünüşü ‘insanlara, (gergekte ise Allah’a) işâret eden beyitleri okumakda beis yoktur, Çünkü her dinleyici, duyduklarını gönlünün isteğine göre anlar. Semâ’ bahsinde bunun hakikati anlatılacaktır. Bunun içindir ki, Cüneyd, daima on kişi civârındaki topluluğa hitâb ederdi. Cemâeti yirmiyi bulsa, daha fazla konuşmazdı. Bu sebepten bir kere olsun cemâati yirmiyi bulmamıştır.

(Basra’lı) İbn Sâlim’in evi önüne kalabalık bir cemâat toplandı. «Bunlar senin adamlarındır, konuşmanı istiyorlar, konuş.» dediler. İbn Sâlim: «Bunlar benim adamları değil, meclisin adamlarıdır, benim dostlarım havâsstandır.» dedi.

Şath’a gelince, sath kelimesinden, bazı söfiyyenin icâd ettiği bir sınıf kelâmı kasd ediyoruz.

1 — Allahu Teâlâ’ya olan aşklarını ifâde eden lüzümsuz sözler ve zâhiri amellerden müstağni kılan vuslat iddialandır. Hattâ — bazıları Allahu Teâlâ ile birleşip aralarından perdenin kalktığı, Allahu Teâlâ’yı gördüklerini ve İlâhi hitâb’a mazhar olduklarını iddââ edecek kadar ileri gitmişlerdir. Onlar! «Bize Allah tarafından böyle söylendi, biz de böyle dedik» demekle kendilerini bu gibi sözleri yüzünden i’dam edilen Hüseyn b. Hallâc-ı Mansur’a benzetmek istediler ve onun «Ene’-hak» sözü ile Bayezid-i Bistâmi’nin «Subhant, Subhânir (kendimi tesbih ederim, kendimi tesbih ederim) demesini de delil gösterdiler. Bu nevi sözlerin avâra üzerinde büyük zararları vardır. Hattâ bu sebepten bir çok çiftçiler rençberlikten ayrıldı ve bu gibi da’vâlar ile mesgal oldular. Çünkü İnsân tabiati bu gibi sözlerden zevk alır.

Bu iddidlarda, amelsiz yüksek makam ve hâllere ulaşmak suretiyle nefsi tezkiye var. Ahmaklar bu gibi iddiâlardan çekinmez, Bu gibi muzahraf stircmeleri söylemekten de kaçınmaz. Bu gözleri reddedildiğinde de «Bize Karşı İnkâr’ın kaynağı, ilim ve cedeldir: ilim perde cedel ise benlik işidir. Bizim sözlerimiz ise hak nürünün tecellisiyle içden doğan sözlerdir» demekten çekinmezler.

Bu ve benzeri sözler her tarafı istilâ etti ve avâm tabakasına çok büyük zararları dokundu. Hattâ bu gibi sözleri konuşanları öldürmek, Allahu Teâlâ’nın dininde on kişiyi yaşatmaktan daha efdaldir.

Ebü Yezid-i Bistâmi’ye gelince: Evvelâ ona izâfe edilen bu gibi rivâyetler doğru değildir. Eğer hakikaten kendisinden büyük bir şeyler duyulmuşsa belki bunları Allahu Teâlâ’dan hikâye yoluyla söylüyor. Bunları kendine mal etmek doğru olamaz. Nitekim:

«Gerçek ibâdete lâyık Allah, benim, bana ibâdet edin.»

Âyet-i celilesini onun ağzından duyduğumuzda bunu kendine mâl etmek doğru olamıyacağı gibi.

2 — Şath’ın ikinci mânâsı, anlaşılmayan kelimelerden meydana gelen ve hiç bir karl olmayan üstü kapalı korkunç bir takım ibarelerdir. Bunun iki sebebi var: Ya aklı muvâzenesinin bozulması ve hayalinin karışmasından ağzından çıkanı kulağının duymaması sebebiyle ne dediğini kendisinin de bilmemesidir ki, çokları böyledir. Veya bir şeyler anlayıp cehaleti sebebiyle anladığını kaliplandırıp ifâde edecek kelimeler bulamadığındandır. Bu gibi sözlerde bir fayda yoktur. Çünkü bu sözler, kalbi bulandırır, aklı şaşırtır, zihinleri hayrete düşürür veyâ dinleyenleri murâd olunmayan müâtığları anlamağa sevk eder de herkes kendi kabiliyyetine göre te’villerde bulunur. Halbuki Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

«Sizden biriniz bir cemâate, anlayamayacağı şekilde hitâb ederse, siz cemâatte fitne uyandırır.»

Yine Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

«Anladıklarını anlatın, anlamadıklarını terk edin, Allah ve Resülünün yalanlamasını mı istersiniz?»

İşte anladığını anlatamayanın hâli budur: «Anlamadan» konuşmak ise aslâ câiz değildir. İsâ (aleyhi’s-selâm): «Hikmeti ehli olmayana vermeyin, hikmete zulm edersiniz; ehli olmayana vermemek, ehline zulmedersiniz. İlâcı yara üzerine koyan tabib gibi olunuz.» buyurmuştur. Diğer bir ifâde ile hikmeti ehli olmayana vermek cehâlet; ehline vermemek ise zulümdür. Hikmet’in hakkı olduğu gibi ehli de vardır. Her hakk sahibine hakkını veriniz.

Tammat denen lüzumsuz sözlere, şatlı bahsinde anlatılanlar katıldığı gibi ayrıca muâyyen bir mânâsı da vardır. O da şer’i sözleri; anlaşılan mânâlarından alıp da hiç bir faydası olmayan anlaşılmaz mânâlara nakletmektir. Bâtıni’lerin te’vil âdetleri gibi. Bunun da is-lâm dininde harâm ve zararı çok büyüktür. Çünkü Sâhib-i Şeri’atten bir haber olmaksızın ve ‘akıl delâletinin icab ettirdiği bir zarüret bulunmadan, lâfızların mânâlarını değiştirmek sözlere olan i’timâdı çürüdür, Allahu Teâlâ ve Peygamber (S.A.) kelâmının değeri kaybolur. (Çünkü kullugumuzu, bu emirlerin zâhir mânâlarına göre ayarlıyozur), Bunların iddifsina göre, anlaşılan mânâya güyenmemek gerekir. Bâtın mânâ için bir kaide yoktur. Herkesin uydurmasına göre ayrı ayrı tevcihlere gidilebilir. İşte bu da İslâm dinine büyük zararı olan bid’atlerdendir. Bunun sâliklerinin gâyesi, insân tabiatı garabete meylettiği ve bundan lezzet aldığı için, garib şeyler ortaya koyarak zâhirini te’vil ederek, şeri’ati yıkmak ve insânları kendi bâtın ve bâtıl inançlarına çevirmektir. Nitekim bâtimiyyeyi red için tasnif edilen «MUSTAZHARIYYE» adındaki eserimizde bunu anlattık.

Bu, tâmmât ehlinin Kur’ân’ı te’villerinden bağı örnekler:

«Fir’avn’a git; 0, azdı.»

Bunlar diyorlar ki, «FIR‘AVN» kelimesinden gaye, kalb’dir. Çün- kü insân üzerine tuğyan eden kalb’dir.

«Ve asim [deinexini] at, bırak.»

Buna da yaptıkları te’vil «Allahu Teâlâ’dan başka dayandigin her şey’i bırak» şeklindedir.

Hadisleri te’villerinden bazı örnekler;

«Ramazan’da gece yemeğine kalkınız, çünkü onda bereket vardır.»

Onlara göre: «Geceleri tevbe edin.» mânâsındadır. Buna betizer bir çok te’viller! var, Hattâ Kur’ân’ı baştan sonuna kadar te’vil etmişler ve zâhir mânâsından, İbn Abbâs’dan ve diğer âlimlerden rivâyet edilen mânâlardan ayrılmışlardır. Bu te’villerin bazılarının bâtıl oldugu kat’i olarak anlaşılır. «Fir‘ayn» kelimesine «kalb» mânâsı vermek gibi. Çünkü Firavn’ın görülen bir insân olup Müsa’nın (A.S.) kendisini da’vet ettiği, târihin şehâdetiyle bize kadar gelen bir gerçektir. Ebü Cehl ve Ebü Leheb de bunun gibi.

Bunlar göz ile görülemeyen, Şeytân veyâ meleklerden değiller ki te’vil yolları aransın. «SUHOR» kelimesini istiğfâr ile te’vil etmek de butun gibidir. Çünkü bizzât Peygamberimiz gece yemeği yer ve: «Yeyinize buyururdu.

Nitekim diğer bir hadis’i şeride de şöyle buyuruluyor:

«Mübârek gidâya [gece yemeğine ] buyurun.»

İşte bu te’villerin bâtıl oldukları tevatiir ve hiss ile bilinir. Diğer bamlarinin butlam da zann-i gâlib ile bilinir ki, bunlar hasseler ile alakali olmayan şeylerdir. Bütün bu gibi te’villerin hepsi harâm ve sapıklık ve insânların dinini ifsâd etmektir. Bu gibi bâtıl te’viller ne