Okuyup Okutanlar Hakkında
Muâz h. Cebel: Okuyup okutanlar hakkında şunları söylemiştir: «Okuyun öğrenin, zira Allah için ilim edinmek Allah’a karşı ta’zim ve ibâdettir. Müzâkeresi tesbih, mübâhasesi mücâhededir, Bilmiyene öğretmek sadaka, liyâkatlisine bolca okutmak Allah’a yakınlıktır. İlim, yalnız ve kimsesiz yerlerde sıkıntıyı gideren bir arkadaş, doğru yola kılavuz, zorlukta kolaylık ve sabir merci’idir. İlim dostlar yanında vezir, yabancılara yakınlıktır. Cennet yoluna ışık tutar. İlim sayesinde Allahu Teğlâ bir kısım insânları yükseltir, iyi işlerinde izlenen rehber ve öncü yapar, iyilikleri anılır, eserleri kalır. Melekler onları sever ve kanatlarını üzerlerine gererler, Yaş ve kurudan her ne varsa, denizdeki balıklar, karadaki canlı varlıklar ay ve yıldızlara varıncaya kadar her şey, âlimler için Allahu Teâlâ’dan mağfiret dilerler. Çünkü ilim, kalb gözünü açar, karanlıkta gözlere ışık saçar, zayıflıkta bedene kuvvet verir, insânı yüksek mertebelere ve ebrâr derecesine ulaştırır. İlmi tefekkür, gündüz orucuna ve gece ibâdetine denktir. Allahu Teâlâ’ya İtâat, ibâdet, tevhid, saygı, siibheli şeylerden korunmak, sıla-yı rahm’de bulunmak ilim ile olur. Helâl ve harâm ilim ile bilinir. İlim öncüdür; amel ise ondan sonra gelir. İyilere ilham olur; fendlar ondan mahrüm olur.» Allahu Teâlâdan hüsn-ü tevfik dileriz,
Akli Deliller
Bu bahiste açıklanmak istenen, ilmin fazilet ve nefâsetidir. Faziletin ne demek olduğunu bilmiyen ve faziletten gâyenin ne olduğunu anlamıyanların, ilimde veyâ ilimden gayri şeylerde bir haslet olarak bulunduğunu idrâk etmelerine imkân yoktur. Şüphesiz ki, hikmetin ne demek olduğunu bilmeden, falan adam hakimdir veyâ değildir demek, saçmalamaktan başka bir şey olamaz. O hâlde, biz de faziletin ne olduğunu anliyalhm.
Fazilet, «fazl» kökünden gelir; ziyâdelik, artma ve çoğalma manâsına, fazlalık demektir. Bir hükümde ortak olan iki şeyden birisine has bir ziyâdelik olursa, işte bunun diğerine faziletli var denir ki, bu ziyâdelik onun kemâli olur. Meselâ: At, merkebten efdaldir, denildiği zaman, bunların yük taşımakta ortak oldukları, fakat, atın daha ağır yük taşımakta, düşmâna saldırmakta, koşup kaçmakta ve püzellikte merkepten üstün ve Kemalli olduğu anlaşılır. Hatta attan büyük bir merkeb kabül edilse, yine bir değer taşımaz. Çünkü bu ziyâdelik vücut bakımındandır ki, bir kemâl sayılamaz. Hayvân cismiyle değil, vasıflarıyla değerlenir. Bu izâhatı anladınsa, atta diğer hayvânlara nisbetle fazilet olduğu gibi, diğer sıfatlara nisbetle de, ilmin bir fazilet olduğunu anlayacağından şübhe edilmez. Atın hızlı gitmesi bir kemâl değil, belki atta ayrı bir husüsiyet ve üstünlüktür. Amma ilim, zatında hiç bir şeye nisbet edilmeksizin mutlak bir fazilet ve kemâl-dir. Çünkü ilim, Allahu Teâlâ’nın kemâl sıfatı, melek ve peygamberlerin şerefi ve mutlak bir fazilettir. Akıllı atın, ahmak attan daha hayırlı olması keyfiyeti, hiç bir şeye izâfe edilmeksizin ale’l-itlak onun fazileti olması gibi.
İyi bil ki, rağbet bulan ve nefis olan her şey üç sebebden biriyle ragbet görür ve beğenilir:
1 — Başka şeyi için, 2 — Zatı için, 3 — Hem zâtı ve hem de başka şey için,
Elbette zâtı için ragbet gören, başkası için ragbet bulandan efdal ve şerefildir. Başkası için sevilen altun ve gümüştür. Bunlar, hadd-i gatında insânın hiç bir ihtiyâcını gideremiyen birer mâden parçasıdır. Eğer ticâret vasıtaları olmasalardı, çakıl taşlarından farklı sayıl mazlardı,
Zâtı bakımından heves edilen, Allahu Teâlâ’nın cemâline bakmanın lezzetiyle âhiret saâdetine ulaşmaktır.
Hem zâtı ve hem de dolayısiyle istenip heves edilen, meselâ vücut sağlığı gibi… İnsânın, ayaklarının sıbbatli olmasını istemesi, Zâti bakımından olur. Aci ve sancı duymaması gibi. Başka şey için olur. Aradığı yere yürüyüp gidebilmesi gibi…
Bu itibarla ilme baktığın zaman onu, kendi zâtında tatlı bulursun ve ilim de zâtı için istenilir. Üstelik ilim âhiret saâdetine vesile ve Allah’a yaklaştıran bir vasıta olması bakımından da gayri için sevilir. İnsân oğlunun en büyük rütbesi ve arzü ettiği şey de, bu saâdet ve bu saâdete ulaştıran vasitadir. Bu da ilim ve ilme dayanan ameldir. Amel de ilimsiz olamıyacağına göre, dünyâ ve âhiret saâdetinin ash ve bütün ibâdetlerin efdali ilimdir. Nasıl olmasın ki, her şeyin kiymeti neticesiyle ölçülür. İlmin neticesi ise, yüksek makamlara ermek, melekleşmek ve Allahu Teâlâ’ya yaklaşmaktır. Buraya kadar anlattıklarımız, ilmin âhirete âit olan faydalarıdır.
Dünyâlığa gelince: İzzet ve vakar, melikler [hükümdarlar]’e söz geçirme ve tab’an hürmeti celb etme gibi hasletleri vardır. Türklerin en akılsızları ve Arabların eclafi bile âlimlerine hürmeti tabii bulurlar. Çünkü tecrübeleriyle onların daha bilgili olduklarını anlıyorlar, Yalnız insânlarda değil, hayvânlarda da, bu hassa mevcüttur. Hayvân da üstünlüfü takdir eder ve bu anlayışladır ki, kendisinden üstün olan insâna itâat eder. Bütün bu saydıklarımız mutlak ilmin faziletidir. Halbuki ileride beyân edileceği üzere, ilimler de kısımlara ayrılır ve faziletleri itibâriyle de ayrı kıymet taşırlar.
Bu izâahatımızla, ilim öğretme ve öğrenmenin fazileti açıklanmış oldu. İlim her şeyden üstün olunca, elbette onu öğrenmek de en üstün şeyi istemektir, öğretmek ise, en üstün faydayı saflaştırmaktır.
Bunun beyânı ‘séyledir: İnsânların maksadı, din ve datinyabkta toplanır. Din’in nizâmı ise, dünyânın nizimine bağlıdır. Çünkü dünyâ âhiretin tarlasıdır. Dünyâ; kendisini ebedi bir vatan tanıyanları değil, bir képrii ve bir misâfirhâne kabül edenleri, Allah’a ulaştıran bir vastachr. Dünyânın nizâm ve imâreti ise, insânların çalışmalarına bağlıdır.
İnsânların iş, san’at ve meslekleri ise üç kısımda toplanabilir:
Birincisi: Yaşayabilmek için zarüri olan işlerdir ki, bunlar da dörttür:
1 — Yiyecek te’mini için rençberlik,
2 — Giyecek te’mini için dokumacılık,
3 — Mesken. te’mini için ingaat,
4 — Cemiyetin sevbİ, sSAyYBI, yardımlaşma ve berâberliğini sağlama için siyâset.
İkincisi: Bunlara yardımcı olup, yapılmalarına imkân veren işlerdir ki, bunlar da ikiye ayrılır:
1 — Rengberlik ve san’at için âlet hâzırlıyan demircilik işi.
2 — Dokumacılığa hizmet eden, hallaçlık ve eğirme işi gibi…
Üçüncüsü: Bütün bu işleri tamamlayıp süsleyen işlerdir. Bunlar da (rençberlikten alınan mahsülü öğütüp) pişirmek, (giyim eşyasını) dikmek, boyamak ve yıkamak gibi işlerdir,
Bütün bunlar dünyâ hayâtına nisbetle, bir şahsın uzuvları mesâbesindedir ki, bunlar da üçe ayrılır:
1 — Kalb, ciğer ve beyin gibi asıl uzuvlar.
2 — Bu ağıl uzuvlara hizmet eden mide, damar, şerayin, sinir ve veridler.
3 — Bu asılları tamümlayıp süsleyen guint ki; deri, tirnak parmak ve kaş gibi…
. Bu saydığımız san ‘atlarin en şereflisi asılları ölüp, asıllarının da en şereflisi siyâsettir. Bunun içindir ki, bu siyâset san’ati, menseinde diğer san’atların aramadığı kemâlâtı ister. Yine bunun içindir ki, bu san’atın sâhibi, diğer san’atları kendine hizmet ettirir.
Beseriyeti islâh ile dünyâ ve âhirette selâmete ulaştıracak doğru yolu gösteren siyâset, dört mertebedir :
Birinci ve en üstün mertebe: Peygamberlerin siyâseti, sevk ve idaresi olup; avam ve havass, bütün insânların zâhir ve bâtınlarına hükmetmeleridir.
İkinci mertebe: Halife, melik ve sultânların siyaseti ve her sınıf İnsânlara hükmetmeleridir. Fakat bunlar yalnız zâhire hükmeder, bâtına te’sir edemezler.
Üçüncü mertebe: Allahu Teâlâ’yı ve dinini bilen, peygamberlerin vérisi olan âlimlerin siyâsetidir ki, bunlar hiç bir sınıfın zâhiri işlerine karışmayıp kimseyi zecr ve men‘edemiyecekleri gibi, umüm insânlar da kendilerinden istifade edemez. Ancak münevver tabakanin bâtınına hitab edebilirler.
Dördüncü mertebe; Vaizler’in siyâsetidir. Bunlar da ancak insânların avâm kısımlarının bâtınına hitâb ederler. İİ
Siyâsetin şu dört mertebesinde nübüvvetten sonra en şereflisi, insânları, helâke sürükleyen, kötü hüylardan aritip saâdete ulastıracak güzel hüylar ile süsleyen şeyin, ilmin en büyük faydası oldugun-da şübhe yoktur. İşte ilim öğretmekten gaye de budur.
İlmin diğer san’atlardan üstün olduğunu söyledik. Bunun fz4hi on sayteair: San’atin değeri üç şey ile bilinir :
Birincisi: O san’atı bilmeye vesile olan gariza ve mizâca mü- racaat etmekle, Akli ve müsbet ilimlerin, lügat ilmine olan tisttin- lüğü gibi. Çünkü müsbet ilimleri bildiren akıldır. Lügatı öğreten ise işitme hassasıdır. Aklın işitmeden üstün olduğu aşikârdır.
İkincisi: Umumi faydalarını düşünmek ile, Fençherliğin, ku- yumceuluga üstünlüğünü düşünmek gibi… .
Üçüncüsü: Üzerinde işlenen madde İle kuyumtuluğun deb- baghéa üstünlüğü gibi. Birisinde altun, diğerinde ise, ölü hayvan derisi üzerinde iş görülüyor. i ‘aul
Siibhe yok ki, âhiret yolunu aydınlatan dini ilimler, tam akıl ve keskin zekâ ile elde: edilir.
İleride açıklanacağı gibi, akıl, insân oğlunun en üstün vasfidir. Çünkü – Allahu Teâlâ’nın emânetleri, akıl sâyesinde kabül edilir ve yine akıl sâyesindedir ki insân, Allahu Teâlâ’nın rızâsına mazhar olur,
İlmin umümi faydalarına gelince; bunda hiç şüphe edilmén, Çün- kü neticesi ebedi saâdettir. a
Mahallinin şerefine gelince: (Bu da gizli değildir.) Nasıl gizli ol- On
i sun ki, ilim öğretenler insânların kalbleri ve akılları üzerinde tasar-
Tüf ederler, Yeryüzündeki en üstün yaratık insân, insânın en değerli
ctiz’li ise kalbidir. İlim öğreten, kalbi olgunlaştırmak, temizlemek, ci-
lâlandırmak ve rızâyı ilâhiye yaklaştırmakla meşgüldür, — Binâena-
leyh her cihetten, ilim efdaldir, şereflidir.
I Hülâsa ilim öğretmek, bir bakımdan Allah için ibâdet, başka bir:
bakımdan Allahu Teâlâ’ya vekâlettir. Hem de en büyük vekâlet. Çün-
kü Aliahu Teğlâ, en has sıfâtı olan ilmi, âlim’in kalbine yerleştirdi.
Âlim, Allahu Teâlâ’nın en değerli cevherlerinin hazinedârı gibidir.
Bundan, bütün muhtâçlara infakda izinlidir. Cennet-i me’vâ’ya ulaş-
tırmakta ve Allahu Teâlâ’ya yaklaştırmakta, Allahu Teâlâ ile kulları
arasında vâsıta olmaktan daha üstün rütbe olabilir mi? Allah kendi
lütüf ve keremiyle bizleri de bu gibi kullarından eylesin. —_
Habibine ve bütün hayırlı kullarına salât ve selâm olsun.
İKİNCİ BÂB
BU BAB MAHMUD VE MEZMÜM (ÖĞÜLEN VE YERILEN] İLİMLE-
RIN AKSAM VE AHKÂMI BEYANINDADIR. BURADA FARZ-I AYN
VE FARZ-I KIFAYE OLAN İLİMLER İLE, KELÂM .VE FIKIH iLMt-
NİN, NE DERECEYE KADAR DİN İLMİNDEN SAYILACAĞI VE ÂHİ-
RET İLMİNİN FAZİLETİ ANLATILACAKTIR,
FARZ-I AYN OLAN iLİMLERİN BEYANI
Resülullah (8.A.V.} buyurdu ki:
SİT Le i fe tas all Cibo
allim öğrenmek her müslümüâna farzdir.» (56)
Diger bir hadisde de:
us e “2 “ » ğ ate
Comma ly 345 dal) Ip ttn
, «İlim, Çinde bile olsa öğreniniz.n (57) buyuruluyor.
Her müslümânın bilmesi farz olan ilmin hangisi olduğu ‘hust-
sunda insânlar ihtilafa düşmüş ve bu husüsda yirmiyi aşan fikir öne
sürülmüştür. Tafsilâta girmeden bunları şöyle hülâsa edebiliriz. Her
fırka kendi mevzüunun öğrenilmesini farz-ı ayn kabül etmiştir. K e –
lâmcılara göre bilinmesi farz-2 ayn olan, kelâm ilmi’dir. Çünkü
Allahu Teâlâ’nın varlığı, birliği, zâtı ve sıfatları kelâm sâyesinde bili-
nir. Fakihiere göre: Fıkıh ilmi’dir. Çünkü ibâdet ve muümele-
inin helâl ve harâm kisimlariyle, mutlak helâl ve harâm fıkıh ilmiyle
(56) Ibn Mace Hz. Enas’den. i
(51) İbn Adiyv ve Beyhaki Hz. Enes’den, Taberâni İbn Mest üd’dan ve İbn Ab
bas’dan rivayet etmiştir. ;
öğrenilir. Bu ilimlerin güyeleri de ender tesâdüf edilecek ince mes’e-
leler değil, belki ferdlerin muhtâç olduğu günlük mes’elelerin hallidir.
Tefsir ve hadis âlimler i :Bu ilimden maksad Kur’ân
ve Hadis olduğunu söylemler. Çünkü diğer ilimler burlar s4&yesinde
elde edilir. Sofiyye ise tasavvul ilmi’ni öne sürerler ki, bunlar da
kollara ayrılır, Bir kısmı, bu ilimden gâye, insanın kendi hâlini ve
Allah katındaki makaamini bilmesidir, derler.. Diğer bir kısmı da ih-,
lâs ve nefsin âfetlerini bilmek, Şeytan in vesvesesi ile meleğin ilhâ-
mini ayırabilmektir derler.
Diğer baalarina göre de, üm-i bâtm’dır. Bu ilim de erbâbına
farzdır der ve bu süretle hadisi urnmümü şümülünden çıkarmış olur-
lar. Bunun gibi Ebü ‘Tâlib-i Mekki de: «Mebâni-i İslâm hadisi-
nin tazammun ettiği ilimdir» der. Bu («Mebâni-i İslâm» hadisi.) —
– İ “ ye?
Boye twat fe oY cout?
|
Vi
Sİ
vw TA
EL all
‘
wlslam dini bes esds üzerine kurulmuştur; Allahu seni var.
lığına, birliğine şehâdet getirmek…» (58a)
diye başlayan hadisdir. Çünkü farz olan bu beş şeydir. Elbette bunla-
rin farz olma keyfiyyetiyle tatbik şekillerini de bilmek farzdır.
i Bu husüsda, şüpheyi kaldıracak son sözün, bizim anlatacağımız
olacağı kanâatindeyiz. O da Mukaddime’de anlattığımız gibi, ilmin:
Muâmele ve Mükâşefe ilmi olarak ikiye ayrılması ve burada. aranan
ilm’in ise muâmele ilmi olmasıdır.
Âkil ve balig kulların Şabmakla mükellef oldukları üç şey vardır:
1 — İ’tikad [inanmak].
2 — Fiil (Inandiklarin: yapmak.]
3 — Terk (Yasak edilenleri yapmamak).
‘ Yaş haddinin tamamlanmas) veyâ rüyâlanmakla erginleşen akıllı
a.C
kimselere evvelâ farz olan şey, anliyarak şehâdet getirmek, yâni Al-
-lah’in birliğini ve Peygamberin risâletini tasdik etmektir. Bu şehâdet,
taklid ile de mümkündür. Butun icin deli! aramağa, kıyâs ve kaziy-
yeler tertibe lüzüm yoktur. GAye, sek ve şüpheden uzâk, kat? bir
inançtır. Böyle bir inanç bulundu mu maksad hâsıl olur. —Bizzât
Peygamber Efendimiz, Arab câhillerinin tasdik ve ikrâriyle iktifâ eder,
(58a) Buhari ve Müslim, İbn Ömer’den. Tecrid-i Sarih Tercemesi C, 1, ‘shf’ 2B. |
ayrıca kendilerine delil öğretmezdi. Binâenaleyh inanarak ve. anlıya-
orak şehâdet getiren, ilk vazifesini yapmış ve o ân için başka bir farzı
kalmamıştır. Şâyet o ânda ölse, itâat etmiş bir mü’min olarak ölür.
Bundan sonra gelen

