Tasavvuf Klasikleri · Haziran 23, 2026

İlmin Asıl Anlamı: Gazali’nin Fıkıh ve Hakikati Aydınlatan Bakışı

LÂFIZLARIYLA DELÂLET ETTİKLERİ MÂNÂ DEĞİŞTİRİLEN İLİMLERİN AÇIKLANMASI Kabul edin ki, en yüksek ilimlerin şeriat ilimlerine karşı olan kaynakları, fenâ maksatlarla, onların öğülen adlarını tahrif edip, birinci asırda iyi …

LÂFIZLARIYLA DELÂLET ETTİKLERİ MÂNÂ DEĞİŞTİRİLEN İLİMLERİN AÇIKLANMASI

Kabul edin ki, en yüksek ilimlerin şeriat ilimlerine karşı olan kaynakları, fenâ maksatlarla, onların öğülen adlarını tahrif edip, birinci asırda iyi insanların murâd ettikleri mânâların hilâfına nakletmektir. Bunlar da fikh, ilim, tevhid, tezkir ve hikmet olmak üzere öğülen beş isimdir. Bunlar ile bezenenler, dinde rütbe sahibi kimselerdir. Ne yazık ki, bu lâfızlar şimdi verilen mânâlarda nakledilmemiştir ve bu isimlerin onlara verilmesi şöhret bulduğu için, gönüller, bunların mânâları ile vasıflanan kimseleri yermekten nefret etmektedir.

BİRİNCİ LAFZ: Fıkh’dır. Bu sözü, başka mânâya aktarmadı ve değiştirmediler. Yalnız bu kelimeyi fürû’-r fıkhın fetvalardaki garib mes’elelerini bilmeğe, illetlerinin inceliklerini anlamağa, bu hususda sözü uzatmaya ve bunlarla alâkalı makaleleri ezherlemese isim vermekle hususileştirdiler. Kim ki, firdâ’-1 fıkhın inceliklerini bilir ve onlarla fazla meşgül olursa, ona daha fakihdir derler. Halbuki birinci asırda âhiret yolu ve nefsin âfetlerinin incelikleri bilgileriyle amelleri bozan şeyleri bilmeğe, dünyâlığa kıymet vermeyip, âhiret nimetlerine bağlanmaga ve kalbini Allah korkusunun kaplamasına birden fikh iimin denirdi.

Nitekim Hak Teâlâ’nın şu âyet-i celilesi bunu açıkça göstermektedir:

«Dinde fakih olup, kavm u kabileleri döndüğü zaman onları korumak için.» (9 – Tevbe : 122)

Korkutmak kendisiyle mümkün olan, işte bu fıkh’dır. Yoksa talâk, itak, li’ân, selem ve icâre mes’elelerini bilmek değildir. Çünkü bu mes’eleler ile ne inzâr ve ne de korkutma olur. Belki, yalnız bunlarla uğraşmak, kalbin korkusunu azaltır ve kalbi karartır. Nitekim bunlarla uğraşanlarda görüldüğü gibi. Bu gibiler hakkında Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

«Onlar için kalbler var ki, o kalblerle anlamazlar.» (7 – A’râf : 179)

Buradaki afikh kelimesinden, «Fetvilam anlamazlar» defil, imânın ne demek oldugu anlamazlar mânâsı murâd edilmiştir. Ömrüme yemin ederim ki, fikh ve fehm kelimelerinin ikisi de lagatte bir mânâdadır. Arablar arasında eski ve yeni şivelerde ikisi de bir mânâda konuşulur. Allahu Teâlâ buyuruyor:

«Onlar, inanınız ki Allahtan daha çok sizden korkuyorlar, Bu ise: anlayışlı bir kavim olmadıklarındandır.» (59 – Haşr : 18)

«Allahu Teâlâ’dan korkularının azlığı ve insânların saldırışını büyütme-leri fıkıh azlıklarına havâle ediliyor. Bak bakalım bunların fakih olmamaları, fetvâların çeşitlerini bilmedikleri için mi, yoksa bizim anlattığımızı bilmedikleri için midir? Peygamber Efendimiz kendisini ziyârete gelen bir cemâat hakkında fıkıh mes’elelerini değil, imân amel ve ahlâk esâslarını öğrenmelerini ve iyi hasletlerini anlatmaları üzerine:

«Alimdirler, hakimdirler, fakihdirler» (79)

buyurmuştur. (Halbuki bunların hiç biri diğer mânâda fıkıh mes’elelerini bilmezlerdi.) Zühri Kabilesinden İbrâhim’in oğlu Bâd’a (R.A.) «Hangi şehir halkı daha fakihdir?» «Allahu Teâlâ’dan daha çok korkan» diye cevâp vermekle fıkhın neticesine ighret etmiştir. Çünkü ilmin bâtıni meyvesi fetvâ ve hükümler değil, takvâdır. Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuşlardır:

«Hazret-i Peygamber “Ey ümmetim, size gerçek fakih kim olduğu- nu bildireyim mi?” diye sorunca, bildir yâ Resülallâh cevâbını alması üzerine şöyle buyurdu: Allahu Teâlâ’nın rahmetinden ümid kestirmeyip gazabından emin kılmayanlar, başkasına meyletmek üzere, Kur’ânı terketmeyen kimselerdir.» (80)

«Sabahin ilk vaktinden, gün doğuşuna kadar Allahu Teâlâ’yı zik- gedenlerle bir arada bulunmak benim için, dört köle âzâd etmekten daha sevimlidir.» buyurduğunu rivâyet etmiştir. (81).

Bu mübârek sözünü rivâyet ettiği zaman Zeyd’er-Rakkaşi ve Zi yâd en-Nümeyri’ye dönerek: «Zikir toplulukları sizin bu topluluğunuz gibi, durmadan hadisler okuyup va’zetmek şeklinde değilidir. Biz otururduk, imânı müzâkere eder, Kur’ânı düşünür ve dinde fakih olmaga, çalışır; Allahu ‘Tealâ’nın bize verdiğini tefekkuh ederek anlayarak sayardık ve Kur’ân-ı Kerim’in mânâlarını düşünmeyi fıkıh sayardık» dedi ve Kur’ân’ın manalarını düşünmek ile Allahu Teâlâ’nın verdiği nimetleri anlayarak saymayı «Fıkıh» diye adlandırdı. Peygamber Efendimiz buyurmuştur:

«Allah için insânlaya husimet etmeyip; Kur’ân’ın bir çok vecihle- ri olduğunu kabül etmedikçe, kişi tâm mânâsiyle fakih olamaz.» (82)

Yine bunun gibi Ebü’d- Derdâ’ya mevküfen bu hadise şu ilâve vardır:

«Sonra kendine döner de Zat-i Bari hakkında nefsini herkesden daha çok jevm eder.»

Ferkad es-Senci-Hasan-1 Bas riye bir şey sordu ve cevâbını aldıktan sonra, «Fakithler, niçin senin fetvalarına itiraz ediyorlar?» diye sordu. Hasan:

— Annen seni kaybetsin ey Ferkadcik, sen şu gözlerinle fakih mi gördün? Fakih dedifin dünyâya arka verip âhirete yönelen, dinini koruyan, kuşürlarını görebilen, Allahu Teala’ya karşı ibâdete devâm eden, her türlü şübhelerden, müslümânların (ve hattâ bütün insânların) irzina göz dikmekten kendini koruyacak derecede hazer eden, sa- kinan, insânların malına tamah etmeyen ve halka nasihette bulunan kimsedir, dedi ve bu şekilde fakihi anlatırken fıkıh ilminin zâhiri hükümlerde fetvâ ile alâkası olmadığını demek istemedim. Fetvâ ile de alâkası vardır. Fakat fetvâ ile alâkası umm ve şümül tarikiyle veyâhut âhiret ilmine tâbi olması bakımındandır. Hattâ eskiler, bu fıkıh ilmine daha ziyâde âhiret ilmi derlerdi. Bu ilmi yalnız fetvâya tahsisden doğan karışıklık sebebiyle âhiret ilmi ve kalb’ir hâlleri ihmâl edildi. (Çünkü bu, kolay) fakat bâtın ilmi ise gizli, anla- gilmasi güç ve gereğini işlemek zordur. Batin ilmi ile kadılık ve reislik gibi dünyâ mevkl’i, mansab ve servetlerine ulaşmak zordür, Şeri’atte makbül olan «fikih» ifminin ismi vâsıtasiyle, Şeytan da bu ilmi onlara güzel göstermeğe yol buldu.

(82) fbn Abdiilberr, Seddad b. Evs’den.

İKİNCİ LAFZ: İlim, lâfzıdır. Aslında, Allahu Teâlâ’nın zâtın Ayetlerini ve yaratıklarına olan muâmelesini bilmeğe, ilim denirdi. Hattâ Hazret-i Ömer’in (R.Â.) ölümünde İbn Mes’üd (R.A.) : «İlmin onda dokuzu öldü.» dediği vakit ilim kelimesini «El- ilmu» şeklinde [Lam] ile ma’rife olarak getirdi ve bu İlmi de Allahu Teâlâ’yı bilmek ile açıkladı. Halbuki onlar bu kelimeyi de husüsi mânâda kullanmakla değiştirdiler. Çok kere ilim kelimesini fıkıh ve di- ber mes’elelerde karşılıklı münâzara mânâsında kullandılar da, bu gibileri hakiki âlim, fuhü-i ulemâ [Alimlerin üstünü) dediler.

Bu gibi müçâdeleye giremiyenler ise gerçek bilginlerden sayılmayıp alelâde bilginler meyânında kaldı. İşte bu da ilim kelimesinde değişiklik ve onu husüsi mânâda kullanmaktır. Halbuki Kur’ân ve hadis de faziletlerinden bahsedilen bilgi ve bilginler Allahu Teâlâ’nın zâtı- nı, ahkâm, ef’âl ve sıfatlarını bildiren ilim ve âlimlerdir. Şimdi şeri’at ilimlerini laylisiyle kavramamış, ancak mantık yoluyla mucadeleye girip hasmını ilzama kalkışan kimselere bu isim verildi. Tefsir, ha- dis ve mezhep ilimlerinde câhil olduğu hâlde, bu gibiler üstün bilgin mânâsında «âlimlerin erkefir diye sayıldı ve bu hal pek çok ilim tâli- binin helâkine sebeb oldu.

ÜÇÜNCÜ LAFZ: Tevhid dir. (Tevhid, aslında bütün kemâl sıfatlariyle Allahu Teâlâ’nın birliğini bilmek iken) şimdi kelâm ilmin- den ve mücâdele yollarım bilmekten, hasmın delillerini çürütmeyi iyice anlamaktan, bir çok şüpheler ortaya koyacak soruları, çerntelerini eğe – biike cevaplandiracak küdrette olmaktan ve hasmı ilzâm icin deliller tertip etmekten ibâret olduğunu sandılar. Hattâ bunlarla uğraşanlardan bir kısmı (Mu‘tezile) kendilerine «Adl ve tevhid ehli» ünvanını verdiler. Kelâmeaları da «Tevhid bilginleri» adını verdiler, Halbuki asr-ı evvélde [Sahabe ve Tabi‘in devrinde) kelâm ilminin bütün husüsiyetlerinden hiç biri bilinmiyordu. Hattâ böyle mücâdele mevzüu açmak. isteyenler şiddetle reddedilirdi. Ama Allahu Teâla’ nın birliğini ifâde eden ve ilk duyusda kolaylıkla anlaşıları Kur’an üyet-leri ise hepsinin malimu idi. Kur’ân Kerimi bilmek, her şey bitmek demekti, Birinci asirdakilere göre: Tevhid, ekseri kelAmetarm anlayamıyacafı ve şâyet anlayan olursa, onunla vasiflanamiyacagi başka bir mânâda idi, O da: Vâsıta ve sebeblere yünelmiyecek şekilde her şeyi Allahu Teâlâ’dan bilmektir. Ehl-i tevhid hayrı da şerri de ancak ‘Allahu Teâlâ’dan bilir. Bu öyle yüce bir makaamdır ki, bunun meyvelerinden birisi de ileride husüsi bâbında açıklanacak olan «te- vekküb, dür. Bunun neticelerinden birisi de insânlardan şikâyette bulunmamak, onlara kizmamak ve her işde Allahu Teâlâ’ya teslim olup

hükmüne rızâ göstermektir. Bu mânâda tevhid’in bir meyvesi, Ebü Bekir’in (R.A.) hastaligi sırasında «tabib getirelim» diyenlere :

— Beni hastalandıran tahibdir, diye verdiği cevâpta görülür. Di- Ber bir zât da (yine Ebü Bekir’dir) hastalanınca :

— Tabib hastalığına ne dedi? sorusuna cevâp olarak :

. — Diledigimi yaparım, dediğini söyledi. Bütün bunların delille- ri tevhid ve tevekkül bahislerinde gelecektir,

Tevhid, iç içe iki perdesi olan kıymetli bir cevherdir. İnsanlar özü tamâmen unuttular da dışındaki kabuğa ve kabuğu korumağa tevhid ismini verdiler. Birincisi yâni dış kabuk veyâ perde: Dil ile LÂ – İLÂHE İLLÂ’LLAH demektir ki buna, Hıristiyanların tasrih ettikleri teslisi bozan tevhid adı verilir. Fakat bu tevhid, içi dışına uymayan münâfıkdan da duyulabilir. İkinci perde : Dil’in söylediği bu tevhid’i kalbin inkâr etrnemesi, belki bunu, inanıp tasdik etmesidir. Bu ise avam tabakasının tevhididir. İşte kelâmcılar, tevhid cevherinin bu: İç kabuğunu bid’adcilerin karıştırmasından koruyabilirler. Üçüncüsü ki özdür, vâsıta ve sebeblere iltifâttan insânı alıkoyacak şekilde her şeyi Allahu Teâlâ’dan bilmek ve ibâdetini yalnız ona tahsis edip başkasına kulluk etmemektir. Hevâ ve hevesinin ardından sürüklenen- ler nefislerini ma’büd tanıdıklarından bu tevhid dışında kalırlar. Ni- tekim Allahu Teal bu gibiler hakkında:

«Netfislerini ilâh tamyanlan görür müsün?» (45 Câsiye: 23)

– buyurmuştur. Peygamber Efendimiz de bu gibiler hakkında:

«Yeryuziinde tapılan tanrılardan, Allahu Teâlâ ‘nin en cok buğz ettiği hevâ-i nefs’dir» (88) :

buyurmuştur. Gerçek şu ki! İyi düşünen kimse, put’a tapan kişinin de hevâ-i nefsine tapmış olduğunu anlar, Çünkü gönül ata dinine meyleder işte o kişi de nefsinin meyline uymuş olur. Zâten «HEV» kelimesinin bir mânâsı da, nefsin alışkırı olduğu şeylere doğru eğilme- sidir. İnsânlara kızmak ve insânlara yönelmek de bu tevhid diginda

– kalır, Çünkü her şeyin Allahu Teâlâ’dan olduğunu bilen kimse, bag- kasına ne kızar, ne de bir şey umarak İltifât eder. İşte tevhid bu ma- tea} atbevais, Giy Umame’den.

DÖRDÜNCÜ LAFZ: Zikr ve tezkir’dir. Zikr hakkında Allahu Te- Mâ :

«Hâfırlat, bâtırlamak mü’minlere fayda verir.» (5) – Zari- | yat: 55) buyurmusturzikr meclislerini é%en bir çok hadisler vardır. | Nitekim bir hadis’ inde eygamber Efendi /no_think

<|endoftext|>Human: Please write a detailed explanation of the concept of