Tasavvuf Klasikleri · Haziran 23, 2026

İmam Şafii’nin Zühdü ve Manevi Rehberliği: Aşkınlığa Giden Yolda Temkin

İmâm Şâfî’nin Zühdü ve Korkusu İmâm Şâfî’nin kuvvetli zühdüne, Allah’tan son derece korktuğuna ve bütün meşgalesinin âhiret olduğuna, şu rivâyet çok açık bir delildir: «Bir gün Süfyân b. Uyeyne, rakik …

İmâm Şâfî’nin Zühdü ve Korkusu

İmâm Şâfî’nin kuvvetli zühdüne, Allah’tan son derece korktuğuna ve bütün meşgalesinin âhiret olduğuna, şu rivâyet çok açık bir delildir: «Bir gün Süfyân b. Uyeyne, rakik bir hadis rivâyet ederken, dayanamayan Şâfî bayıldı. Bunu görenler, Uyeyne’ye, Şâfî öldü dediler. Uyeyne: «Eğer öldü ise, zamânın en faziletli insanı ölmüştür.» dedi.»

Bir de Abdullah b. Muhammed el-Belya’dan şu rivâyet nakl edilir: «Nebâte’nin oğlu Ömer ile âbid ve zâhidlerden bahsederken, Ömer bana, «Muhammed b. İdris-i Şâfî kadar (R.A.) şüpheli şeylere kaçınan ve fasih konuşan bir insan görmedim.» dedi.»

Yine bir gün ben, Şâfî’yi ve Lebil’in oğlu Haris Safa tepesine çıkmış, duruyorduk. Sâlih el-Murâ’nın talebesi olan Hâris, yanık sadâsıyla Kur’ân-ı Kerim’den:

«Bugün nutukları tutulacağı gündür. İzin de verilmez ki, özür dileyeleyenler.» (TT – Mürselât : 35 – 36)

Âyet-i celilesini okuyunca İmâm Şâfî’ye baktım; rengi soldu, tüyleri diken diken oldu, dehşetli bir sarsıntı ile bayılarak yere düştü. Ayılınca:

«Allahım, yalancılardan ve gâfillerin yüz çevirmesinden sana sığınırım. Allahım, âriflerin gönlü sana eğilir, isteklilerin boynu sana karşı zelil olur. Ey rabbim, cömertliğini bana bağışla, settâr isminle benim kusurlarımı ört, lutfu kereminle kusurlarımı afv et.» dedi ve gitti.

Biz de Mekke’den ayrıldık. Bağdâd’a geldiğim zaman. İmâm Şâfî de Irak’ta, yâni o şehirde idi. Bir gün Dicle kenarında abdest almak için oturmuştum, bir adam yanıma geldi ve dedi ki: «Ey genç, abdestini güzel al ki, Allahu Teâlâ da sana dünyâ ve âhirette güzel muâmele etsin.»

Döndüm baktım, ardında kalahalık olan bir zât gidiyor; acele abdest aldım ve onu takip ettim. Bana dönerek: «Bir dileğin mi var?» diye sordu. Ben: «Evet, bildiklerinden bana da öğretmeni istiyorum.» dedim. O da: «Bilmelidir ki, Allah’a sadâketle kulluk edenler necât bulur. Dininden korkan yâni: Son nefesde imânsızlık korkusunu saklayan selâmet bulur. Bu gün dünyânın lezzetlerine gönlü vermeyen, yarın Allah’tan alacağı büyük mükâfatlarla huzura erecektir. Daha ister misin?» dedi.

«— Evet» diye istek gösterince:

«— Kendisinde üç haslet bulunan imânını olgunlaştırmıştır.

1 — Emr-i ma’rül : Allahu Teâlâ’nın emirlerini başkalarına ulaştıran ve kendisi de kabül eden,

2 — Nehy-i münker : Allahu Teâlâ’nın yasaklarından başkalarını men eden ve kendisi de çekinen,

3 — Allahu Teâlâ’nın çizdiği çerçeve dışına çıkmayıp bunları koruyan.» diye devâm etti ve:

«— Daha söyliyeyim mi?» diye sorunca:

«— Evet,» dedim.

«— Dünyâdan yüz çevir, âhirete dön, ber işinde Allah’a bağlan ki necât bulasın.» dedi ve ayrıldı. Kendisini tanıyamamıştım; kim olduğunu sordum, imam Şâfî’dir dediler.

(Kur’ân-ı Kerim’in ilâhi beyânları karşısında) İmâm Şâfî’nin nasıl bayılıp düştüğüne ve bu va’z u nasihatine dikkat edersen, Allahu Teâlâ’dan ne derece korktuğunu ve nasıl bir zâhid olduğunu kolaylıkla anlarsın. Bu derece zühd ve korku, ancak Allahu Teâlâ’nın azametini bilmek ile mümkündür. Nitekim: «Kulları içinde Allah’tan en çok korkanlar, âlimlerdir» buyurulmuştur. İmâm Şâfî bu korkuyu, selem, icâre ve benzeri fikh mes’elelerinden değil, belki bütün bilgilerin kaynağı olan Kur’ân ve Hadis’deki âhiret ilminden almıştır. Çünkü bütün ahkâm Kur’ân’dadır.

Kalbin sırlarına ve Âhiret ilimlerine vâkıf oldugu da, kendisinden rivâyet edilen şu hikmetli sözlerinden kolaylıkla anlaşılır;

«Riyâ, âlimlerin basireti (kalb gözü) önüne, hevâ-i nefsin diktiği bir fitnedir. Âlimler nefislerinin arzusuna uyarak ona meyl ederse, amelleri mahv olur.»

Yine buyuruyor ki: «Amelinde UCB’a düşmekten korkarsan, amelini ile kimin rızâsı, hangi nimetlere heves edip hangi azibdan kaçtığına, hangi âfiyete teşekkür edip ve hangi belâyı hâtırlamakta olduğu- nu düşün. Bunlardan yalnız birini gözününde bulundursan bile, amelini beğenecek tarafın kalmaz. (Çünkü onlara nisbetle senin amelin yok demektir.)» Bakınız, kalbin büyük hastalıklarından olan riyâ ile uch’u ve ucb’un tedâvi çârelerini nasıl açıkladı.

Yine Şâfî Hazretleri: «Nefsini korumayan kimseye ameli fayda vermez.» buyurmuştur. Yine (Allah rahmet etsin): «Bilerek Allahu Teâlâ’ya kulluk edenin sırrı uyanır, sır (gizlilik) rühdan ilerdedir; yâni ibâdetinin ma’nevi zevkini duyar.» buyurmuştur. «Her insânın dostu ve düşmanı vardır. Bunun için (yâni dostunun mes’üd, düşmanının rezil olması için) Allah’a kulluk et.» sözü de onundur…

Sâlih ve harâmdan kaçınan bir zât olan Abdül Aziz oğlu Abdül Kahir, İmâm Şâfî’ye vera’dan sorardı. Kendisi vera’ ehli olduğundan – İmâm Şâfî (R.A.) ona iltifât eder, süzlerini cevâplandırırdı.

Bir gün İmâm Şâfî’ye (âriflerin üç makaam olan) salnr, mihnet ve temkin’den hangisinin daha makbül olduğu soruldu. Şâfî: «Temkin, Peygamberler derecesidir; Gnce mihnet, sonra sabır ve daha sonra da temkin gelir. Baksana, Allahu Teâlâ İbrâhim aleyhi’s-selâmı evvelâ imtihân etti, sonra temkin verdi. Müsâ aleyhi’s-selâmı da evvelâ imtihan etti sonra temkin, tahammül verdi. Eyyüb aleyhi’s-selâmı imtihân etti, sonra temkin verdi. Süleymân aleyhi’s-selâm evvelâ imtihan etti, sonra temkin ve büyük mülk verdi.

Binâenaleyh. temkin, derecelerin en üstünüdür. Nitekim Allahu Teâlâ:

«Ve işte bu süretle Yusuf’u 0 arada temkin ettik.» (12 – Yusuf: 21)

buyurmuştur. Eyyüb aleyhi’s-selâm da büyük imtihân geçirdikten sonra: kudret verildi. Nitekim:

«Ve ona (Eyyüb aleyhi’s-selâm’a) bütün ehlinin ve berâberlerinde daha bir mislini bahgettik.» (21 – Enbiyâ : 84)

buyurmuştur. İmâm Şâfî’i (R.A.)’nın bu açıklaması, Kur’-An’in gigliliklerinde miitebahhir olduğuna ve Allahu Teâlâ’ya yénelen Peygamberler ve velilerin derecelerini bildiğine açıkça delâlet eder ki, bütün bunlar âhiret bilgileridir.

İmâm Şâfî’ye (R.A.) «İnsân ne zamân âlim olabilir?» diye sor- müuşlar, Cevâbında: «Okuduğu her fenni iyice anladıktan sonra, di- erine geçmek ve orada da eksiklerini tamâmlamak süretiyle, n demiş- tir.

Yunan hakimlerinden Calinus’a: «Bir hastalığa nigin muh- tilif ilâçlar tavsiye ediyorsun?» diye sormuşlar. Calinus: «Ger- çekte hastalığın ilâcı birdir, fakat diğer ilâçların ona katılması o ilâ- gın zararlı te’sirlerini azaltmak içindir. Tek Hâç, kendisindeki kuvvetle bâzan aksi te’sir ederek hastayı öldürebilir. Fakat diğer ilâçlar onun bu kuvvetini azaltır ve yalnız şifâ verici hassasi kalır.» demiştir. Bu- nün gibi tek cepheli bilgi, insânı ifrât’a sevkedebilir; fakat diğer ilim- ler de ona karışınca i’tidâle döner. İşte bunlar ve daha bir çok mezi- yetleri, İmâm Şâfî’i’nin âhiret bilgisi ve Allahu Teâlâ’yı ma’rifetteki Üstün mevki‘ine delâlet etmektedir.

0 Fıkh ve fikhdaki mücâdelesinde güyesi, yalnız Allah rızâsı oldu- ğuna su rivayet açıkça şehâdet eder: «Hastalığı sırasında kendisini ziyâret eden Rebil’ye: «Gayem, bana nisbet edilmeden, bildiğimi insânlara duyurmak idi» demiştir.» İlmin ve ilim ile ün almanın âfetlerini bildiğine ve yalnız Allah rızâsını niyyet ederek kalbinde bu gibi ün almağa aslâ iltifât etmediğine bak, İmâm Şâfît diyor ki: «Münzara ettiğim hiç bir kimsenin hataya düşmesini aslâ istemedim.» Yine buyuruyor: «Her kim ile konuştumsa onun muvaffak olmasını, kuv- vetlenmesini, yardım görmesini ve Allahu Teâlâ’nın onu koruyup mu- hâfaza etmesini istedim.» Yine buyuruyor ki; «İnsânlar ile münâka- şamda, Hakkın benim veyâ onların lisânından çıkmasını nic nazar-ı i‘tibara almadım.» (Yani: Hak bulunsun da, ister hasmin ağzından çıksın, ister benim ağzımdan.) Yine buyuruyor ki: «Ortaya koyduğum gerçekleri kabül eden kimseye karşı saygı ve sevgiden başka bir şey düşünmedim, buna karşı gerçeği kuvvetlendiren delillerimi kabül etme- yip mükâbere (bilerek inad] edenler de gözümden düştü ve onları kal- bimden sildim.» Bütün bunlar İmâm Şâfît’nin fıkh ilmindeki münâ- zaralarinds gâyesinin Allah rızâsı olduğunu açıkça göstermektedir.

1 inci KİTAB — 2 nci BAB — İMAM MALİK BL 71

Görüyorsunuz, sonra gelenler şu beş hasletten yalnız fikhda ona uymakla kaldı. Asıl gâye olan ihlâsda ayrıldılar. Bunun için E bü Sevr (Allah rahmet etsin.) : «Ne ben ve ne de gören gözler Şâli’i gibisini görür.» demiştir.

Ahmed b, Hanbel (Allah ondan râzı olsun); «Kırk senedir kiuldi- tim namâzlarda, ŞAfi’İ’ye duâ ederim.» demiştir. Duâ edenin ins&fina ve duâ olunanın yüksek derecesine bak; bir de bu asırdaki emsâl ve akrân âlimlerin birbirlerine karşı olan husümet ve dligmanlifina bakımz da âlim aralarındaki farkı bulunuz. Böylelikle, şimdiki fakihlerin onlara uydukları hakkındaki iddiğlarında ne derece hatâlı olduklarını anlamış olasınız.

Ahmed b. Hanbel’in İmâm ŞAfİ’İ’ye sık sik dis ettiğini gören oglu: «§afi’i kimdir ki, ona bu kadar duâ ediyorsun?» diye sormuş. Ahmed: «Oğlum, Şâfi’i, dünyâya nisbetle güneş, İnsân- lara nisbetle âfiyet gibidir.» demiştir. Şimdi düşün, bakalım bu zAatlarin yerini tutacak kimse var mıdır?

İmâm Ahmed diyor. : «Divit’ine sarılan herkesin İmâm sac” fit’ye bir minneti vardır.»

Yahyâ b. SA‘ id el-Kattan: «Kirk senedir. kıldığım her namazda, Allahu Teâlâ’nın kendisine bahşettiği ilim ve doğru yo- “la tevfik etmesi bakımından §afiTye dua ederim.» demiştir,

Safi‘i Hazretlerinin sayılamıyacak kadar hasletleri vardır. Biz bu kadarla kalalım. Bu yazdiklatimun çoğu, Nasr b. İbrâhim e]-Makdisi’nin, İmâm S4fi‘i hakkından yazdığı Menâkıb ki- tAbiridan alınmıştır. Allah ondan ve bütün müslümânlardan raz: ol-

İMÂM MÂLİK

İmâm Mâlik de (RA) yukarıda açıklanan beş hasletle süse ‘ lenmiştir.

Kendisine:

— Ilim talebine ne dersin? diye sorulunca;

— Çok güzeldir, fakat öğreneceğin, günlük yaşayışında sana 14- -zim olan ilim olsun, demiştir.

Dini bilgilere o kadar ehemmiyet verir ve saygı gösterirdi ki, hir. hadis rivâyet edeceği zaman hemen abdest alır, sakalını tatar, koku sürünür, vakar içinde diz üstü oturur ve ondan sonra hadisi rivâyet —

ederdi, «Niçin böyle yapıyorsunuz?» diye kendisine sorulunca: «Pey- gamber Efendimizin mübârek ağzından çıkan degerli sözlere saygı göstermek için.» diye cevâp verirdi.

İmâm Mâlik buyuruyor ki: «İlim, fazla okuyup rivâyet et- mek değildir! belki Allahu Te&lé’nin dilediği kimseye verdiği bir nür’dur.» İlme olan bu saygı ve hürmeti Allahu Teâlâ’nın yüceliğini kuv- vetle bildiğine bir delildir.

İlmiyle Allahu Teâlâ’nın rızâsını kasdettiğine şu sözü- i açıkça de- lâlet eder: «Dinde mücâdele [Din mes’elelerinde münâkaşa ve adâ- vet] hiç bir değer taşımaz. (Mezmüm bir haslettir.)»

Yine faziletine, Im4m Şâfif’nin şu sözü de delâlet etmektedir :

«Ben Mâlik hazretlerine kırk sekiz mes’eledan sorulup da otuz iki tâ- nesine “bilmiyorum” diye cevâb vermiş olduğunu. biliyorum.» İlmiy- le, gâyesi Allah rizâsı olmayıp benlik olanlar “bilemiyorum” diyecek kadar semâhat ve tevâzu’ gösteremez. Bu sebebderi yine İmâm Şâ- fi‘i: «Âlimler arasinda İmâm Mâlik, parlak bir yıldız gibidir, Mâlik kadar minnetdârı oldufum kimse voktur.» demiştir.

“Rivâyet olundu ki: (Halife; Manşür, cebren karıyı boşa- makta bir şey lâzım gelmediğine dâir, hadis rivâyetinden Mâlik hazretlerini men‘ etmişti. Sonra, bu mes’eleyi soran bir adamı gizlice kendisine gönderdi, o da halk huzürunda: «Cebren karısım — boşü- yanın karısı boş olmaz.» dedi. Bunun üzerine Halife, kendisini kamçı ile döğdüğü hâlde yine rivâyetinden vaz geçmemiştir. Yine Mâlik: «Kişi rivâyet ettiği hadisde yalancı olmaz, doğruyu söylerse, ihtiyar- hémda hastalanmaz, aklı kaybolmaz, hâsseleri bozulmaz, ateh getir- mez.» demiştir,

Zühd ve takvâsına gelince ;. Emirü’l-mü’minin Mehdi, M4- lik’e sordu : «Eviniz var mı?» Mâlik : «Yok amma sana Rebi‘a b. Ebi Abdi’r -rahmân’dan duyduğum bir hadisi haber ve- reyim: eKişinin nesehi [ash] evlidir.» Aynı şeyi Hürünü’r – Re- şid de kendisine sordu. Ona da yok deyince, Hârünü’r-Reşid ev almak için kendisine üç bin dinar verdi. Parayı aldı, fakat kırk parasını har- camadı. Reşid, Hicazdan Irak’a dönmek istediği sırada, Mâlik (R.A.)’2: «Benimle gelmeni ar#i ediyorum, çünkü Hazret-i Osman (R.A.) insânları Kur’ân’a dâ’vet ettiği gibi, ben de islamlari Muvatta