Tasavvuf Klasikleri · Haziran 23, 2026

İmanın Esası, Ahlakın Derinliği: Gazali’nin Rehberliğiyle Hayata Bakış

Şehâdetin Faydası «Ben insânlarla «Lâilâhe illallahn deyincege kadar harb etmekle emrolundum. Bunu dediler mi cân ve mâllarını benden korumuş, olur: NE Jar» (64), «Peygamber Efendimiz, şehâdetin faydasını, bunu ikrâr …

Şehâdetin Faydası

«Ben insânlarla «Lâilâhe illallahn deyincege kadar harb etmekle emrolundum. Bunu dediler mi cân ve mâllarını benden korumuş, olur: NE Jar» (64),

«Peygamber Efendimiz, şehâdetin faydasını, bunu ikrâr edenlerin mâl ve cânlarının korunmasiyle beyân buyurdu. Âhirette ise malın fayda vermiyecegi meydândadır. Âhirette ancak kalbin ihlâsı ve nüru fayda verir ki, bu da fıkh ile alâkalı değildir. Eğer bir fıkh âlimi bun- dan bahsetmek isterse, kendi ihtisâsı hâricinde kalan, tabâbet ve ke- lamdah bahsetmesine berizer. »

(63) Müslim, Usame b, Zeyd’den,

(64) Buhâri ile Müslim, Ebü Tiureyre’den.

BA Ct. İHYÂU ‘ULUMI’D – DİN — Cilt: 1 —— RUB’U’L – IBADAT

– Namâza gelince: Bir fakih namâz kılan kimse, her ne kadar Allah .huzürunda olduğunu unutur ve zihni ile çarşıdaki işlerini ayarlamak ile meşgül olursa da Allah rızâsı için tekbir alıp zâhiri şart ve erkanina riâyet ederek kılanın namâzının sıhhati ile fetvâ verir. Halbuki kalbe nüfüz etmeyen şehâdetin Allah indinde kiymeti olmadığı gibi bu namâzın da âhirette bir faydası yoktur. Fakih: «Bu namâz sahihdir.» derken, evet Hak Teâlâ’nın emrine uydu ve bu sayede ta’ zirden kendini kurtardı demek ister.

Huşü-i batini ve namaza kalıbıyla girdiği gibi kalbiyle girme key- fiyyeti ki asıl âhiret ameli budur. Zâhiri ameller ancak bununla fay- da verir; fakih işe buna karışmaz, çünkü mevzüu dışındadır,

Zekâta gelince : Fakih, zenginin, vermekten yüz çevirdiği vakitte | pâdişahın zenginden cebren alacağı miktârı, zenginin ödeyip ödeme- diğine bakar. Zengin, bu müâyyen miktârı verdiği vakit, fakih de zen- “gin icin: «Beréet-i zimmet etmiştir» der.

Hikâye edildi ki: Kadi İmâm Ebü Yüsuf, zekât borcunu dü- şürmek için sene tamâmlanacağı sırada malını âilesine hibe eder, sonra da âllesi kendisine hibe eder ve bu süretle mâl, bir scne bir elde kalmazmış. Bu hâl, İmâm-ı A’zam’a duyuruldu; İmâm-ı A’zam da: «Evet, bu onun fikh bilgisindendir.» dedi, Evet bu, dünyâ fıkhından | olduğu tasdik edildi. Fakat bu âlimin âhirette zararı, her _cinayetten Üstündür; çünkü bu gibi ilimler zararlı ilimlerdir.

Helâl ve harâma gelince : Evet harâmdan kaçınmak dindârlıktır. Lâkin bunun da dört derecesi vardır :

1 — Şehâdeti kabül olacak derecede vera‘dir ki, bu kadarından çekinmezse velilik ve mahkemelerde şâhidlik hakkını kaybeder. Bu da açık olan harâmlardan sakınmaktır.

2 — Sâlihlerin vera’ıdır ki, bu da helâl ve harâm olması ihtimâli – i dâhilinde bulunan şüpheli şeylerden korunmaktır.

Nitekim bu husüsda Peygamber Efendimiz :

«Sana kuşku veren ve seni şüpheye düşüren seyleri birak da, şüp- he vermiyen şeyleri yap.» (65) buyurmuşlardır. Ayrıca :

(65) Tirmizi, Hasan b. Ali’den,

on

1 inci KİTAB — 2 nci BAB — ŞER’İ İLİMLERİN KISIMLARI 55

ÇENE pt ih

«Günâh, kalb’in ‘titremesidir. (Yani; herhangi bir işi i yaparken) ‘¥alb’in huzür içinde olmalıdır. Eğer kalbin carpiyorsa o ig makbtl değildir.» (66) buyurmuşlardır.

3 — Muttakilerin vera’ıdır ki, bu da harâma sebep olması ihti- mâli olan helâlı terk etmektir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir ha- dis-i şerifinde :

«Kişi, zararlı şeylere düşmek korkusundan, zararsız gibi görülen |. şeyleri terk etmedikçe muttakilerden olamaz.n (67) buyurmuşlardır. Meselâ : Giybete düşmek Korkusiyle insânların vazi- yetinden bahsetmemek, şehvetinin galeyanı sebebiyle bâzı yanlış yol- lara sapmak ihtimâlini göz önüne alarak, esâsında helâl olan, cânının her arzü ettiği şeyi yemekten çekinmek gibi,

_ 4 — Siddiklar vera’ıdır. Bu da her ne kadar kendini harâma dü- şürmeyecekse de, Allah’a yakınlığı artmayacak şekilde ömründen bir cüz’ünün boşa geçeceği korkusundan, bütün mevcüdiyetiyle Allah’a teveccüh edip her şeyden yüz çevirmektir.

İşte vera‘nin şu dört derecesi de – yalnız birinci derece hariç – fa- kihlerin mesleği dışında kalır. Birinci derece ise, maddi hayâtta şehâ- detinin makbül olup olmıyacağı keyfiyetidir ki bu, âhiretteki mes’ü- liyyetten insani korumaz. Nitekim Peygamber Efendimizin Vâbise’ye olan gu sözü butlu te’yid eder :

«Sana her ne kadar fetvâ verseler bile, sen kalbine danış. Yani: (66) Beyhaki, İbn Mes’tid’den,

(67) Tirmizi, Atryye es-Sa’di’den.

56 | .tivAu “ULÜMİ’D-DİN — Cilt: 1 — RUB’U’L – İBÂADAT-

Müftüler sana her ne kadar cevâz fetvâsı verseler de, sen kalbine bak, eğer kalbin huzür bulmadı ve tatmin edilmediyse vaz geç, © İşi yap- ma.» (68) Halbuki fakihler kalbin titremesinden ve kalb ile amel keyfiyye- tinden bahsetmezler; belki adâlette aranan ,miktar ile kifayet ederler. Anlaşıldı ki, fakihin bütün hükümleri, âhiret yolu kendisiyle dü- zenlenecek olan dünyâ ile alâkalıdır. Eğer bu arada bilmünâsebe kalbe müteğllik bir şey söylerse bu söz bill-asale değil, belki bi’t-tebâiyyedir.

Nitekim bâzan da mevzü arasına tabâbet, hisâb, ilm-i nücüm ve kelâm- dan bâzı süzler karıştığı olur. Yine hikmetin nahiv ve şiire karışması. gibi…

Süfyân-ı Sevri, Ulim-i zâhirede bir imam iken : «Bu ilm-i zâhirin, âhirette bir kârı yok.» derdi. Halbuki şeref, gereğiyle amel edilen ilimde olduğunda ittifak vardır. Bu ilmin, zihâr (hanımını annesine benzet- mekteki hüküm), Hân |sâhitsiz zinada karı kocanın karşılıklı lânet- lesmesindeki hükümj, selem [ticari muâmeledeki hüküm), icâre Ekirâdaki hüküm) ve sarf (borçların ödeme mahallini gösteren — hükm) ilimleri | siugu nasil zannedilir? (Zâten fakihin meşgül oldu-ğu bunlardır.) Allah’a yakınlık için bunlarla meşgül olmak ahmaklık- tan başka bir şey değildir. Amel, kalb ve âzalar ile yapılandır. Şeref de bundadır.

Eğer : «Sen tabAbet ile fıkhı bir tutuyorsun, halbuki tıb sıhhati bedeni iltizam edinmesi bakımından tamâmen dünyevidir; fikh ise dünyevi olmakla berâber, Allah’ın emrine, nehyine uyulması bakımın- dan dini tanzim eder; aralarındaki fark bârizdir. Senin bunları miisavi tutman Müslümânların icmâ’ına aykırıdır» dersen, bilmiş ol ki: Ara- larında fark vardır ve beyânâtımızından da anlaşılacağı veçhile müsü- vat lâzım gelmez; belki fikh üç yönden şereflidir. :

1 — Fıkh, Peygamber’den öğrenilmesi bakımından Şer’i iliradir. Halbuki tıb şer’i ilimlerden değildir. ;

2 — Hasta olsun sağlam olsun, âhiret yolcularından hiç biri fıkh dan müstağni kalamaz. Fakat tıbba, nisbeten ekalliyeti teşkil eden hastalar muhtâçtır. ,

3 — Fıkıh ilmi, âhiret ilminin komşusudur. Çünkü a‘shlar ile amel keyfiyyetinden bahseder ki, bunların menşei kalb ve kalbin hâlleridir. Amellerin güzelleri âhirette makbül olan güzel hüydan meydâna ge-

Hr. Kötü işler de fenâ hüydan meydana gelir. A’zâların kalb ile olan alâkası gizli değildir; amma, sağlamılık, hastalık kalbin vasıflarından

| 2, (68) İmâm Ahmed, Vâbise’den.

on

1 inci KİTAB — 2 nci BAB — ÂHİRET İLMİNİN KISIMLARI | BY

SERRA ALEMİ ELER ci ao au ——

* ‘

yoktur. Fıkıh ilmi tababete nisbetle şeretlidir; âhiret ilmi de fıkha hiss

değil, bedenin vastı olan mizac bözükluğuntandır ki, kalb ile alâkası

betle şerefli ve üstündür, |

ÂHİRET YOLU İLMİNİN KISIMLARI

Son haddine kadar tafsili mümkün olmamakla berâber, eğer âhi- a:c

ret ilminin bir nebze tafsilini bilmek istersen 4gah ol ki: Âhiret yolunu

gösteren ilim, mükâşele ve muâmele olmak üzere ikiye ayrılır.

ef BİRİNCİ KISIM: Mükâşele ilmi adını alır ki, buna İlm-i Bâtın — 4

da denir. İlimlerin gâyesi de budur. Hattâ bâzı ârifler; «Bu ilimden na-

sibi olmayanın son nelesinden korkulur.» demişlerdir. En az hisse de |

bu ilm-i bâtını tereddütsüz kabül edip, ehline havâle etmektir.

Baska birisi : «İki haslet sâhibine bu ilimden bir şey açılmaz. O iki

haslet de bid’at (Dine müteallik, sonradan İcad edilen şeyleri benim-

semek] ve kibir’dir.» demiştir,

Yine denildi ki : «Bâzan diğer ilimler ile de tahakkuk eden bu ilim,

kendisinde dünyâ sevgisi olup sehvetinin peşinden gidenlerde buluna- .

MAZn Bu ilmi inkâr ederin eti küçük cezâsı zevkinden mahrim olmak:

tır. MR

«Sen kaybettiğinin kaybına raz ol! Bu kayth oy te bir azabtir ki, çe-

zâsı içindedir.»

İşte bu. Mükâşefe ilmi, sıddik ve mukarreblerin ilmidir. Bu ilim

kötü hüylardan arınılıp temizlendiği vakitte, kalbe tecelli eden bir

nürdan ibârettir. Bu sâyede bir çok şeyleri görür, adiarını duyar müc-

mel ve kapal olarak bunları mâ’nâlandırmağa çalışır; derken kendi- –

sine geniş ufuklar açılır; Hattâ Allahu Teâlânın, zât, sıfat ve ef‘al’t

“hakkında hakiki mârifet sâhibi olur. Dünyâ ve âhireti yaratmakta ve

dünyâyı âhiret üzerine takdimdeki hikmetini anlar, Nübüvvet ve Pey-

-gamberligin, vahy, melek ve şeytanın ne demek olduğunu öğrenir Pey-

gâmberlere vahyin vâsıl oluş keyfiyetini, Şeytânın İnsâna düşmânlık

şeklini meleklerin Peygamberlere görünüş keyfiyyetini, yer gök hazine-

lerini ve bunların sâhibini anlar. Bundan sonra da kalbi, melek ve şey-

tanın kalbe hücümlarını, melek’in ilhâmiyle, şeytânın vesvesesi ara-

sındaki farkı, âhireti, cennet ve cehennemi, kabir azâbını, sırat, mizan

ve hisâb’ı bilir ve Hak Teâlâ’nın :

a7 a!

KULA se Ez Be Kl US ty,

=

: «Oku kitâbını ! Bugün sana karsı, iyi hesâb görücü olarak: kendi

neİsin yeter. » (17 – İsrâ : : 14)

538 inyAu-‘ULUMED – DIN — Cilt: 1 — RUB’U’L – İBÂDAT ~

Kİyelağ Wear de sige DAN