Tasavvuf Klasikleri · Haziran 23, 2026

Zühd ve Ahlak: İslam’ın İhtişamlı Mirası

Abid Abid – olduğu İbn Mübârek’in rivâyetiyle bilinir: İbn Mübârek diyor ki: «Ebü Hanife’nin mürü’eti [her iyiliğe isti’dâdı) ve çok gece namâzı var idi. Hammâd b. Sileyman: «Geceyi tamamıyla …

Abid

Abid – olduğu İbn Mübârek’in rivâyetiyle bilinir: İbn Mübârek diyor ki: «Ebü Hanife’nin mürü’eti [her iyiliğe isti’dâdı) ve çok gece namâzı var idi. Hammâd b. Sileyman: «Geceyi tamamıyla namâz ile geçirirdi.» diyor. (Bu, hayâtının sonlarında idi.) Diğer bir rivâyette, gecenin yarısını ibâdetle geçirirdi, deniliyor. (Bu, ilk zamânlarında idi). Bir gün sokakta giderken birisinin, İmâm’ı göstererek: «Su 24t, geceyi baştan sona ibâdetle geçirir» dediğini duyduktan sonra bütün geceyi ibâdetle geçirdi ve ben; «Yapmadığım ibâdetle vasıflandırıldığımdan Allah’tan utanırım.» dedi.

Zühd’üne gelince : Rebi b. Âsım’dan rivâyet edildi ki: «(Küfe Valisi) Yezid b. Ömer b. Hubeyre, beytii’l-mali kendisine teslim etmek üzere beni Ebü Hanife’ye gönderdi. Ben de Ebü Hanife’yi getirdim, bu vazifeyi kabül etmediğinden yirmi kamçı kendisine vurdu.» Bakınız nasıl, Kamçıları yemek pahasına da olsa riyâseti kabül etmedi. Hakem b. Hişâm es-Sakafî diyor ki: «Ebü Hanife’nin çok fitmada sayân bir zât olduğunu duyan Vali kendisine: “Hazine vekili olacaksın, kabül etmezsen sırtına kamçı vurulacak” dedi. Ebü Hanife ise onların azâbını Allahu Teâlâ’nın azâbı üzerine tercih ederek bu vazifeyi kabül etmedi.» Yine rivâyet olundu ki; İbn Mübârek’in yanında Ebü Hanife’den (bir bakıma aleyhinde) söz açıldı; Ibn Mübârek : «Bütün varlığıyla dünyâ kendisine arzedildiği hâlde ondan kaçan bir zât’ın aleyhinde nasıl konuşuyorsunuz? dedi. Şücâ’ın oğlu Muhammet’in “bazı arkadaşlarından rivâyet ettiğine göre, Emirü’lmü’minin Ebü Ca’fer Mansur’un onbin dirhem hediye göndereceği Küfe Hanife’ye haber verildi. Ebü Hanife buna râzı olmadı. Hediyenin gele-

ecefi gün, sabâh namâzıni kıldıktan sonra, başını örttü ve kimse ile konuşmadı. Kahtabe’nin oğlu Hasan’ın adami hediye ile yanina geldi; fakat. Ebü Hanife onunla konuşmadı. Yanındakiler; «Bu- nun hâli budur, arasıra konusur» dediler. Bunun üzerine gelen adam «Ne yapalım?» diye sorunca, «Şu beze bağlayın da köşeye koyun.» dediler. Sonra Ebü Hanife oğluna şöyle vasiyyet etti: «Oğlum, ben öldüğüm vakit beni defnettikten sonra şu deriyi Kahtaha’nin oğlu Hasan’a götür, ve: «Bu, Ebü Hanife’ye bıraktığın emânettir, del» (Oğlu da vasiyyetini yerine getirdiği vakit) Hasan: «Allah babana rahmet etsin, dini üzerine çok titiz idi.» dedi.

Yine rivâyet olundu ki: «Halife tarafından Bağdâd’ın baş kadılığına davet edildiğinde : «Ben kadılığa selâhiyetli değilim, senin de bu vazifeyi bana vermen doğru olamaz.» dedi. «Niçin böyle dedin?» diye kendisine sorulunca : «Eğer doğru bir adam isem bu vazife bana yaramaz, eger yalancı isem, yalancılar kadı olamaz. » diye cevap verdi.

Âhiret yoluna, din ilmine ve Allahu Teâlâ’yı ma’rifetteki ilmine gelince : «Dünyâlıktan yüz çevirmesi ve Allahu Teâlâ’dan son derece korkusu bunun açık delilidir. İbn Cureyh : «Ebü Hanife Nu’mân b. Sâbit’in Allahu Teâlâ’dan son derece korktuğu- nu sizin Küfe’lilerden öğrendim.» dedi. Şureyk-i Nahâ’i de: «Ebü Hanife, dâimi düşünce ve uzun süküt sahibi, insânlarla az konuşan bir zât idi.» dedi. Bu hasletler, bâtıni bilgisinin ve dinde mühim mes’elelerle uğraşmasının en açık delilidir. Kim ki sükütu iltizam eder, dünyâya meyletmezse ilmin bütününe sâhip demektir, İşte bu saydıklarımız üç İmâm’ın bir nebze terceme-i hâlidir.

İmâm Ahmed ve İmâm Sevrî

Ahmed b. Hanbel ile Süfyân-ı Sevri’ye (Allah onlara rahmet etsin) gelince: Bunlara uyanlar az, hele Süfyân-ı Sevri’nin tâbi’leri daha azdır. Fakat bunların harâm’dan kaçınmaları, dünyâya arkâ dönmeleri, vera‘ ve zühd’leri daha meşhürdur. Bu kitab onların işleri ve sözleriyle dolu olduğundan burada tafsilâta girişmeyi oluzum yoktur. Sen bu anda şu üç imâm’ın ahlâk ve ahvâline bak – Ve düşün ki bu sözler, bu işler, bu hâl ve dünyâdan İ’raz etmek ve yal- ny Allah’a yönelmek sâde fıkh’ın fürü’dan olan selem, icâre, zihâr, ilâ, li‘én gibi mes’eleleriyle mümkün müdür? Yoksa başka bir ilim böyle bir netice verebilir mi? Bir bunlara bak da «Biz bunlara uyduk» diyen Alimlerin yalancı veyâ dogru sözlü olup olmadıklarını düşün.

ÜÇÜNCÜ BÂB

MAKBÜL OLMADIĞI HÂLDE AVÂMIN MAKBÜL SAYDIGI İLİMLER HAKKINDADIR. AYRICA BÂZI İLİMLERİN HANGİ CİHETTEN MEZMÜM OLDUKLARI İLE, FIKH, İLİM, TEVHİD, TEZKİR VE HİKMET GİBİ BÂZI İLİM ADLARININ MÂNÂCA NASIL DEĞİŞTİRİLDİĞİ VE ŞER’İ İLİMLERDEN NE MAKBUL VE NE KADARININ MEZKR MÜM OLDUĞU BEYÂNINDADIR.

MEZMÜM İLİMLERIN YERİLMESiNIN SEBEBİ

«Eşyâyı olduğu gibi bilmek ve tanımak olduğuna ve bu da ayn zamânda Allahu Teâlâ’nın sıfatlarından bulunduğuna göre, nasıl olur da ilim mezmüm olur» dersen bilmiş ol ki, ilim bizâtihi mezmüm değildir, belki üç sebebden biriyle insânlar hakkında mezmümdur. Bunları açıklayalım :

1 — Sahibini veya başkasını zararlandırması bakimindan mez- müm olur. Sihir ve Tilsim ilimleri gibi. Sihir vaki’dir. Kur’an bunu haber vermiştir; hattâ çok samimi olan karı – koca arasını açmak için bir vâsıta olarak ona baş vurulur. Peygamberimize bile sihir yapılmış ve kendisi hastalanmıştır. Cebrâil aleyhi’s-selâm’ın haber vermesi üzerine kuyu dibinde taş altındaki sihir vâsıtası çıKarılmıştır. (Buhâri ile Müslim, Hz. Âişe’den rivâyet etmişlerdir.)

Sihir, yıldızların doğuş yerlerini hesâb ederek maddelerdeki hassalar. bilmekle istifâde edilen bir nevi’ ilimdir. O maddelerden, sihir edilecek adam’ın heykeli yapılır, yıldızların doğumunun muâyyen sâa- ti beklenir, Şeriatate uymayan fâhiş ve külür sözler söylenerek Seytan’dan yardım istenir ve bütün bunlardan âdet-i ilâhi gereğince sihir yapılan kişide acâib hâller görülür. İlim olmaları bakımından bunları öğrenmek fenâ defilse de, bunlar insânları zararlandırmaktan başka bir şeye yaramazlar. Fenaliga yol açan her şey, fenâ olduğu icin bu iim de mezmürmdüur. Hatta, iyi bir adam’ı öldürmek isteyen bir zâ- lim’e, bulunduğu yeri göstermek, bildiği şey’i olduğu gibi ifâde etmek bakımından bir ilimdir, fakat zarar doğurduğu için mezmümdur. Bu- Tada yalan söylemek vacibdir.

2 — Çok kere sâhibine zararı dokunması bakımından mezmüm olur. İlm-i Nücüm gibi. Bu ilim de zâti bakımından mezmdm degil- dir. Çünkü bu iki kısımdır. Bir bölümü hisâbdir. Kur’ân-ı Kerim, günek ve ayın hisâb ile seyrettiğini nâtıktır :

«Güneş ve Ay hisâh iledir.» (55 – Rahman: 5)

Yine Cenéb- Hak’ buyuruyor ;

«Ay’a da menziller takdir ettik, Nihâyet o eski hurma salkımının eğri çöpü gibi bir hâle dönmüştür.» (36 – Yasin: 38)

Bir kısmı da ahkâm’dır. Bunun hülâsası; Hâdiselere sebeblerle delili bulmaktır. Bu ise, tabib’in nabız yoklamasindan, hastalığa delil bulmasına benzer ki, Allahu Teâlâ’nın yaratıklar üzerindeki âdetini bilmek demektir. Fakat Şeri’at bunu da + yermiştir. Nitekim Peygamber Befendimiz :

«Kader’den bahsedilince süküt edin, yıldızlardan bahsedilince sii- kt edin, Eshab’dan bahsedilince süküt edin.»

buyurdular. Yine Peygamber Efendimiz :

«Benden sonra ümmelim için üç şeyden korkarım : imamiarm zulmünden, nücüma inanmaktan, kaderi yalanlamaktan.» (72)

diye buyurdular. Omer b. Hattâb (RA): «cim-t nticim- dan, kara ve denizde sagmayacak ve yolu bulacak kadarını öğrenin; fazlasından vaz geçin.» buyurmuştur. Hazret-i Ömer’in bu ilimden men etmesi iig cihettendir :

Evvelâ : Bu ilmin çok insânlara zararlı olması bakimindan- dir. Çünkü onlara, yıldızların seyri akabinde bu işler oluyor dendiği vakit, yıldızların, bu işlerde müessir birer ilâh olduğunu zannederler, Onları, içlerinden büyütür, onlara gönül verir, hayrı şerri onlardan bilir ve Allah’ı unuturlar. Çünkü imânı zayıf kimseler vasitalara ba- kar. Halbuki gerçek Âlim; Ay, Güneş ve Yıldızlar’ın Allahu Teâlâ’nın emrinde musahhar olduklarını bilir. (Akidesi) zayıf kimselerin Güneş’in doğması akabinde Güneş ışığına bakmaları, kâğıt üzerinde duran ve akıllı diye farzedilen bir karincaya benzer, Karınca kagit tize- rinde yazılan kara yazıları görünce «bunları kalem yazıyor. der; ctin- kü başını kaldırıp yukardaki parmakları, eVi ve bunları harekete geti- ren irâdeyi, sonra yazıcı bir İnsânı, sonra el, kudret ve iradeyi yaratan bir yaratıcıyı gdrerriez. insanlann çoğu da en asafi ve en yakın se- bei görebilir. Daha yukarı gidip sebeblerin. yaraticisini görmekten Actzdir. İşte ilm-i nücüm’un yasak olmasının. bir sebebi budur.

Sâniyen: Yıldız’dan çıkarılan ahkâmı, bütün insânların ne kat’i ve ne de şüpheli olarak anlıyacakları – şekilde sırf tahmin- den ibâret olması sebebiyledir. Bununla hüküm, cehâletle hüküm- dür. Binaenaleyh yerilmiş olması ilim değil, cehil olması bakimindandir. Bu ilim, İdris aleyhi’s-selâmın mu’cizesi idi. (Ölümünden sonra) bu ilim de kesadlaştı ve bitti. Miineccimlerin verdiği bâzı hâberlerin zuhürü tesâdüfidir; çünkü müneccim baz sebeblere agah olabilirse de, bu sebeblerin âkabinde olacak işler daha nice şartlara bağlıdır ki, bunların içyüzünü anlamak insAnlarin gücü dışındadır. Eğer Allahu TeAl& diğer sebebleri de takdir etmişse isâbet etmiş olur ve dediği “ çıkar, Eğer takdir etmemişse müneccim’ de hatâya düşer. Bu, şüyle emek olur: İnsânoğlu havanın karardığını, yüksek dağlardan bulut- ların sarktığını görünce bu dış görünüşe uyarak yağmur’un yağaca- fini tahmin edebilir; fakat çok kere tahmini hilAfina güneş kızdırır. bulutlar dağılır, kaybolur gider. BAzı kere de bir tarafta giines parlar, diğer tarafta yağmur yağar, Demek ki yağmurun yağması için yalnız bulut kâfi değil, daha birçok sebepler var. Fakat bunları biz anlıya-

(72) İbn Abdülberr, Ebü Mihcen’den.

mayız. Bunun gibi gemiciler, rizgarlardan edindikleri kandata göre selâmette olduklarını zannederler; halbuki kendilerinin — bilemediği – rüzgârların daha nice gizli sebebleri vardır. Bazan tahminlerinde isâbet eder selâmeti bulur ve bâzân da hatâya düşerler. Bu sebebden- dir ki, bâzı kere imânı kuvvetli olanlar da nücüm ilminden men edi- lirler,

Sâlisen: Bu ilimde belli başlı bir fayda olmaması sebebly- ledir, Zira bunu bilmek ne onu düzeltebilir ve ne de mukadderat: de- Bistirebilir. Bu, boşu boşuna en kıymetli sermaye olan insân ömrünü – tüketmektir, Kıymetli ömür sermayesini isrâf ise en büyük zarardır.

2 4 2 44 O SEK ii

de OU pranres Yelda No Paar ale FT e ABİ S gues of i)

değ = ¢g f – f“07

PUL « İle » JAB ¢ dade be: iit 33. Z ( Vhs Very

Bar see fae

«Peygamber Efendimiz bir adamın başına büyük kalabalığın top- landığımı goriince :

— Nedir o? diye sordu. Onlar da :

— Allâme, dediler.

Peygamber Efendimiz :

— Ne bilir? deyince,

— Siir ve Arab soylarini, cevabim verdiklerinde :

— Cehlinde bir zarar olmadifi pibi’ bilinmesinde de bir kârı ol- mayan bir ilimdir, diye buyurmuşlardır.» (73) |

Diğer bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur :

a CA ŞAL ON MAY LR AA ZN A Mn JO A LG

taSole dds çişi ti ni dacrrue as | Sall ei

“a yü – İ :

allim, âyet-i muhkeme veya sünnet-i kaaime veyâ âdil bir fariza- dit.» (74)

Anlaşılıyor ki yıldız ve benzeri ilimlere dalmak faydasızdır, cehâ- lete dalmak ve tehlikeli işe atulmaktir. Zira mukadder âkıbete herkes

(73) fon Abdülberr, Ebü Hureyre’slan,

(74) Ebü David ve İbn Mâce; Abdultah b. Amır’dan.

—— tp

1 inci KITAB — 8 üncü BAB — MEZMUM ILIMLERIN YERILMESININ SEBEBİ 81 –

uğrayacak ve kaçınmak mümkün olamiyacaktir, Tabâbet bunun aksi- nedir. Çünkü ona ihtiyâç olduğu gibi bir çok delilleri de bilinir. Hattâ rüyâ ta’biri de bunun gibi değildir. Her ne kadar tâbir tahmini ise de,” . Peygamberliğin kirk altı cüz’ünden bir cüz’ olması bakımından bir de- | değer taşır ve bâzıları da bunu bilebilir. (75) KEL

3 — Kişinin müstakillen anlayıp istifâde edemiyeceği ilimler ile. ugraşmasının kendi hakkında mezmüm olmasıdır. İlimlerin zâhir ve kolay anlaşılan kısımlarını öğrenmeden, ince ve çetin kısımlariyle uğ- raşmak ve esrar-i ilâhiyyeden bahsetmek gibi. Gerçi kelâmcılar ve – feylesoflar ilâhi sırlardan bahsettiler; fakat tamâmen méahiyyetini anlayamadılar; bu husüsta istiklâliyet kazanamadılar, Bu gibi esrâtı ancak Peygamberler ve Veliler anlar. Binâenaleyh gerekli olan, İnsân- darı bundan men’edip şeri’ate havâle etmektir. Orada inananları iknâ edecek deliller vardır. Çok kimseler var ki daldıkları ilimlerden zarar görmüşlerdir. O ilimleri okumasalar dindeki mevkileri daha güzel ola- caktı. Kuş eti ve bâzı tatlıların memedeki çocuğa dokunması gibi, bâzı ilimlerin de bâzı kimselere zararlı olduğu inkâr edilemez. – , Çok kimseler var ki, bâzı hâllerde cehâlet onlar için daha faşdalı- dir. Adamın birisi ailesinin: çocuk doğurmadığından tabibe şikâyet etti. Tabib, hanımın nabzina baktı ve «Doğurmadığı iyi, çünkü bu ha- nim kırk güne kadar ölecek» dedi. Bunu duyan hanımı dehşetli korku | sardı, kederlendi; malını böldü, vasiyyetini yaptı; kırk gün yemez İç- mez, mâtem içinde bir hayât geçirdi, Kırk gün geçip de ölmeyince ko- casi tabibi haberdar etti. Tabib de:

—Şimdi münâsebette bulunun, çocuk doğurur, dedi, Adam:

— Nasıl olur? deyince, tabib :

_— Hanım çok şişman olduğu ‘için yağ rahmin kapısını kapatmıştı. Bildim ki bunu ölüm korkusundan başka bir şey zayıflatmaz, ben de kendisini ölümle korkuttum, Şimdi zayıfladı, yağ eridi, çocuğun doğ- uma mâni kalmadı, dedi. İşte şu kıssa bâzı ilimleri bilmenin (bâzı kimseler hakkında) zararlı olduğu husüsunda seni İkaz: eder ve saha Peygamber Efendimizin :

Faydası olmayan bilgiden Allah’a sığınırız.» (76) –

(75) Bu husüsda Peygamberimizin hadisi olmakla berâber, esâsen .23 “senelik peygamberlik devresinin ilk alti ayı rüyâ ile geçmiştir. İşte bu, nübücvetin kırk altida biri olur.

GÜ) İbn Abdülberr, Câbir’den,

“8 İNYÂAL Ct! MED – DIN — Cil: 1 — RUBU’L – İBÂDAT

AAA

Meğlindeki hadisinin mânâsını da anlatmis olur. Şu hikâyeden | ders al ve şeri’atın yasak ettiği bilgilerle uğraşma, sahâbe’ye (R.A.) sünnete uymakla kal; selâmet orda