Marifetnâme · Haziran 27, 2026

Âlem ağacının meyvesi olan Âdem (a.s)’ın ruhu bütün yaratılmışlardan

KİTABIN MUKADDİMESİ · Üçüncü Madde Üçüncü Madde Âlem ağacının meyvesi olan Âdem (a.s)’ın ruhu bütün yaratılmışlardan önce iken hepsinden sonra ortaya çıkmasını, cennete yükselişini ve oradan inmesini; neslinden …

KİTABIN MUKADDİMESİ · Üçüncü Madde

Üçüncü Madde

Âlem ağacının meyvesi olan Âdem (a.s)’ın ruhu bütün yaratılmışlardan

önce iken hepsinden sonra ortaya çıkmasını, cennete yükselişini ve oradan

inmesini; neslinden gelenlerle yeryüzünün imar olmasını ve onun

nesebinden Habîb-i Ekrem Muhammed Mustafa (s.a.v) Hazretleri’nin

dünyaya gelmesini, onun getirdiği dinin ve efendiliğinin kıyamete kadar

geçerli olacağını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki tefsir ve hadis âlimleri görüş birliği içinde şöyle

demişlerdir: Hak teâlâ ruhlar âlemini yaratıp iki bin yıl kadar zaman

geçtikten sonra cisimler âlemini var etmiş, altı günde arş-ı âlâdan

karanlıklara ve perdelere varıncaya kadar bütün âlemlerin tamamını bir

düzen ve intizam içine koymuştur. Bundan sonra büyük melekleri arş-ı

a‘zamın ayağında yerleştirip Yüce zâtından korkan ve saf tutan (hâffûn ve

sâffûn) melekleri için arşın çevresini mekân eylemiştir. Diğer büyük

meleklere ise, mertebelerine göre belirlenmiş makãmlar bağışlayıp bir

kısmını kürsî de, bir kısmını sidre de, bir kısmını hamd sancağı (livâi’l-

hamd) altında ve bir kısmını da cennette hûri ve hizmetkârlarla birlikte

iskân eylemiştir. Meleklerin binlerce çeşidiyle gökleri, yeryüzünü, denizleri

ve cehennemi doldurmuştur. Hak teâlâ onları karada ve denizlerde olan

yaratıklarına hizmetkâr kılmıştır. Cehenneme dolan melekler zebânî lerdir.

Ruhlar bölük bölük askerler gibi gökleri ve yeri kuşatmış olan İsrâfîl’in

sûru içinde olup her sınıf kendi mertebe ve derecesine göre makãmını

bulmuştur.

Çünkü Hak teâlâ “Gökleri ve yeri yarattığı gün” (et-Tevbe, 9/36)

cisimler âleminin her tarafını, arş-ı âlâ dan en aşağı perdelere varıncaya

kadar melekler, ruhlar, bedenler ve diğer yaratıklarla doldurmuştur. Sonra

bu dünyayı, yani yeryüzünü de çeşit çeşit yaratıklarıyla doldurmuş, boş

bırakmamıştır. Yeryüzünün üzerindeki bütün vâdilerde ve dağlarda darı

bitirmiş, bütün yeryüzünü onunla doldurunca da kudretiyle bir tâvûs kuşu

yaratıp dünya dolusu darı yı ona rızık olarak vermiştir. Bundan sonra tâvûs

kuşu, kendisine rızık olarak verilmiş darıyı yıllarca yiyip [12/b] on vâdi

dolusu darı kalınca, korkusundan günde sadece on tanesini yemeye başladı.

Bir müddet sonra sadece bir vâdi darı kaldı. İşte o zaman tâvûs kuşu günde

bir darı ile yetinmeye başladı. Nihayet Allah katından ona ayrılan rızkı sona

erince, tâvûs kuşunun da eceli gelmişti.

Bir kere düşünülse, bu köhne dünya ne zamandan beri bu düzeni

bulmuştur ve nelerden arta kalmıştır? Bu sorular etrafında düşünmek, akıl

sahipleri için ibret alınacak bir ders olmuştur. Bundan sonra Hak teâlâ

hikmetiyle yeryüzünde renksiz, dumansız ve sıcaklığı olmayan ateşten cini

yaratıp ona Mâric ismini vermiştir. O cinlerin babasıdır. Ondan eşini yaratıp

ona da Mârice adını vermiştir. Bu ikisinin evliliğinden cin topluluğu türemiş

yüzbinlerce kabîle meydana gelmiştir. Allah’ın rahmetinden kovulmuş iblis

dahi onların arasından çıkmıştır. Cin toplumu nihayetinde çoğalarak

yeryüzünü doldurmuşlardır. Şekil itibariyle insana benzemektedirler. Ancak

melekler gibi latîf varlıklar olduklarından, istedikleri şekle girebilirler.

Soyları öylesine çoğalmıştır ki yeryüzüne sığamamışlar, bu yüzden

lânetlenmiş şeytan evlatlarıyla birlikte dünya göğüne çıkıp oraya

yerleşmişlerdir. Bütün cinler gece gündüz Allah’a ibadet edip aslâ isyan

etmezlerdi. Bu şekilde yedi bin sene geçti, ardından yeryüzünde kalanları

karışıklık çıkarıp kan dökmeye başladılar. Allah’a itaati bırakıp isyan ettiler.

Bundan sonra Hak teâlâ her yüz senede bir kere kendi içlerinden peygamber

göndermiş, onlar onu da öldürmüşlerdir. Bu şekilde on iki bin senede yüz

yirmi peygamber öldürmüşlerdir. Bundan sonra Hak teâlâ onlara gazaplanıp

dünya semâsında yerleşmiş olan iblisi evlatlarıyla birlikte yeryüzüne

göndermiştir. Ardından dünyada bulunan cinleri bir yerde toplayıp gökten

bir ateş indirmiş ve onunla hepsini yakmıştır.

Göklerden gönderdiği iblis soyunu, denizlerdeki adalara yerleştirmiştir.

İblis önceleri Allah’a son derece itaatkâr ve emirlerine boyun eğici

olduğundan, onu yedinci kat göğe yükseltti, ilâhî dergâhta değerini

yücelterek cennetine koydu. Yeryüzü boş kalmasın diye göklerden melekler

indirip onları dünyaya yerleştirdi. Onlar da hep Allah’a ibadetle meşgul

oldular; böylece bin yıl dünyada kaldılar. Cinlerin babası Mâric’in

yaratılmasından beri yirmi bin yıl geçmiştir. Bundan sonra Hak teâlâ

insanlığın atası Âdem (a.s.)’ı yaratmayı [416] murad edince Azrâil (a.s.)’ı

gönderip yeryüzünde yedi iklimden çeşit çeşit toprak aldırmış ardından

Cebrâil (a.s.)’ı gönderip o kuru toprağı kırk gün yoğurmasını emretmiştir.

Bundan sonra Hak teâlâ, kuru toprak iken yoğrulmakla balçık haline

gelen çamuru en güzel bir biçimde Numan vâdisinde şekillendirdi. Onun

değerinden ötürü kendi ruhundan ona üfleyip yeryüzünde kendisine

meleklerin secdegâhı kıldı ve kendi soyuna peygamber yaptı. Bütün

melekler ona secde ettikleri halde, iblis bu emre karşı gelip secde etmediği

için lânetlenip huzurdan kovuldu. Ve kıyamete kadar kendisine süre tanındı

ve kendi soyundan gelen kalabalık bir toplulukla Âdem (a.s.) nesline

musallat olma fırsatını elde etti. Lânetli şeytan Âdemoğlunun bedenine her

tarafından girer, damarlarında kan gibi dolaşarak yoldan çıkarır, aldatır.

Ancak şeytanlar hiç kimseyi zorla kâfir ya da isyankâr edemezler. İbadetleri

sevimsiz ve zor gösterip günahları kolay ve hoş göstererek insana vesvese

verirler. Hak teâlâ, hepimizi lânetli şeytan ile onun yardımcılarının

kötülüklerinden korusun. Âmin.

Hak teâlâ, Âdem (a.s.)’ı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl sonra onu göklere

kaldırdı ve Firdevs Cenneti’ne koydu. Ona her cennete mahsus, eşsiz

güzellikte elbiseler giydirdi ve pek çok nimetler verdi. Ona bir nimeti [13/a]

verdikçe, “Bu nimete kanaat eder misin” diye Âdem (a.s.)a hitap etmiş, o da

her seferinde, “Buna kanaat etmem ey Rabbim” diye cevap vermiştir.

Nihayet Âdem (a.s.)’a bir uyku hali verdi. İşte o uyuklama sırasında Âdem

(a.s.)’ın sol kaburga kemiğinden Hz. Havva anamızı yaratınca Âdem (a.s.)

gözünü açıp yanında kendi gibi sevimli bir insanın oturmakta olduğunu

gördü. Onunla sohbet edip aralarında dostluk, muhabbet ve yakınlık hâsıl

olunca Hak teâlâ Âdem’e tekrar hitap edip; “Ey Âdem, bu nimetimle

nicesin?” diye buyurdu. O dahi şöyle cevap verdi; “Ey Rabbim, hesapsız

nimet denizine, gark oldum. Bu nimetini bütün nimetlerden daha üstün

buldum. İşte bununla yetinirim. Havva ile huzura erip dostluğuna alışıp

onunla muradıma erdim. Bu verdiğin nimete şükrediyorum, onun bahşettiği

mutlulukla doldum.” dedi.

Bundan sonra Hak teâlâ ona şöyle seslendi: “Ey Âdem! Havva ile birlikte

cennetimde kalınız, verdiğim her türlü nimetlerden lezzet alınız. Ancak

buğday ağacının yakınına bile varmayınız. Odan yiyerek bana karşı isyan

etmiş olmayınız” diyerek tembih etmiştir. Bundan sonra Hz. Âdem ile

Havva bin yıl kadar cennette safâ sürmüşlerdir. Bundan sonra Âdem atamız,

Havva anamızın sözüne uyarak buğday ağacından alıp ikisi de yediklerinde

Hak teâlâ onları cennet elbiselerinden soyup dünyaya indirmiştir. İşte o

vakit Âdem (a.s.) Hindistan’da yüksek bir dağ üzerine inmiştir. İki yüz yıl o

dağda ağlayıp tövbe ile meşgul olduktan sonra, tövbesi kabul olunmuştur.

Havva anamız da Âdem atamızı bulmak için yeryüzünün her tarafına

gitmiştir. Hz. Âdem’in tövbesi kabul olunca, o da Hz. Havva’yı aramaya

koyulmuş, iki yüz yıllık hasretin ardından Arafat dağı üzerinde kavuşmaları

mümkün olmuştur.

Nazm

İki cânibden ol iki müştâk

İkisi bile mübtelâ-yı firâk

Birbirine hemân eriştiler

Ağlayıp sarmaşıp görüştüler

Günümüz Türkçesiyle

İki taraftan, o iki âşık, bu şekilde ayrılığa düçâr oldular. Birbirine kavuşur

kavuşmaz ağlayıp, kucaklaşıp hasret giderdiler.

Bundan sonra Hz. Âdem ile Havva Şâm-ı Şerif ’e gittiler ve beş yüz yıl

orada kaldılar. Hâbil ile Kâbil orada dünyaya geldi. Sonra tekrar

Hindistan ’a gittiler. Ömürleri iki bin yıl olunca Hz. Âdem (a.s) Serendib

adasında, ondan kırk yıl sonra Hz. Havva ise Cidde ’de vefat etmiştir.

Bundan sonra Hz. Âdem ile Havva’nın zürriyetleri yeryüzünü mesken tutup

imar etmişlerdir. Ve Hz Âdem (a. s.)’ın neslinden binlercesi peygamberlik

makãmına geçmiştir. Hz. Âdem’den altı bin sene sonra Mekke-i

Mükerreme ’de

Hz.

İsmail

evlâdından,

Kureyş

kabilesinden,

Haşimoğulları ’ndan Abdullah’ın soyundan Muhammed Mustafa (s.a.v)

hazretleri dünyaya gelip kırk sene velâyet zevkiyle manevî safâlar

sürmüştür. Kırk bir yaşında bütün insanlara ve cinlere peygamber olup; on

üç sene Mekke ’de kâfirlerden ezâ ve cefâ çekmiştir. Mekke ’de mağlup iken

Medine ’ye hicret etmiştir. Hicretin onuncu senesinde Mekke’ye üstün gelip

orayı fethettikten sonra tekrar Medîne ’ye dönmüştür. Yaşı altmış üçe erdiği

yılda Medine ’de vefat etmiştir.

Bizim Peygamberimiz (s.a.v) peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra

peygamber gelmez. Onun getirdiği dînî esaslar kıyamete kadar bâkîdir,

ortadan

kaldırılamaz.

Hükümleri

hiçbir

şekilde

değiştirilemez.

Rasûlullah’ın hicretinden bu güne kadar kamerî takvime göre sene, 1170

olmuştur. (M. 1756) Şu halde zamanın son demleri olup dünyanın ömrü

tükenmiştir. Kıyamet yaklaşmıştır; edep ve hayâ, muhabbet, bağlılık,

doğruluk ve gönül rahatlığı kaybolup gitmiştir. Çünkü Peygamberimiz

(s.a.v)’in haber verdiği kıyamet şartlarının pek çoğu gerçekleşmiştir.

Allah’ım! Bizi âhir zaman fitnelerinden koru! Şu dünyadan ancak şehidlik

mertebesi ve iman ile çıkar. Sınırsız rahmetinle bu isteklerimizi bize

bağışla! Ey merhametlilerin en merhametlisi!