Marifetnâme · Haziran 27, 2026

Âlemin özünün insân-ı kâmil olduğunu, kulluğu kemâliyle muttasıf olarak rıza makãmını…

BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde Altıncı Madde Âlemin özünün insân-ı kâmil olduğunu, kulluğu kemâliyle muttasıf olarak rıza makãmını bulduğunu ve muradsız olmakla her muradını aldığını bildirir. Ey azîz! …

BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde

Altıncı Madde

Âlemin özünün insân-ı kâmil olduğunu, kulluğu kemâliyle muttasıf olarak

rıza makãmını bulduğunu ve muradsız olmakla her muradını aldığını

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: Dokuz felek küresi

ve üç tabaka unsur, kabuklar ve zarflar misali bu toprak noktasını hurma

çekirdeği gibi her yönden kuşatıp sarmıştır. Bu on iki örtü âlemin özü olan

toprağın on iki elbisesidir. Toprak ise kadir ve kıymet bakımından onların

en yücesi ve makbuludür. Toprak, maden ve bitkilerin elbisesidir; bitki ise

hayvanların elbisesidir. Hayvan ise insan bedeninin elbisesidir.

İnsan bedeni kalbin elbisesidir. İnsan kalbi ise, Mevlâ’nın marifet yeri ve

muhabbetinin esasıdır. Şu halde cihanın özü ve en kıymetlisi, ârif-i billâh

olan insân-ı kâmildir. Bu mükemmel insanın şânının büyüklüğünü bir kere

düşün ki, on beş kat pâdişâh elbisesi giyerek marifet tahtı, şeriat sancağı ve

muhabbet tâcı ile en büyük sultan olmuştur.

Çünkü o, bütün varlıkları kendisine hizmetçi ve emrine âmâde bulmuştur.

Kendisinde şeriat, tarikat ve hakikat kemâl bulmuştur. Sözleri, fiilleri ve

ahlâkı güzel olmuştur. Çünkü o kâmil; “ Şeriat sözlerim, tarikat fiillerim,

hakikat hallerimdir” hadis-i şerifine tâbi olmuştur. [155/a]

Şu halde kimde bu üç haslet olursa o, mü’min, ârif ve kâmildir. Eğer ikisi

bulunursa mü’min ve âriftir. Eğer sadece birisi bulunursa mü’min ve

gâfildir. Eğer hiç birisi bulunmazsa câhil ve tembeldir. Bütün âlem tek bir

şahıs kabul edilmiş ve insân-ı kâmil de onun nurlu kalbi sayılmıştır.

Beyt

Ne felek-râ’st muyesser ne melek-râ hâsıl

Ânçi der-sırr-ı süveydâ-yı benî Âdem hest

Beyt (in tercümesi)

Ne feleklere müyesser olur ne de meleklerde bulunur, insanoğlunun

süveydâsının sırrında gizli olan şey.

Bu insân-ı kâmil böylesine yüce değeri ve şânının yüceliğiyle bunca güzel

ahlâk, ilim ve irfânı ile kendi arzusunu elde edemez. Ve kendi isteği üzere

bir iş yapmak elinden gelmez. Onun için ne kadar kendi isteği varsa hepsini

terk etmiştir. Bu âlemde muradsız olmuş ve Hakk’ın muradı üzere gitmiştir.

Gerçi bu, yüksek yaratılışı ve irfânı yönünden kâmil ve hünerlidir. Lâkin

isteğini elde etmekte âciz ve noksandır.

Nitekim peygamberler, Allah’ın velî kulları (evliyâ), hükümdarlar ve

zenginlerin binlerce istekleri meydana gelmemiştir. Ve binlerce şeyin de

olmamasını istemişlerse de olmuştur. O halde bu meyanda belli olan şudur:

Bütün insanlar ister âlim olsun, ister câhil olsun, ister avâmdan olsun,

isterse hükümdar olsun bunların hepsi de isteklerini elde etmekten âcizdir.

İşlerin oluş ve işleyişi karşısında hayrân kalmışlardır.

Muradsız olan rahat ve mutlu; muradı olan ise şaşkın ve sersemdir. Kâmil

insan bu sırra vâkıftır ve bu hakikati âriftir ki, hiçbir kimse kendi muradını

elde etmeye kadir olamaz. Çalışma gayret ve meşakkatle o kadarı ele

girmez. Şu halde o, muradı ve tedbiri terk edip tevekkül [41] ve tefvîze [42]

gitmiştir. Teslimiyet [43] ve rızayı âdet edinip her korku ve üzüntüden

kurtulup iki cihan saâdetini bulmuştur. Çünkü Hak teâlâ; “Sizin için daha

hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha

kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz

bilmezsiniz” (Bakara, 2/ 216) buyurmuş ve işlerin hayır ya da şer olduğunu

insanların bilemediğini duyurmuştur.

İnsân-ı kâmil, işte bu sırrı da bilmiştir. Ve bütün dünya işlerini Mevlâ’nın

muradına uygun, hüküm ve hikmetine mutabık görmüştür. Neticede Azîz ve

Hakîm olan Allah’ın takdiri ile gönlü hoş olmuştur. Hükümlerine teslim

olup rıza göstermiş, fiillerine itaat edip emrine âmâde olmuştur. Gönlündeki

dağınıklıklar gitmiştir. Bütün himmetini Hakk’a tevcih ederek, Hakk’ın

huzuruna gelmiştir. Aslâ bir tedbir, tercih, yönelme ve istemesi kalmamıştır.

Bunların hepsi ondan gitmiştir. Her türlü talep, istek, dua ve beklentileri

aradan kaldırmıştır. İsteklerini terk etmekle her muradına erişmiştir. Nefsini

ölü hale getirip gerçek aşkı bulmuş ve kalbinden içeri gitmiştir. Çünkü

“ Ölmeden önce ölünüz” emrini can ile tutmuştur.

Beyt

Kâmili zinde sanma ölmüştür

Rûhuna cismi merkad olmuştur

Günümüz Türkçesiyle

Kâmili diri sanma, o ölmüştür; ruhuna cismi, kabristan olmuştur.

Nazm

1-Hakîkat sırrını pîr-i mugândır kâşif ü dânâ

Lehu fazlun alâ ehli’n-nuhâ ilmen ve irfânen

2-Sözî remz ü işârettir sanursun istişâretdir

Ger anlarsan beşâretdir, değil tedrîs-i Mevlânâ

3-Hadîsi mahz-ı hikmetdir huyı îsâr-ı şefkatdir

İşi çün halka hizmetdir, “fe-sâre’l-küllü ihvânen”

4-O kim aşk ehli olmuşdur, gönülde dostu bulmuşdur

Dem-i aşk ile dolmuşdur, “metâ zernâhü ahyânen”

5-Çü bulmuş vecd ü hoş hali, unutmuş kîl ü boş kãlî

Mukaddem bahs odur tâlî, “le-kad kâne’llezî kânâ”

6-İrişmiş cezb-i rabbânî, kılub mî‘râc-ı rûhânî

Sen anla ayn-ı aşk anı, “yerâhu’n-nâsü insânen”

7-Turuk sedd olmuş ey Hakkı, heman kendinde bul aşkı

“Fe-künnâ minhü a’yânen ve fînâ sâre ekvânen”

Günümüz Türkçesiyle

1-Hakikat sırrını keşfedip bilen mürşid-i kâmildir ki o, mürîdlerine ilmen

ve irfânen üstündür

2-Sözü remizdir, işarettir; sanırsın ki istişaredir. Eğer anlarsan müjdedir;

Mevlânâ’nın tedrîsi değil

3-Sözleri hep hikmettir; sevgisi cömertlik ve şefkattir. İşi halka hizmettir;

ona herkes ihvandır.

4-O ki aşk ehli olmuştur, gönülde dostu bulmuştur. Aşk kadehiyle

dolmuştur, ne zaman ki ziyaretine varsak ayılır.

5-Vecd halini bulmuş, çünkü dedikoduyu unutmuştur; ilk bahsedilecek

olan budur, diğerleri tâlîdir.

6-Rabbânî cezbeye erişmiş, ruhânî mîrâca varmış, sen onu sırf aşk bil,

insanlar onu insan zannetse de.

7-Yollar kapanmış Hakkı! Hemen kendine bul aşkı. Biz onda daima âyân

olduk, bütün oluşumlar bizde meydana geldi.

[34] . Burada “mağara arkadaşı” olarak tercüme ettiğimiz “yâr-i ğâr”

ifadesi, Peygamberimiz’in (s.a.v.) hicreti esnasında girdikleri mağarada

yakın dostu olan Hz. Ebû Bekir’e verilen lakaptır. “Mağara arkadaşı”

demektir. Mecâzen “sâdık dost” anlamına kullanılır.

[35] . “Mâ‘rifetnâme’nin matbu nüshasında “ Ânın için avâm insanı kendi

kalbinde sâkin bilmiştir” şeklinde devam eden cümlenin “sâkin bilmiştir”

kısmı yazma nüshada bulunmamaktadır.

[36] . Üns: Tasavvufta gönülde ulûhiyet mertebelerinin güzelliğini temâşâ

etmekten hâsıl olan eser, etki.

[37] . Burada: “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşır. Tâ ki onun tutan

eli, yürüyen ayağı, gören gözü ve işiten kulağı olurum” mealindeki kudsî

hadise telmih vardır.

[38] . Burada Nûr sûresi 24/35 âyetine işaret vardır.

[39] .

Burada

Enbiyâ

sûresi

21/89

âyet-i

kerîmesine

telmihte

bulunulmuştur.

[40] . Bkz. Yûsuf sûresi, 12/44.

[41] . Tevekkül: Sebeplere tevessül ettikten sonra işin neticesini Allah’a

bırakmak. Allah’tan gelene râzı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra

neticelerini Allah’tan beklemek.

[42] . Tefvîz: İşini Allah’a havâle etmek.

[43] . Teslîm: Kendini Allah’ın takdirine bırakmak.

9- Sen sana gel, sen seni bil, kimsin? Ey Hakkı, nesin? Cismini hiç hesaba

katma ki gönül sevgilinin sığınağı, sevgili mağara arkadaşındır.

6 -“Ne batıda ne de doğuda olan nûru” bulan; gönül ehli nûrun kandili

olmuş.

Muradsız olan rahat ve mutlu; muradı olan ise şaşkın ve sersemdir. Kâmil

insan bu sırra vâkıftır ve bu hakikati âriftir ki, hiçbir kimse kendi muradını

elde etmeye kadir olamaz. Çalışma gayret ve meşakkatle o kadarı ele

girmez. Şu halde o, muradı ve tedbiri terk edip tevekkül ve tefvîze gitmiştir.

Teslimiyet ve rızayı âdet edinip her korku ve üzüntüden kurtulup iki cihan

saâdetini bulmuştur. Çünkü Hak teâlâ; “Sizin için daha hayırlı olduğu

halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu

halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz”

(Bakara, 2/ 216) buyurmuş ve işlerin hayır ya da şer olduğunu insanların

bilemediğini duyurmuştur.

7-Varlığını mahvedip fenâyı bulsan; “Vârislerin en hayırlısı” sırrı ortaya

çıkardı.

Örneğimizde insan ruhunun bir şeyin olmasına yönelik isteğinin gönülde

hâsıl olması, Hak teâlânın yüce irâdesinin eserinin Arş’ta ortaya çıkışı

makãmındadır. İnsan bedenindeki hayvanî ruh, cihanda ilk akıl (akl-ı evvel)

mesâbesindedir. Hafıza kuvveti Levh-i mahfûz yerindedir. Beyinde oluşan

bu irâdeyi parmaklara ileten beyaz sinir, onuncu akıl hükmündedir. Elin

parmakları süflî unsurlar şeklindedir. Hisler ve kãbiliyetler, felekler ve

yıldızlar gibidir. Yazı yazma âletleri, tabiatların anasına benzer. Yazılmış

şekiller, gök boşluğuna ve mevâlîd-i selâseye benzer ki bu misalimizde

“Bismillah”tır. Çünkü insan kalbi, bütün bedende yetkili olduğu için, her bir

âzâsı kalbine boyun eğip itaatkâr olmuştur. Onun için avâm, insanı kendi

kalbinde sâkin bilmiştir. Aynı şekilde Yüce Arş (Arş-ı azîm) Allah’ın

irâdesiyle bütün âlemde yetki sahibi olup âlemin bütün kısımları Yüce

Arş’a boyun eğip itaatkâr olduğundan, kimileri hâşâ “mülkün sahibi

Arş’tadır” orada iskân etmektedir, düşüncesine kapılmışlardır. Şu halde;

“ Muhakkak Allah, O’nu bilmesi için Âdem’i sûreti üzere yarattı”

cümlesinde işaret edilen mânâ, bu izahla anlaşılır. Çünkü sultanı yine sultan

bilir. Sultanın değerini sultandan başkası ne bilir?

Muradsız olan rahat ve mutlu; muradı olan ise şaşkın ve sersemdir. Kâmil

insan bu sırra vâkıftır ve bu hakikati âriftir ki, hiçbir kimse kendi muradını

elde etmeye kadir olamaz. Çalışma gayret ve meşakkatle o kadarı ele

girmez. Şu halde o, muradı ve tedbiri terk edip tevekkül ve tefvîze gitmiştir.

Teslimiyet ve rızayı âdet edinip her korku ve üzüntüden kurtulup iki cihan

saâdetini bulmuştur. Çünkü Hak teâlâ; “Sizin için daha hayırlı olduğu

halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu

halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz”

(Bakara, 2/ 216) buyurmuş ve işlerin hayır ya da şer olduğunu insanların

bilemediğini duyurmuştur.

3-Hak; “Benimle işitir, benimle görür” dedi. Bulduğu için nûrunu bu

suyla balçık karışımı.

. Burada: “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşır. Tâ ki onun tutan eli,

yürüyen ayağı, gören gözü ve işiten kulağı olurum” mealindeki kudsî

hadise telmih vardır.

. Burada Enbiyâ sûresi 21/89 âyet-i kerîmesine telmihte bulunulmuştur.

. Burada Nûr sûresi 24/35 âyetine işaret vardır.

. Tevekkül: Sebeplere tevessül ettikten sonra işin neticesini Allah’a

bırakmak. Allah’tan gelene râzı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra

neticelerini Allah’tan beklemek.

. Bkz. Yûsuf sûresi, 12/44.

. Teslîm: Kendini Allah’ın takdirine bırakmak.

. Tefvîz: İşini Allah’a havâle etmek.

Uyku ve uyanıklık halinde ona yönelip ondan gizli bilgiler alıp oluş

âlemine ait sırlar olan geçmiş zamanın ve geleceğin işlerini (mugayyebât-ı

kevniyye) bilir. Çünkü bu nefis o aklın aynası olup marifet nakışlarını alıp

keşf ehlinden olur. Öyle olur ki insan ruhu kaynağından bir işi alıp hayal

kuvveti (kuvvet-i mütehayyile) onu kendine uygun sûrete benzetip o sûret

aynen ondan ortak duyguya (hiss-i müşterek) gelip oradan hayalde

canlandırma (tahayyül) madeninde çeşitli sûretlerin aksi gelir. İşte nefs-i

nâtıka onda güzellikte, letâfette ve büyüklükte acayip sûretler ve tuhaf

şekiller müşâhade ederek onlarla konuşur. Yahut kimseyi görmeyip ancak

manzum kelimeler ve güzel sesler ile [154/b] vezinli nağmeler işitir. Eğer

bu sayılan işler uyku esnasında meydana gelirse, o gerçek (sâdık) rüyadır.

Eğer uyku ile uyanıklık arasında vaki olursa, o vâkıadır. Ve eğer nefis, uyku

esnasında ilk ortaya çıkış yerine denk gelmeyip bu halleri vasıtalarla

görürse, o karışık rüya (edğâs-ı ahlâm) dır ki hayaller ve vehimlerdir.

Eğer Hak teâlâ seni bu beden memleketinde pâdişâh etmeseydi, sultanlık

işlerini sana havâle etmeseydi ve sana âlemin numûnesi olman için bu

nüshayı vermeseydi, sen o cihan sultanını nasıl bilebilirdin? Şu halde o

Kadîm ve Ezelî olan Allah’a yüz bin hamd ve senâlar olsun. Yine O

zevâlsiz Kerîm’e yüz bin şükür olsun ki [152/b] bu beden mülkünü emrine

musahhar kılıp seni kendi âleminde sultan eylemiştir. Kalbini Arş, beynini

Kürsî ve hâfıza kuvvetini Levh-i mahfûz eylemiştir. Sinirlerin, damarların,

his ve kãbiliyetlerin toplanma yeri olan beynini gökler ve yıldızlar

eylemiştir. Uzuv ve organlarına unsurlar ve haller verip hepsini sana

itaatkâr eylemiştir. Seni bütün yarattıklarının en güzeli, en mükemmeli, en

ikrama lâyık olanı ve en fazîletlisi olarak yaratıp, bütün kâinât üzerine gâlip

ve üstün eylemiştir. Meleklerin secde mahalli ve feleklerin efendisi eyleyip

seni ancak kendine secde ve ibadet edici eylemiştir. Sana bu yol ile kendi

marifetini kolaylaştırıp ünsiyeti ve muhabbetiyle nimetlendirip ihsan

eylemiştir.

. Burada “mağara arkadaşı” olarak tercüme ettiğimiz “yâr-i ğâr” ifadesi,

Peygamberimiz’in (s.a.v.) hicreti esnasında girdikleri mağarada yakın dostu

olan Hz. Ebû Bekir’e verilen lakaptır. “Mağara arkadaşı” demektir.

Mecâzen “sâdık dost” anlamına kullanılır.

. Üns: Tasavvufta gönülde ulûhiyet mertebelerinin güzelliğini temâşâ

etmekten hâsıl olan eser, etki.

. “Mâ‘rifetnâme’nin matbu nüshasında “ Ânın için avâm insanı kendi

kalbinde sâkin bilmiştir” şeklinde devam eden cümlenin “sâkin bilmiştir”

kısmı yazma nüshada bulunmamaktadır.

Muradsız olan rahat ve mutlu; muradı olan ise şaşkın ve sersemdir. Kâmil

insan bu sırra vâkıftır ve bu hakikati âriftir ki, hiçbir kimse kendi muradını

elde etmeye kadir olamaz. Çalışma gayret ve meşakkatle o kadarı ele

girmez. Şu halde o, muradı ve tedbiri terk edip tevekkül ve tefvîze gitmiştir.

Teslimiyet ve rızayı âdet edinip her korku ve üzüntüden kurtulup iki cihan

saâdetini bulmuştur. Çünkü Hak teâlâ; “Sizin için daha hayırlı olduğu

halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu

halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz”

(Bakara, 2/ 216) buyurmuş ve işlerin hayır ya da şer olduğunu insanların

bilemediğini duyurmuştur.