BEŞİNCİ BÂB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Âlemin özünün insân-ı kâmil olduğunu, kulluğu kemâliyle muttasıf olarak
rıza makãmını bulduğunu ve muradsız olmakla her muradını aldığını
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: Dokuz felek küresi
ve üç tabaka unsur, kabuklar ve zarflar misali bu toprak noktasını hurma
çekirdeği gibi her yönden kuşatıp sarmıştır. Bu on iki örtü âlemin özü olan
toprağın on iki elbisesidir. Toprak ise kadir ve kıymet bakımından onların
en yücesi ve makbuludür. Toprak, maden ve bitkilerin elbisesidir; bitki ise
hayvanların elbisesidir. Hayvan ise insan bedeninin elbisesidir.
İnsan bedeni kalbin elbisesidir. İnsan kalbi ise, Mevlâ’nın marifet yeri ve
muhabbetinin esasıdır. Şu halde cihanın özü ve en kıymetlisi, ârif-i billâh
olan insân-ı kâmildir. Bu mükemmel insanın şânının büyüklüğünü bir kere
düşün ki, on beş kat pâdişâh elbisesi giyerek marifet tahtı, şeriat sancağı ve
muhabbet tâcı ile en büyük sultan olmuştur.
Çünkü o, bütün varlıkları kendisine hizmetçi ve emrine âmâde bulmuştur.
Kendisinde şeriat, tarikat ve hakikat kemâl bulmuştur. Sözleri, fiilleri ve
ahlâkı güzel olmuştur. Çünkü o kâmil; “ Şeriat sözlerim, tarikat fiillerim,
hakikat hallerimdir” hadis-i şerifine tâbi olmuştur. [155/a]
Şu halde kimde bu üç haslet olursa o, mü’min, ârif ve kâmildir. Eğer ikisi
bulunursa mü’min ve âriftir. Eğer sadece birisi bulunursa mü’min ve
gâfildir. Eğer hiç birisi bulunmazsa câhil ve tembeldir. Bütün âlem tek bir
şahıs kabul edilmiş ve insân-ı kâmil de onun nurlu kalbi sayılmıştır.
Beyt
Ne felek-râ’st muyesser ne melek-râ hâsıl
Ânçi der-sırr-ı süveydâ-yı benî Âdem hest
Beyt (in tercümesi)
Ne feleklere müyesser olur ne de meleklerde bulunur, insanoğlunun
süveydâsının sırrında gizli olan şey.
Bu insân-ı kâmil böylesine yüce değeri ve şânının yüceliğiyle bunca güzel
ahlâk, ilim ve irfânı ile kendi arzusunu elde edemez. Ve kendi isteği üzere
bir iş yapmak elinden gelmez. Onun için ne kadar kendi isteği varsa hepsini
terk etmiştir. Bu âlemde muradsız olmuş ve Hakk’ın muradı üzere gitmiştir.
Gerçi bu, yüksek yaratılışı ve irfânı yönünden kâmil ve hünerlidir. Lâkin
isteğini elde etmekte âciz ve noksandır.
Nitekim peygamberler, Allah’ın velî kulları (evliyâ), hükümdarlar ve
zenginlerin binlerce istekleri meydana gelmemiştir. Ve binlerce şeyin de
olmamasını istemişlerse de olmuştur. O halde bu meyanda belli olan şudur:
Bütün insanlar ister âlim olsun, ister câhil olsun, ister avâmdan olsun,
isterse hükümdar olsun bunların hepsi de isteklerini elde etmekten âcizdir.
İşlerin oluş ve işleyişi karşısında hayrân kalmışlardır.
Muradsız olan rahat ve mutlu; muradı olan ise şaşkın ve sersemdir. Kâmil
insan bu sırra vâkıftır ve bu hakikati âriftir ki, hiçbir kimse kendi muradını
elde etmeye kadir olamaz. Çalışma gayret ve meşakkatle o kadarı ele
girmez. Şu halde o, muradı ve tedbiri terk edip tevekkül [41] ve tefvîze [42]
gitmiştir. Teslimiyet [43] ve rızayı âdet edinip her korku ve üzüntüden
kurtulup iki cihan saâdetini bulmuştur. Çünkü Hak teâlâ; “Sizin için daha
hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha
kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz
bilmezsiniz” (Bakara, 2/ 216) buyurmuş ve işlerin hayır ya da şer olduğunu
insanların bilemediğini duyurmuştur.
İnsân-ı kâmil, işte bu sırrı da bilmiştir. Ve bütün dünya işlerini Mevlâ’nın
muradına uygun, hüküm ve hikmetine mutabık görmüştür. Neticede Azîz ve
Hakîm olan Allah’ın takdiri ile gönlü hoş olmuştur. Hükümlerine teslim
olup rıza göstermiş, fiillerine itaat edip emrine âmâde olmuştur. Gönlündeki
dağınıklıklar gitmiştir. Bütün himmetini Hakk’a tevcih ederek, Hakk’ın
huzuruna gelmiştir. Aslâ bir tedbir, tercih, yönelme ve istemesi kalmamıştır.
Bunların hepsi ondan gitmiştir. Her türlü talep, istek, dua ve beklentileri
aradan kaldırmıştır. İsteklerini terk etmekle her muradına erişmiştir. Nefsini
ölü hale getirip gerçek aşkı bulmuş ve kalbinden içeri gitmiştir. Çünkü
“ Ölmeden önce ölünüz” emrini can ile tutmuştur.
Beyt
Kâmili zinde sanma ölmüştür
Rûhuna cismi merkad olmuştur
Günümüz Türkçesiyle
Kâmili diri sanma, o ölmüştür; ruhuna cismi, kabristan olmuştur.
Nazm
1-Hakîkat sırrını pîr-i mugândır kâşif ü dânâ
Lehu fazlun alâ ehli’n-nuhâ ilmen ve irfânen
2-Sözî remz ü işârettir sanursun istişâretdir
Ger anlarsan beşâretdir, değil tedrîs-i Mevlânâ
3-Hadîsi mahz-ı hikmetdir huyı îsâr-ı şefkatdir
İşi çün halka hizmetdir, “fe-sâre’l-küllü ihvânen”
4-O kim aşk ehli olmuşdur, gönülde dostu bulmuşdur
Dem-i aşk ile dolmuşdur, “metâ zernâhü ahyânen”
5-Çü bulmuş vecd ü hoş hali, unutmuş kîl ü boş kãlî
Mukaddem bahs odur tâlî, “le-kad kâne’llezî kânâ”
6-İrişmiş cezb-i rabbânî, kılub mî‘râc-ı rûhânî
Sen anla ayn-ı aşk anı, “yerâhu’n-nâsü insânen”
7-Turuk sedd olmuş ey Hakkı, heman kendinde bul aşkı
“Fe-künnâ minhü a’yânen ve fînâ sâre ekvânen”
Günümüz Türkçesiyle
1-Hakikat sırrını keşfedip bilen mürşid-i kâmildir ki o, mürîdlerine ilmen
ve irfânen üstündür
2-Sözü remizdir, işarettir; sanırsın ki istişaredir. Eğer anlarsan müjdedir;
Mevlânâ’nın tedrîsi değil
3-Sözleri hep hikmettir; sevgisi cömertlik ve şefkattir. İşi halka hizmettir;
ona herkes ihvandır.
4-O ki aşk ehli olmuştur, gönülde dostu bulmuştur. Aşk kadehiyle
dolmuştur, ne zaman ki ziyaretine varsak ayılır.
5-Vecd halini bulmuş, çünkü dedikoduyu unutmuştur; ilk bahsedilecek
olan budur, diğerleri tâlîdir.
6-Rabbânî cezbeye erişmiş, ruhânî mîrâca varmış, sen onu sırf aşk bil,
insanlar onu insan zannetse de.
7-Yollar kapanmış Hakkı! Hemen kendine bul aşkı. Biz onda daima âyân
olduk, bütün oluşumlar bizde meydana geldi.
[34] . Burada “mağara arkadaşı” olarak tercüme ettiğimiz “yâr-i ğâr”
ifadesi, Peygamberimiz’in (s.a.v.) hicreti esnasında girdikleri mağarada
yakın dostu olan Hz. Ebû Bekir’e verilen lakaptır. “Mağara arkadaşı”
demektir. Mecâzen “sâdık dost” anlamına kullanılır.
[35] . “Mâ‘rifetnâme’nin matbu nüshasında “ Ânın için avâm insanı kendi
kalbinde sâkin bilmiştir” şeklinde devam eden cümlenin “sâkin bilmiştir”
kısmı yazma nüshada bulunmamaktadır.
[36] . Üns: Tasavvufta gönülde ulûhiyet mertebelerinin güzelliğini temâşâ
etmekten hâsıl olan eser, etki.
[37] . Burada: “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşır. Tâ ki onun tutan
eli, yürüyen ayağı, gören gözü ve işiten kulağı olurum” mealindeki kudsî
hadise telmih vardır.
[38] . Burada Nûr sûresi 24/35 âyetine işaret vardır.
[39] .
Burada
Enbiyâ
sûresi
21/89
âyet-i
kerîmesine
telmihte
bulunulmuştur.
[40] . Bkz. Yûsuf sûresi, 12/44.
[41] . Tevekkül: Sebeplere tevessül ettikten sonra işin neticesini Allah’a
bırakmak. Allah’tan gelene râzı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra
neticelerini Allah’tan beklemek.
[42] . Tefvîz: İşini Allah’a havâle etmek.
[43] . Teslîm: Kendini Allah’ın takdirine bırakmak.
9- Sen sana gel, sen seni bil, kimsin? Ey Hakkı, nesin? Cismini hiç hesaba
katma ki gönül sevgilinin sığınağı, sevgili mağara arkadaşındır.
6 -“Ne batıda ne de doğuda olan nûru” bulan; gönül ehli nûrun kandili
olmuş.
Muradsız olan rahat ve mutlu; muradı olan ise şaşkın ve sersemdir. Kâmil
insan bu sırra vâkıftır ve bu hakikati âriftir ki, hiçbir kimse kendi muradını
elde etmeye kadir olamaz. Çalışma gayret ve meşakkatle o kadarı ele
girmez. Şu halde o, muradı ve tedbiri terk edip tevekkül ve tefvîze gitmiştir.
Teslimiyet ve rızayı âdet edinip her korku ve üzüntüden kurtulup iki cihan
saâdetini bulmuştur. Çünkü Hak teâlâ; “Sizin için daha hayırlı olduğu
halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu
halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz”
(Bakara, 2/ 216) buyurmuş ve işlerin hayır ya da şer olduğunu insanların
bilemediğini duyurmuştur.
7-Varlığını mahvedip fenâyı bulsan; “Vârislerin en hayırlısı” sırrı ortaya
çıkardı.
Örneğimizde insan ruhunun bir şeyin olmasına yönelik isteğinin gönülde
hâsıl olması, Hak teâlânın yüce irâdesinin eserinin Arş’ta ortaya çıkışı
makãmındadır. İnsan bedenindeki hayvanî ruh, cihanda ilk akıl (akl-ı evvel)
mesâbesindedir. Hafıza kuvveti Levh-i mahfûz yerindedir. Beyinde oluşan
bu irâdeyi parmaklara ileten beyaz sinir, onuncu akıl hükmündedir. Elin
parmakları süflî unsurlar şeklindedir. Hisler ve kãbiliyetler, felekler ve
yıldızlar gibidir. Yazı yazma âletleri, tabiatların anasına benzer. Yazılmış
şekiller, gök boşluğuna ve mevâlîd-i selâseye benzer ki bu misalimizde
“Bismillah”tır. Çünkü insan kalbi, bütün bedende yetkili olduğu için, her bir
âzâsı kalbine boyun eğip itaatkâr olmuştur. Onun için avâm, insanı kendi
kalbinde sâkin bilmiştir. Aynı şekilde Yüce Arş (Arş-ı azîm) Allah’ın
irâdesiyle bütün âlemde yetki sahibi olup âlemin bütün kısımları Yüce
Arş’a boyun eğip itaatkâr olduğundan, kimileri hâşâ “mülkün sahibi
Arş’tadır” orada iskân etmektedir, düşüncesine kapılmışlardır. Şu halde;
“ Muhakkak Allah, O’nu bilmesi için Âdem’i sûreti üzere yarattı”
cümlesinde işaret edilen mânâ, bu izahla anlaşılır. Çünkü sultanı yine sultan
bilir. Sultanın değerini sultandan başkası ne bilir?
Muradsız olan rahat ve mutlu; muradı olan ise şaşkın ve sersemdir. Kâmil
insan bu sırra vâkıftır ve bu hakikati âriftir ki, hiçbir kimse kendi muradını
elde etmeye kadir olamaz. Çalışma gayret ve meşakkatle o kadarı ele
girmez. Şu halde o, muradı ve tedbiri terk edip tevekkül ve tefvîze gitmiştir.
Teslimiyet ve rızayı âdet edinip her korku ve üzüntüden kurtulup iki cihan
saâdetini bulmuştur. Çünkü Hak teâlâ; “Sizin için daha hayırlı olduğu
halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu
halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz”
(Bakara, 2/ 216) buyurmuş ve işlerin hayır ya da şer olduğunu insanların
bilemediğini duyurmuştur.
3-Hak; “Benimle işitir, benimle görür” dedi. Bulduğu için nûrunu bu
suyla balçık karışımı.
. Burada: “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşır. Tâ ki onun tutan eli,
yürüyen ayağı, gören gözü ve işiten kulağı olurum” mealindeki kudsî
hadise telmih vardır.
. Burada Enbiyâ sûresi 21/89 âyet-i kerîmesine telmihte bulunulmuştur.
. Burada Nûr sûresi 24/35 âyetine işaret vardır.
. Tevekkül: Sebeplere tevessül ettikten sonra işin neticesini Allah’a
bırakmak. Allah’tan gelene râzı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra
neticelerini Allah’tan beklemek.
. Bkz. Yûsuf sûresi, 12/44.
. Teslîm: Kendini Allah’ın takdirine bırakmak.
. Tefvîz: İşini Allah’a havâle etmek.
Uyku ve uyanıklık halinde ona yönelip ondan gizli bilgiler alıp oluş
âlemine ait sırlar olan geçmiş zamanın ve geleceğin işlerini (mugayyebât-ı
kevniyye) bilir. Çünkü bu nefis o aklın aynası olup marifet nakışlarını alıp
keşf ehlinden olur. Öyle olur ki insan ruhu kaynağından bir işi alıp hayal
kuvveti (kuvvet-i mütehayyile) onu kendine uygun sûrete benzetip o sûret
aynen ondan ortak duyguya (hiss-i müşterek) gelip oradan hayalde
canlandırma (tahayyül) madeninde çeşitli sûretlerin aksi gelir. İşte nefs-i
nâtıka onda güzellikte, letâfette ve büyüklükte acayip sûretler ve tuhaf
şekiller müşâhade ederek onlarla konuşur. Yahut kimseyi görmeyip ancak
manzum kelimeler ve güzel sesler ile [154/b] vezinli nağmeler işitir. Eğer
bu sayılan işler uyku esnasında meydana gelirse, o gerçek (sâdık) rüyadır.
Eğer uyku ile uyanıklık arasında vaki olursa, o vâkıadır. Ve eğer nefis, uyku
esnasında ilk ortaya çıkış yerine denk gelmeyip bu halleri vasıtalarla
görürse, o karışık rüya (edğâs-ı ahlâm) dır ki hayaller ve vehimlerdir.
Eğer Hak teâlâ seni bu beden memleketinde pâdişâh etmeseydi, sultanlık
işlerini sana havâle etmeseydi ve sana âlemin numûnesi olman için bu
nüshayı vermeseydi, sen o cihan sultanını nasıl bilebilirdin? Şu halde o
Kadîm ve Ezelî olan Allah’a yüz bin hamd ve senâlar olsun. Yine O
zevâlsiz Kerîm’e yüz bin şükür olsun ki [152/b] bu beden mülkünü emrine
musahhar kılıp seni kendi âleminde sultan eylemiştir. Kalbini Arş, beynini
Kürsî ve hâfıza kuvvetini Levh-i mahfûz eylemiştir. Sinirlerin, damarların,
his ve kãbiliyetlerin toplanma yeri olan beynini gökler ve yıldızlar
eylemiştir. Uzuv ve organlarına unsurlar ve haller verip hepsini sana
itaatkâr eylemiştir. Seni bütün yarattıklarının en güzeli, en mükemmeli, en
ikrama lâyık olanı ve en fazîletlisi olarak yaratıp, bütün kâinât üzerine gâlip
ve üstün eylemiştir. Meleklerin secde mahalli ve feleklerin efendisi eyleyip
seni ancak kendine secde ve ibadet edici eylemiştir. Sana bu yol ile kendi
marifetini kolaylaştırıp ünsiyeti ve muhabbetiyle nimetlendirip ihsan
eylemiştir.
. Burada “mağara arkadaşı” olarak tercüme ettiğimiz “yâr-i ğâr” ifadesi,
Peygamberimiz’in (s.a.v.) hicreti esnasında girdikleri mağarada yakın dostu
olan Hz. Ebû Bekir’e verilen lakaptır. “Mağara arkadaşı” demektir.
Mecâzen “sâdık dost” anlamına kullanılır.
. Üns: Tasavvufta gönülde ulûhiyet mertebelerinin güzelliğini temâşâ
etmekten hâsıl olan eser, etki.
. “Mâ‘rifetnâme’nin matbu nüshasında “ Ânın için avâm insanı kendi
kalbinde sâkin bilmiştir” şeklinde devam eden cümlenin “sâkin bilmiştir”
kısmı yazma nüshada bulunmamaktadır.
Muradsız olan rahat ve mutlu; muradı olan ise şaşkın ve sersemdir. Kâmil
insan bu sırra vâkıftır ve bu hakikati âriftir ki, hiçbir kimse kendi muradını
elde etmeye kadir olamaz. Çalışma gayret ve meşakkatle o kadarı ele
girmez. Şu halde o, muradı ve tedbiri terk edip tevekkül ve tefvîze gitmiştir.
Teslimiyet ve rızayı âdet edinip her korku ve üzüntüden kurtulup iki cihan
saâdetini bulmuştur. Çünkü Hak teâlâ; “Sizin için daha hayırlı olduğu
halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu
halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz”
(Bakara, 2/ 216) buyurmuş ve işlerin hayır ya da şer olduğunu insanların
bilemediğini duyurmuştur.

