BİRİNCİ FEN · İKİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Atlas feleğinin (En Büyük Küre) yapısını; hızını ve günlük hareketini,
diğer feleklere olan tesirini, unsurlara tesir ederek tahakküm eden çekim
gücünü ve boşluğunun genişliğini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki astronomi bilginleri şöyle demişlerdir: En yüce
felek (felek-i a’lâ), ay feleğine göre dokuzuncu felektir ve bundan önceki
maddede anlatıldığı üzere çeşitli isim ve sıfatlarla nam ve ile şöhret
bulmuştur. Bunun merkezi âlemin merkezi, kutbu âlemin kutbu olup
birbirine paralel iki küresel yüzey arasında kuşatılmıştır. Diğer yıldızlardan
ve gezegenlerden arınmış bir alanda bulunduğu için Atlas Feleği de
denilmiştir. Bütün yer ve gök cisimlerini kuşatmış olduğundan, cisimler
âlemi bu felekte son bulmuş ve gerçek yükseklik (fevk-ı hakîki) ve
cihetlerin sınırlayıcısı (muhaddid-i cihât) olmuştur.
Göklerin ötesinde boşluk (halâ; vacuum) ve doluluğun (melâ) olmadığı
farzedildiğinden, yüksek feleğin dışbükey (muhaddeb; yumru) yüzeyi
herhangi bir cisme dokunmaktan uzaktır. Billur gibi saf ve basit bir cisim
olup bütün işlemlerden arınmıştır. Lâkin içbükey olan yüzeyi (sath-ı
muka‘‘ar; konkav), kendi boşluğunda bulunan diğer sabit gezegenlerin
(felek-i sevâbit) dışbükey yüzeylerine (sath- muhaddeb; konveks) teğettir.
Büyük feleğin altında, cüz’î felekler farz olunmasına ihtiyaç olmayıp
sadece büyük dairelerden (devâir-i izâm) ekvator dairesi (muaddilü’n-
nehâr), bunun muhitinde iki kutbu ortasında dikaçıklık dairesi (daire-i eğim
eğim) farz olunmuştur. Büyük felek, bu kadar geniş ve büyüklüğüyle
âlemin merkezi çevresinde, doğudan batıya hızlı bir hareketle, içinde
bulunan felekleri, hatta ateş küresini ve hava küresinden bir miktarını da
döndürerek yirmi dört saatte bir devresini tamamlar.
Her feleğin bir mekânı ve kapladığı bir hacmi (hayyiz) vardır ki aslâ
oradan (ileriye) geçemez. Fakat kendi mekânında bütün cüzleriyle birlikte
kendisine verilen hareketle hareket eder ki göz açıp kapayıncaya kadar bile
sâkin olmaz. Her büyük feleğin, kuşak kısmının hareketi çok hızlıdır.
Nitekim geometrik delillerle ispat edilmiştir ki iyi cins bir atın koşması
sırasında, iki ayağını yerden kaldırıp tekrar koyuncaya kadar geçen zaman
içinde, büyük felek üç bin mil mesafe yol kat eder.
Yaratıcı ve yarattıklarında hikmet sahibi olan Allah teâlâyı tesbih ederiz.
Bu ne şaşırtıcı sür’at ve ne acayip kuvvettir ki bir anda, çapı yeryüzü
küresinden çok büyük olan güneşi uydu gezegenleriyle birlikte alıp
götürüyor. Bu şaşırtıcı hız ve hayret verici kuvvete, aşağıdaki hadis-i şerif
şahitlik eder. Habîb-i Ekrem (s.a.v), Cebrâil (a.s.)’a gün batımı vaktinde
sormuştur ki; “Ey kardeşim Cebrâil, şimdi gün batımı vakti mi?” Cebrâil
(a.s.) bu soruya şöyle cevap vermiştir ki: Hayır, evet.”
Bu durumda Habîb-i Ekrem (s.a.v.) tekrar sormuştur ki: “Hayırdan sonra
niçin evet dedin?” Cibrîl-i Emîn cevap vermiştir ki: “Soruyu sorduğun
vakit, Güneş henüz gün batımı noktasına gelmemişti. Ben hayır deyinceye
kadar Güneş beş yüz mil yolu geçip meridyenden (nısf-ı nehâr) batmıştır.
Onun için evet dedim.”
Hak teâlâ bunu nass ile beyân edip buyurmuştur ki: “ Güneş de kendisi
için belirlenen yörüngede akıp gitmektedir. İşte bu, güçlü ve her şeyi
bilen Allah’ın takdiri iledir. ” (Yâsin, 36/38)
Bu mânâ, “nefy” ile kırâat edenlerin rivayeti üzere tercih edilmiştir.
Bunlar da; İbn Abbas, İbn Mes’ûd, İkrime ve Atâ (r. anhum) hazretleridir.
Gerçi, matematik ve geometri bilginleri gezegenlerin ve yıldızların birbirine
uzaklıklarını,
büyüklüklerini,
kütlelerini
ve
çakışma
mesafelerini
hesaplamışlar, bunları birbirine kıyas ederek uzun uzadıya açıklamışlardır.
Lâkin bunlar içinde, yukarıda sözünü ettiğimiz büyük feleğin cirmini ve
ölçülerini bilmek, genişlik ve uzunluğunu belirleyip tespit etmek mümkün
olmamıştır. Onun dışbükey (muhadded; yumru) yüzeyinin âlemin
merkezinden uzaklığını hesaplayıp da, bunu diğerleriyle karşılaştırmaları
imkân dahilinde olmamış ve demişlerdir ki:
“Büyük feleğin ölçülerini ancak onu yaratan bilir.” Ancak diğer felekleri,
gezegenleri ve sabit yıldızları matematik ve geometri bilginleri
teleskoplarla gözetleyip uzaklıklarını tahmin ve takdir etmişlerdir. Bu
sebeple, söz konusu bilgilerden bir miktar iktibas ederek, burada onlardan
bir nebze söz etmek münasip görülmüştür. Tâ ki bizim esas gayemiz olan
Mevlâ’yı tanımaya (ma’rifet-i Mevlâ) vesile olan, O’nun yarattıklarındaki
sanat inceliklerini düşünen, işlerindeki hikmetin sırlarını tefekkür eden,
büyüklüğünün ve kudretinin eseri olan varlıklardaki düzenli işleyişi
seyreden akıl sahiplerine bir kolaylık sağlamış olup kâinâttaki hârika
işleyişin hepsinden [35/b] birer benzerinin de kendi vücutlarında mevcut
olduğunu görüp kendi varlıklarını tanısınlar. Buradan Rablerini tanımaya
(ma’rifet-i Mevlâ) yol bulsunlar.
Gerçi gezegenleri ve yıldızları ölçüp büyüklüklerini takdir etmek,
matematik ilmini (hikmet-i riyâziye) bilmeyenlere uzak ve imkânsız gibi
görünür. Fakat işin hakikatinde, bu bilgiler gerçek ve sabittir. Doğruluğu
kesin ilmî verilerin kuralları üzerine binâ edilmiş, aklî hükümlerdir.
Yüksek cisimlerin mâhiyeti eski filozoflara göre şöyledir: Bütün felekler
ve yıldızlar basit cisimlerdir ki bunlar ne ağırdır, ne hafiftir; ne sıcaktır, ne
soğuktur; ne yaştır ne de kurudur, ne bölünme kabul ederler, ne de
toplanma. Son derece latîf ve saftırlar.
Nitekim Hak teâlâ buyurmuştur ki: “ Elbette göklerin ve yerin
yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat
insanların çoğu bunu bilmezler .” (Ğâfir, 40/57)
Kudret ve celâl sahibi Yüce Allah’ı tenzih ederiz; O her türlü noksan
sıfatlardan uzaktır. O ki âlemi benzersiz bir mükemmellikte yaratmış,
göklerdeki cisimlerin hareketlerini düzenleyip gece ile gündüzü birbirini
takip etmelerini takdir etmiştir: “ Rabbimiz, (bütün bunları) sen boşuna
yaratmadın. Bizi ateşin azâbından koru! ” (Âl-i İmrân 3/191)
Ey Rabbimiz! Bizi göklerin ve yerin yaratılışındaki mükemmelliği
düşünen, gece ile gündüzün birbirini takip etmesinden ibret alan
kullarından eyle!
[443] . İmam Gazzâli bu bahsin devâmında: “Onlar (filozoflar) yer
kaplayan
cevherlerle
(karşı
görüşte
olanların)
kastettiği
şeyi
kastetmemişlerdir” diyerek akãid âlimlerinin anladığı cevher lafzı ile
filozofların anladığı cevher lafzının farklı şeyler olduğunu vurgulamıştır.
Bkz. Tehâfüt el-Felâsife Filozofların Tutarsızlığı , Bekir Karlığa, Çağrı
Yayınları, İstanbul 1981, s. 7 ve devâmı.
[444] . Tevil: Arapça (
) kökünden gelen ve “geri dönme” anlamına gelen
bir mastardır. Istılahta ise, görünürde birbiriyle uyumlu iki ihtimalden birine
mânâyı yöneltmektir. Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları , Marmara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1991, s. 221.
[445] . Kıt’a: Bu ilimde, bir dairenin bir kavsiyle onun kirişi (veter)
arasındaki kısmı demektir.
[446] . Nitekim yeryüzü düz bir satıh olsaydı, güney ve kuzey
istikãmetinde giden kişilere göre yıldızların yüksekliği aynı kalırdı. Çünkü
bir yıldızın yüksekliği; gözlenen yere onu birleştiren doğrunun, söz konusu
yerin ufuk düzlemiyle yaptığı açıdan ibarettir.
[447] . Nitekim, kıyıdan uzaklaşan bir geminin öncelikle gövde kısmı,
sonra bacası ve ardından direkleri gözden kaybolur.
[448] . Mıntaka-i burûc: On iki burcun (Koç, Boğa, İkizler, Yengeç,
Arslan, Başak, Terâzi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık) Bulundukları
tutulma dairesi, Zodyak. Yavuz Unat, Eski Astronomi Metinlerinde
Karşılaşılan Astronomi Terimlerine İlişkin Bir Sözlük Denemesi. Bundan
sonraki Astronomi açıklamalarını Yavuz Unat’ın çalışmalarından aldığımızı
belirtiriz.
[449] . Meyl-i küllî, gaye el-meyl: En büyük eğim: Ekliptiğin ekvatora en
uzak noktaları; ekliptik ve ekvator daireleri arasındaki eğim. “Bu daire
(kutuplardan geçen daire) ekliptiği iki noktada keser. Bu iki nokta en büyük
eğim noktalarıdır ve bu noktalar kuzey ve güneyde, ekliptiğin ekvatora en
uzak noktalarıdır. Kuzeydeki nokta yaz dönencesi olarak adlandırılır ve
Yengeç burcunun başlangıcıdır. Güneydeki nokta ise kış dönencesi olarak
adlandırılır ve Oğlak burcunun başlangıcıdır.”
[450] . Ufuk (horizon): Gözlemcinin bulunduğu noktadan Yer’e çizilen
teğet düzlemin gökküresi ile arakesiti. İki ufuk vardır: 1-Görünür ya da
hissedilir ufuk (hissî ufuk), 2-Hakikî (gerçek, astronomik) ufuk. Hissî ufuk,
gözlemcinin bulunduğu noktadan Yer’e çizilen teğet düzlemdir; göğü,
gözlemciye görünen ve gözlemciye görünmeyen kısım olarak eşit olmayan
iki kısma ayırır. Hakikî (gerçek, astronomik) ufuk, hissî ufka paralel olan ve
Yer’in merkezi boyunca geçen düzlemdir. Gök küreyi iki eşit kısma ayırır.
[451] . Mıntıka: 1-Kuşak (zone): Yeryüzünde ya da herhangi bir gök
cisminde belli koşulları sağlayan bölge. 2-Bölge, yöre (field): Gökyüzünde
bölünmüş ya da seçilmiş alan.
[452] . El-Ard: Enlem (latituda/latitudo). 1-Yıldızın veya gezegenin
ekliptik düzleminden açısal uzaklığı; eklem, ekliptik kuşağından, yıldızın
kuzey ve güney yönlerine doğru olan eğimidir. İlkin, ekliptiğin
kutuplarından, yıldızdan ve ekliptik kuşağı üzerinde bulunan yıldızın
derecesinden geçen bir daire düşünelim; bu daire üzerinde, yıldız ile
yıldızın ekliptik kuşağında bulunan derecesi arasında kalan yayın, o yıldızın
enleminin miktarı olduğunu söyleriz. 2-Coğrafî enlem: Yerküre üzerindeki
herhangi bir noktanın ekvatordan açısal uzaklığı.
[453] . Semt-i kadem (İngilizce, Nadîr): Yeryüzündeki bir gözlem
noktasından geçen düşey doğrultusunun gökyüzünü deldiği iki noktadan
ufkun altında olanı.
[454] . Felek (küre/sphere): Astronomide göğü ve gezegenlerin
hareketlerini açıklamak maksadıyla kullanılan ve kimilerince matematiksel
ve kimilerince de fiziksel gerçekliği olan ve gezegenleri taşıyan göksel
yapılar. Eski astronomlar Yer’in üzerinde maddî bir gök küre bulunduğunu
kabul etmişler ve bu küre, gök cisimlerinin konumlarını göstermeye
elverişli olduğu için günümüzde de sanal olarak kabul edilmiştir. Eski
astronomiye göre her bir gezegenin küresi vardır ve gök küresi bütün bu
küreleri içine alır. M.S. 150’li yıllarda yaşamış olan Batlamyus ve onu
izleyen astronomlar bu kürelerin sayısını sekiz olarak kabul etmişler, ancak
dokuzuncu yüzyılda Sâbit ibn Kurrâ (826/901) Batlamyus’un sekiz küre
olarak verdiği evren modeline, ekinoksların salınımını açıklamak için “ilk
hareket ettirici (primum mobile) adını verdiği dokuzuncu bir küre daha
eklemiştir. Bu dokuz kürelik evren modeli daha sonra bütün ortaçağ
düşüncesinde kabul edilmiş ve bazı astronomlar tarafından onuncu ve hatta
on birinci küreler eklenmiştir. Bu sistemde her bir gezegenin hareketi bir
takım iç içe geçmiş kürelerle açıklanmaktadır. Bu küreler katı, kristal
yapıdadır ve şeffaftır. Küre-i Arz (küre-i âlem, yeryüzü dünya) bütün
kürelerin merkezindedir. Sonra sırasıyla Küre-i Kamer (ay), Küre-i Utarid
(Merkür), Küre-i Zühre (Venüs), Küre-i Şems (Güneş), Küre-i Merih
(Mars), Küre-i Müşteri (Jüpiter) ve Küre-i Zuhal (Satürn) gelir. Bütün bu
küreleri ise Küre-i kevâkib-i sâbit denilen sâbit yıldızlar küresi çevreler.
[455] . Daire-i nısfü’n-nehâr: Meridyen dairesi; ekvator ve ekliptiğin
kutuplarından ve zenit ve nadîr noktalarından geçen büyük daire.
[456] . Daire-i irtifâ: Zenit ve nadîr noktalarından ve bir gök cisminin
merkezinden geçen daire. Bu daire gökyüzünde varsayılan bir noktadan ve
zenit ve nadîr noktalarından geçer ve ufku iki noktada keser. Bu iki noktaya
azimut (semt) noktaları adı verilir. Bu yüzden bu daireye azimut dairesi
(daire-i semtiyye) de denir.
[457] . Birinci azimut dairesi: Zenit ve nadîr ile tam doğu noktasından
geçen ve azimut açısının kendisine nisbetle alındığı yükseklik dairesi.
[458] . Dikaçıklık dairesi: Ekvatorun iki kutbundan ve ekliptiğin bir
parçasından veya bir yıldızın merkezinden geçen büyük daire. Ekliptiğin
parçası ile ekvator dairesi arasında bu daireden olan yaya birinci eğim
(meyl-i evvel) adı verilir. Yıldızın merkezi ile ekvatorun arasındaki yay ise
o yıldızın dikaçıklığıdır.
[459] . Görünür gök (ortası) dairesi: Ekliptiğin kutuplarından ve zenit ve
nadîr noktalarından geçen ve ekliptiği görünen ve görünmeyen olmak üzere
iki kısma ayıran büyük daire. Bu dairenin kutupları doğuş ve batış
noktalarıdır.
[460] . Medâr: 1-Yörünge (orbit): Bir gök cisminin üzerinde dolandığı
daire, hareketi boyunca çizdiği yol, 2-Dönence: Ay ya da güneşin görünen
deviniminde gelip geri döndükleri yer ya da daire.
[461] . İlkbahar ekinoksu: Güneşin ekvatorun kuzeyine çıktığı âna derler.
Koç noktası.
[462] . Sonbahar ekinoksu: Güneşin ekvatorun altına indiği an. Terâzi
burcunun olduğu nokta.
[463] . Nokta-i inkılâb: Dönüm noktaları (solstice). Gecelerin uzamadan
kısalmaya (22 Aralık, inkılâbü’ş-şitâvî / kış dönencesi) ya da kısalmadan
uzamaya (22 Haziran, inkılâbü’s-sayfî / yaz dönencesi) dönmesi olayı ve bu
dönemin olduğu tarih.
[464] . Doğu genişliği: Gök cisimlerinin doğduğu noktanın, tam doğu
noktasına olan açısal uzaklığı.
[465] . Batı genişliği: Gök cisimlerinin doğduğu noktanın, tam batı
noktasına olan açısal uzaklığı.
[466] . Semt: Güney açısı. Ufuk koordinat sisteminde, bir yıldızın güney
doğrultusuna göre açısal uzaklığı.
[467] . Nadîr: Ayakucu noktası. Yeryüzündeki bir gözlem noktasından
geçen düşey doğrultusunun gökyüzünü deldiği iki noktadan ufkun altında
olanı.
[468] . Semt-i re’s: Zenit, baş ucu noktası. Yeryüzündeki bir gözlem
noktasından geçen düşey doğrultusunun gökyüzünü deldiği iki noktadan
ufkun altında olanı.
[469] . Meyl-i evvel: Ekvatorun kutuplarından geçen büyük daireden,
ekvatorla ekliptiğin arasında olan yaylar.
[470] . Hatt: Gezegenin ekliptik üzerindeki özel konumları.
[471] . Meyl-i sâni: Ekliptiğin kutuplarından geçen büyük daireden,
ekvatorla ekliptiğin arasında olan yaylar.
[472] . Nokta-i maşrık: Nokta-i tulû‘: Doğu noktası, doğu ılım noktası.
Ufuk dairesinin ekvatoru kestiği noktalardan doğu tarafında olanı.
[473] . Nokta-i mağrib: Batı noktası, batı ılım noktası: Ufuk dairesinin
ekvatoru kestiği noktalardan batı tarafında olanı.
[474] . Arz-ı iklîm-i rü’yet: Görünen iklim enlemi. Görünür gök (ortası)
dairesi (daire-i vasatı’s-semâi’r-rü’ye) üzerinde, zenit ile ekliptik arasındaki
veya ufuk ile ekliptiğin kutbu arasındaki yay.
[475] . Esîr (
): Kâinâtı dolduran ve bütün cisimlere nüfuz eden,
fizikçilere ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil vasıtası hizmeti
gördüğü farz olunan, tartısız, elastiki ve akıcı hafif bir cisim.
[476] . Gayetü’l-meyl: En büyük eğim: Ekliptiğin ekvatora en uzak
noktaları; ekliptik ve ekvator daireleri arasındaki eğim. Eski anatomiye göre
bu daire (kutuplardan geçen daire) ekliptiği iki noktada keser. Bu iki nokta
en büyük eğim noktalarıdır ve bu noktalar kuzey ve güneyde, ekliptiğin
ekvatora en uzak noktalarıdır. Kuzeydeki nokta yaz dönencesi olarak
adlandırılır ve Yengeç burcunun başlangıcıdır. Güneydeki nokta ise kış
dönencesi olarak adlandırılır ve Oğlak burcunun başlangıcıdır.
[477] . Nokta-i inkılâb: Dönüm noktaları, gündönümü. Gecelerin
uzamadan kısalmaya (22 Aralık, inkılâb-ı şitâvî / kış dönencesi) ya da
kısalmadan uzamaya (22 Haziran, inkılâb-ı sayfî / yaz dönencesi) dönmesi
olayı ve bu olayın olduğu tarih.
Bundan sonra İmam Gazzalî Hazretleri, Güneş ve ay tutulmaları
hakkındaki hadis-i şerifi nakledip şöyle buyurmuştur; “Eğer denilirse ki
hadis-i şerifin sonunda buyrulduğu üzere “ Ay tutulması, ilâhî tecellîler
sebebiyle bir saygıdır ” sözüne ne dersiniz? Deriz ki bu cümle hadîs-i şerifin
sonuna yapılmış bir ziyadedir ve bu haliyle onu nakletmek doğru değildir.
Sahih olduğu takdirde bile, kesin işlerde iddialaşmaktansa onu tevil etmek
daha ehvendir. Nasıl ehven olmasın ki nice mûcizeler bu derece açık
değilken bile aklî delillerle tevil edilmiştir. Nerede kaldı, nakli sahih
olmayana itibar edilmesi.
Çünkü (dokuz) feleğin belirlenmiş olması, göklerin durumunu bütünüyle
kavramaya yetmeyip astronomi bilginleri ancak, yedi gezegenle ilgili
durumları gözetlemişlerdir. Yani gezegenler bir hat üzere düz giderken
bazen duraklayıp yavaşlamakta, bazen sür’atle ilerlemekte, bazen
güzergâhından geri dönmekte, bazen Güneş gibi hareket ederek “en büyük
eğim”den (meyl-i küllî; gayetü’l-meyl) ibaret olan iki gündönümü noktaları
(nokta-i inkılâb) arasında gezinmekte, bazen diğer gezegenler gibi
gündönümü noktalarını güneye ve kuzeye iyice kaydırmakta, bazen ışıkları
azalmakta, bazen de çoğalmakta olup böyle haller ile bazen yeryüzüne
yakın, bazen de uzak olmaktadırlar.
Onuncu daire: görünür gök (ortası) dairesidir. (daire-i vasat-ı semâ-i
rü’yet) Bu daire, burçlar kuşağının (mıntıkatü’l-burûc; felekü’l-burûc) ve
ufuk dairelerinin (daire-i ufuk) kutuplarından geçmiştir. Bunun iki kutbu,
doğuş noktası (nokta-i tâli‘; nokta-i maşrık) ve batış noktalarıdır. (nokta-i
gârib; nokta-i mağrib). Ufuk dairesi ile ekliptik (kutb-ı mıntıkati’l-burûc)
arasında ya da aksiyle bu dairede oluşan dar açı (kavs-i aksar), görünen
iklim enlemidir. (arz-ı iklîm-i rü’yet) Bu bölümde büyük daireleri (devâir-i
ızâm) açıklamakla yetinip kalan küçük daireleri yeri geldikçe îzah etmek
bize daha hoş geldi.
“ Takıyyüddîn Râsıd ’in görüşüne göre; Zodyak (mıntakatü’l-burûc),
meyl-i küllî’den geçip uzun bir aradan sonra kademeli olarak, ufuk-ı
istivâya aynı hizada olup diğer gezegenlerin mıntıkaları da onun gibi aynı
hizada olmakla Güneş batıdan doğmuş olur. Nitekim bu gün bile, altmış
altıncı enlemde (ard-arz) Güneş batıdan doğmaktadır” deyip [güneşin
batıdan doğmasını ilmî gerekçelere dayandırarak] böyle açıklasa. Amr
kendi görüşünde ısrar ederek; “Konuyu bu şekilde açıklamak mümkün ve
doğru değildir. Eğer mümkün olacaksa, hanımım boş olsun” diye şart koşsa.
Bu durumda Amr’ın hanımı boş olur mu?
Ekvatora paralel olan dairelere ise, günlük döngü (medârât-ı yevmiye)
derler. Bunlar, varlığı kabul edilmiş (mevhûm) küçük dairelerdir ki büyük
felekte bulunduğu farz olunan her bir noktadan feleğin dönmesiyle, onun
üzerinde iki kutbu bulunan âlemin kutbu ile mıntıkası olan ekvatorun
arasına çizilir. Bu daireler günlük hareketleriyle çizildiklerinden, bunlara
günlük dönüş yerleri (medârât-ı yevmiye) denir.
“ Takıyyüddîn Râsıd ’in görüşüne göre; Zodyak (mıntakatü’l-burûc),
meyl-i küllî’den geçip uzun bir aradan sonra kademeli olarak, ufuk-ı
istivâya aynı hizada olup diğer gezegenlerin mıntıkaları da onun gibi aynı
hizada olmakla Güneş batıdan doğmuş olur. Nitekim bu gün bile, altmış
altıncı enlemde (ard-arz) Güneş batıdan doğmaktadır” deyip [güneşin
batıdan doğmasını ilmî gerekçelere dayandırarak] böyle açıklasa. Amr
kendi görüşünde ısrar ederek; “Konuyu bu şekilde açıklamak mümkün ve
doğru değildir. Eğer mümkün olacaksa, hanımım boş olsun” diye şart koşsa.
Bu durumda Amr’ın hanımı boş olur mu?
Üçüncü mesele: Zeyd, yeryüzünde Mekke’den başka bir şehir vardır ki
orada da dört yön kıbledir. O yer Mekke-i Mükerreme’nin ayak ucu
noktasındadır (semt-i kadem) dese. Amr, buna karşı çıkınca, ikisi de
inatlaşıp; “Eğer benim sözüm doğru değilse, kölem âzâd olsun” diye şartlı
yemin etmiş olsalar, bunlardan hangisinin yemini bozulur?
Yine öyle olması lâzımdır ki; Burçlar dairesinin ekvatordan (daire-i
muaddilü’n-nehâr) en son uzaklığı (nihaî mesafe), yukarıda sözünü
ettiğimiz yarı dairelerin yarısında iki noktada olur ki biri kuzey kutbundadır
(kutb-ı şimâli) ve ona yaz dönencesi (nokta-i inkılâb-ı sayfî) derler, diğeri
güney kutbundadır ve ona da kış dönencesi (nokta-i inkılâb-ı şitâvî) derler.
6-Yükseklik dairesi (daire-i irtifâ.)
Çünkü burçlar dairesi, ekvator (daire-i muaddilü’n-nehâr) gibi büyüktür.
O noktaların biri ki; burçlar feleğinin ekvatordan (daire-i muaddilü’n-nehâr)
kuzeye doğru olan meyli, ondan başlar; buna da İlkbahar ekinoksu (nokta-i
itidal-i rebî‘-i; gün eşitliği) denir. (21 Mart) Çünkü Güneş o noktaya geldiği
vakit, dünyada yaşanabilen bölgelerin İlkbahar İlkbahar mevsimi görülür.
Bunun karşılığında bulunan noktaya, Sonbahar ekinoksu (nokta-i itidal-i
harîf; gün eşitliği) denir. (21 Aralık)
10-Görünür gök ortası dairesi (dâ’ire-i vasat-ı semâ’ü’r-rü’ye.)
Doğan yıldızların ufuktan gün ortasına gelinceye kadar tedrîcen yükselen
kısımlarının parça parça doğması ve yine tedrîcen batıya doğru gitmesi ve
yıldızın dönüşü boyunca büyüklüğü aynı olduğu halde doğuşu ve batışı
ânında yeryüzündeki nem ve sisin etkisiyle farklı ve büyük görünmesi,
daima yeryüzünden göğün yarısının ya da yarısına yakınının görünmesi,
yıldızların doğuda yaşayanlar üzerine batıdakilerden önce doğması ve
batması, Ay ve Güneş tutulmalarının, hesaplanan zamanlarda aksamadan
meydana gelmesi, daima kuzeye giden bir kişiye göre, kutup yıldızı ve
kuzeydeki diğer yıldızların yüksekliği sürekli artması, buna karşılık güney
yıldızlarının sürekli alçalması, daima güney istikãmetinde giden bir kişiye
göre, aynı yöndeki kutup yıldızı ile güneydeki yıldızların yüksekliğinin
artması, kuzey yıldızlarının sürekli alçalması, gemilerde seyahat edenlerin
denizin yumruluğunun örttüğü sahillerin ve dağların öncelikle yüksek
kısımlarını görmeleri, karaya yaklaştıkça alçak kısımlarını da peyderpey
görmeleri, yıldızların görünme süresinde yükselme ve alçalma zamanlarının
eşit olması, güneşin ekinoks çizgisi (muaddilü’n-nehâr) üzerinde iken gece
ve gündüz birbirine eşit olduğunda [21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde],
doğarken ve batarken oluşan gölgenin bir doğru çizgi üzerinde batıya ve
doğuya doğru eşit büyüklükte olması, bütün bu sayılanlar yerküre ile
göklerin yuvarlak ve küresel olduklarının delilleridir. Ay tutulduğu sırada ay
üzerinde daire şeklinde beliren şeyin yerkürenin gölgesi olması yeryüzünün
küre şeklinde olduğunun açık delilidir. Çünkü yeryüzü yuvarlak olmayıp
[32/a] üçgen, kare ve veya altıgen şeklinde olsaydı, ay tutulmasında ay
yüzeyine yansıyan gölgenin de dairesel şekilde olmayıp üçgen, kare vey
altıgen gibi bahsi geçen şekillerden biri olarak görülmesi lâzım gelirdi.
Halbuki tutulmalarda gözlenen gölge, daima daire şeklinde görülmüş ve
hiçbir zaman bunun aksi vaki olmamıştır.
8-Dikaçıklık dairesi (daire-i meyl.)
5-Meridyen dairesi (daire-i nısfu’n-nehâr.)
Yükselme dairesi (daire-i irtifâ), ufuk dairesini dik açılarla (zevâyâ-yı
kaime) iki noktadan kesmiştir ki bu noktalar sabit olmayıp ufuk dairesi
üzerinde yıldızın ve güneşin hareketli bulunması (intikal) sebebiyle yer
değiştirirler. Bunların her birine (nokta-i semt) derler. Bu noktalarla doğu ve
batı noktaları arasında ufuk dairesinde meydana gelen açıya (kavs) da, nadîr
noktası (kavs-i semt) derler. Bu iki nokta (nokta-i semt) ile güney ve kuzey
noktaları arasında bulunan açıya ise, başucunun bütünü (zenit; tamam-ı
semt) derler. Ve bu yükseklik dairesi (daire-i irtifâ), meridyen dairesidir ki
(daire-i nısf-ı nehâr) bir gün ve gecede iki kez çakışır.
Bu ufuk dairesinin burçlar dairesiyle kesiştiği iki noktaya, doğan (Tâli‘;
yükselen) ve batan (gârib; alçalan) denir. Doğu noktası ile burçlar dairesi
arasında veya yıldız merkezi (merkez-i kevkeb) arasında, ufuk dairesinden
meydana gelen açıya (kavs-i aksar), doğu genişliği (siatü’l-maşrık) derler.
Yine batı noktası ile onların arasında bulunan açıya (kavs- aksar) ise, batı
genişliği (siatü’l-mağrib) derler. Ufuk dairesine paralel bulunan küçük
dairelere kemerli köprüler (mukandarât) derler. Ufuk dairesinin üstünde
bulunan dairelere, yükseklik köprüleri (mukantarât-ı irtifâ); altında
bulunanlara ise alçaklık köprüleri (mukandarât-ı inhitât) derler.
Belki bu şaşırtıcı ve acayip bileşkeler heykelinin şekli ve yapısı; İslâm
filozoflarının tamamı ve din âlimlerinin çoğunun doğruya yakın
görüşleriyle aşağıda özetle aktaracağımız şekilde ele alınıp kabul edilmiştir
ki; cisimler âlemi (âlem-i ecsâm), birbirini çevreleyip kuşatan küreler ve
unsurlar üzerinde soğan gibi katmanlar halinde olup hepsi birlikte bir top
şeklini almıştır. Esîrî cisimler (ecsâm-ı esîriyye) yani bütün felekler (eflâk-ı
külliye) dokuz tanedir. Bütün yüksek cisimler (ecrâm-ı âliyât) ve alçak
cisimlerin unsurlarının orta kısmında bir parça (cüz’) bulunduğu
varsayılmaktadır ki o âlemin merkezi ve her şeyin esasıdır.
“ Takıyyüddîn Râsıd ’in görüşüne göre; Zodyak (mıntakatü’l-burûc),
meyl-i küllî’den geçip uzun bir aradan sonra kademeli olarak, ufuk-ı
istivâya aynı hizada olup diğer gezegenlerin mıntıkaları da onun gibi aynı
hizada olmakla Güneş batıdan doğmuş olur. Nitekim bu gün bile, altmış
altıncı enlemde (ard-arz) Güneş batıdan doğmaktadır” deyip [güneşin
batıdan doğmasını ilmî gerekçelere dayandırarak] böyle açıklasa. Amr
kendi görüşünde ısrar ederek; “Konuyu bu şekilde açıklamak mümkün ve
doğru değildir. Eğer mümkün olacaksa, hanımım boş olsun” diye şart koşsa.
Bu durumda Amr’ın hanımı boş olur mu?
7-Birinci azimut dairesi (daire-i evvel-i sümût.)
“ Takıyyüddîn Râsıd ’in görüşüne göre; Zodyak (mıntakatü’l-burûc),
meyl-i küllî’den geçip uzun bir aradan sonra kademeli olarak, ufuk-ı
istivâya aynı hizada olup diğer gezegenlerin mıntıkaları da onun gibi aynı
hizada olmakla Güneş batıdan doğmuş olur. Nitekim bu gün bile, altmış
altıncı enlemde (ard-arz) Güneş batıdan doğmaktadır” deyip [güneşin
batıdan doğmasını ilmî gerekçelere dayandırarak] böyle açıklasa. Amr
kendi görüşünde ısrar ederek; “Konuyu bu şekilde açıklamak mümkün ve
doğru değildir. Eğer mümkün olacaksa, hanımım boş olsun” diye şart koşsa.
Bu durumda Amr’ın hanımı boş olur mu?
Bu ufuk dairesinin burçlar dairesiyle kesiştiği iki noktaya, doğan (Tâli‘;
yükselen) ve batan (gârib; alçalan) denir. Doğu noktası ile burçlar dairesi
arasında veya yıldız merkezi (merkez-i kevkeb) arasında, ufuk dairesinden
meydana gelen açıya (kavs-i aksar), doğu genişliği (siatü’l-maşrık) derler.
Yine batı noktası ile onların arasında bulunan açıya (kavs- aksar) ise, batı
genişliği (siatü’l-mağrib) derler. Ufuk dairesine paralel bulunan küçük
dairelere kemerli köprüler (mukandarât) derler. Ufuk dairesinin üstünde
bulunan dairelere, yükseklik köprüleri (mukantarât-ı irtifâ); altında
bulunanlara ise alçaklık köprüleri (mukandarât-ı inhitât) derler.
Onuncu daire: görünür gök (ortası) dairesidir. (daire-i vasat-ı semâ-i
rü’yet) Bu daire, burçlar kuşağının (mıntıkatü’l-burûc; felekü’l-burûc) ve
ufuk dairelerinin (daire-i ufuk) kutuplarından geçmiştir. Bunun iki kutbu,
doğuş noktası (nokta-i tâli‘; nokta-i maşrık) ve batış noktalarıdır. (nokta-i
gârib; nokta-i mağrib). Ufuk dairesi ile ekliptik (kutb-ı mıntıkati’l-burûc)
arasında ya da aksiyle bu dairede oluşan dar açı (kavs-i aksar), görünen
iklim enlemidir. (arz-ı iklîm-i rü’yet) Bu bölümde büyük daireleri (devâir-i
ızâm) açıklamakla yetinip kalan küçük daireleri yeri geldikçe îzah etmek
bize daha hoş geldi.
Ey azîz! Astronomi bilginleri (ehl-i hey’et) şöyle demişledir; Bilinmelidir
ki âlemin bütün işleri birbirine bağlıdır. Âlemin kendisi (nefs-i âlem)
birbirini kuşatmış ve birbirine teğet olan (mümâs) kürelerdir ki aradan iğne
geçecek kadar boşluk olmayıp yüce (ulvî) ve değersiz (süflî) cisimlerle
doludur. Bu âlemin tabiî yapısı (hey’et-i tabiî), yuvarlak olmaktır. Tabiî
yapısının dairesel olmayı gerektirdiğine dair pek çok delil ile bu iddia ispat
edilmiştir. Bunu ispat eden delillerden biri de şudur: Âlemin ne tarafına
bakılsa, yuvarlak ve küresel bir şekil (şekl-i muhaddeb) görülür ve her
kıtanın bir yay (kavs) olduğu, hesap ilimleri (fikr-i nazar) kãnunu ve insan
aklının tecrübesi ile bilinir.
Dokuzuncu daire: enlem dairesidir. (daire-i arz) Bu da hareket eden büyük
bir dairedir. Burçlar feleğinin iki kutbundan geçip o hattın baş tarafından
geçmiştir ki o hat âlemin merkezinden gelip yıldızın merkezinden (merkez-i
kevkeb) geçer ve burçlar feleğinin yüzeyine kadar çıkmıştır. Enlem dairesi
ile, yıldızın enlemi bilinmiştir. Ekvatordan (muaddilü’n-nehâr), burçlar
feleğinin ikinci cüz’î eğimi (meyl-i sâni) bununla bulunmuştur.
Bu felsefî görüş, İslâm inancına aykırı zannedilirse, bu yanlışlığı
gidermek ve kalpleri yatıştırmak için burada, bitmez feyz kaynağı İmam
Muhammed Gazzalî rahmetu’llâhi aleyh hazretlerinin “ Tehâfütü’l-
Felâsife” isimli eserinde yazdığı satırların [31/a] Türkçe tercümesini
aşağıda aynen aktarıyoruz. O büyük İmam buyurmuştur ki: “Şu bilinmelidir
ki filozoflarla avâm arasındaki anlaşmazlıklar üç kısımdır. Bunlardan
birinci kısımda, ayrılık konusu yalnızca söze ait bir ihtilaftır. Mesela
filozofların, âlemin yaratıcısına cevher deyip cevher bir mekânda yerleşen
varlık değildir demeleri yani cevheri mekândan münezzeh, kendi zâtı ile
kaim bir varlık diye tarif etmeleri gibi. İkinci kısımda, dinin asıllarından
birine yönelik olmayan konulardaki ihtilaf vardır. Bu konularda filozoflarla
tartışmaya girmek, peygamberleri kabul etmenin gerektirdiği zorunluluktan
değildir. Yani o konuları kabul etmek, peygamberleri yalanlamayı veya
bunun tam aksini gerektirmez.
. Tevil: Arapça () kökünden gelen ve “geri dönme” anlamına gelen bir
mastardır. Istılahta ise, görünürde birbiriyle uyumlu iki ihtimalden birine
mânâyı yöneltmektir. Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları , Marmara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1991, s. 221.
. Kıt’a: Bu ilimde, bir dairenin bir kavsiyle onun kirişi (veter) arasındaki
kısmı demektir.
. Nitekim yeryüzü düz bir satıh olsaydı, güney ve kuzey istikãmetinde
giden kişilere göre yıldızların yüksekliği aynı kalırdı. Çünkü bir yıldızın
yüksekliği; gözlenen yere onu birleştiren doğrunun, söz konusu yerin ufuk
düzlemiyle yaptığı açıdan ibarettir.
. Nitekim, kıyıdan uzaklaşan bir geminin öncelikle gövde kısmı, sonra
bacası ve ardından direkleri gözden kaybolur.
. İmam Gazzâli bu bahsin devâmında: “Onlar (filozoflar) yer kaplayan
cevherlerle (karşı görüşte olanların) kastettiği şeyi kastetmemişlerdir”
diyerek akãid âlimlerinin anladığı cevher lafzı ile filozofların anladığı
cevher lafzının farklı şeyler olduğunu vurgulamıştır. Bkz. Tehâfüt el-
Felâsife Filozofların Tutarsızlığı , Bekir Karlığa, Çağrı Yayınları, İstanbul
1981, s. 7 ve devâmı.
Çünkü burçlar dairesi, ekvator (daire-i muaddilü’n-nehâr) gibi büyüktür.
O noktaların biri ki; burçlar feleğinin ekvatordan (daire-i muaddilü’n-nehâr)
kuzeye doğru olan meyli, ondan başlar; buna da İlkbahar ekinoksu (nokta-i
itidal-i rebî‘-i; gün eşitliği) denir. (21 Mart) Çünkü Güneş o noktaya geldiği
vakit, dünyada yaşanabilen bölgelerin İlkbahar İlkbahar mevsimi görülür.
Bunun karşılığında bulunan noktaya, Sonbahar ekinoksu (nokta-i itidal-i
harîf; gün eşitliği) denir. (21 Aralık)
. Mıntaka-i burûc: On iki burcun (Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Arslan,
Başak, Terâzi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık) Bulundukları tutulma
dairesi, Zodyak. Yavuz Unat, Eski Astronomi Metinlerinde Karşılaşılan
Astronomi Terimlerine İlişkin Bir Sözlük Denemesi. Bundan sonraki
Astronomi açıklamalarını Yavuz Unat’ın çalışmalarından aldığımızı
belirtiriz.
. Meyl-i küllî, gaye el-meyl: En büyük eğim: Ekliptiğin ekvatora en uzak
noktaları; ekliptik ve ekvator daireleri arasındaki eğim. “Bu daire
(kutuplardan geçen daire) ekliptiği iki noktada keser. Bu iki nokta en büyük
eğim noktalarıdır ve bu noktalar kuzey ve güneyde, ekliptiğin ekvatora en
uzak noktalarıdır. Kuzeydeki nokta yaz dönencesi olarak adlandırılır ve
Yengeç burcunun başlangıcıdır. Güneydeki nokta ise kış dönencesi olarak
adlandırılır ve Oğlak burcunun başlangıcıdır.”
. Ufuk (horizon): Gözlemcinin bulunduğu noktadan Yer’e çizilen teğet
düzlemin gökküresi ile arakesiti. İki ufuk vardır: 1-Görünür ya da hissedilir
ufuk (hissî ufuk), 2-Hakikî (gerçek, astronomik) ufuk. Hissî ufuk,
gözlemcinin bulunduğu noktadan Yer’e çizilen teğet düzlemdir; göğü,
gözlemciye görünen ve gözlemciye görünmeyen kısım olarak eşit olmayan
iki kısma ayırır. Hakikî (gerçek, astronomik) ufuk, hissî ufka paralel olan ve
Yer’in merkezi boyunca geçen düzlemdir. Gök küreyi iki eşit kısma ayırır.
. Daire-i nısfü’n-nehâr: Meridyen dairesi; ekvator ve ekliptiğin
kutuplarından ve zenit ve nadîr noktalarından geçen büyük daire.
. Daire-i irtifâ: Zenit ve nadîr noktalarından ve bir gök cisminin
merkezinden geçen daire. Bu daire gökyüzünde varsayılan bir noktadan ve
zenit ve nadîr noktalarından geçer ve ufku iki noktada keser. Bu iki noktaya
azimut (semt) noktaları adı verilir. Bu yüzden bu daireye azimut dairesi
(daire-i semtiyye) de denir.
Çünkü (dokuz) feleğin belirlenmiş olması, göklerin durumunu bütünüyle
kavramaya yetmeyip astronomi bilginleri ancak, yedi gezegenle ilgili
durumları gözetlemişlerdir. Yani gezegenler bir hat üzere düz giderken
bazen duraklayıp yavaşlamakta, bazen sür’atle ilerlemekte, bazen
güzergâhından geri dönmekte, bazen Güneş gibi hareket ederek “en büyük
eğim”den (meyl-i küllî; gayetü’l-meyl) ibaret olan iki gündönümü noktaları
(nokta-i inkılâb) arasında gezinmekte, bazen diğer gezegenler gibi
gündönümü noktalarını güneye ve kuzeye iyice kaydırmakta, bazen ışıkları
azalmakta, bazen de çoğalmakta olup böyle haller ile bazen yeryüzüne
yakın, bazen de uzak olmaktadırlar.
. Birinci azimut dairesi: Zenit ve nadîr ile tam doğu noktasından geçen ve
azimut açısının kendisine nisbetle alındığı yükseklik dairesi.
. Dikaçıklık dairesi: Ekvatorun iki kutbundan ve ekliptiğin bir parçasından
veya bir yıldızın merkezinden geçen büyük daire. Ekliptiğin parçası ile
ekvator dairesi arasında bu daireden olan yaya birinci eğim (meyl-i evvel)
adı verilir. Yıldızın merkezi ile ekvatorun arasındaki yay ise o yıldızın
dikaçıklığıdır.
. Mıntıka: 1-Kuşak (zone): Yeryüzünde ya da herhangi bir gök cisminde
belli koşulları sağlayan bölge. 2-Bölge, yöre (field): Gökyüzünde bölünmüş
ya da seçilmiş alan.
. El-Ard: Enlem (latituda/latitudo). 1-Yıldızın veya gezegenin ekliptik
düzleminden açısal uzaklığı; eklem, ekliptik kuşağından, yıldızın kuzey ve
güney yönlerine doğru olan eğimidir. İlkin, ekliptiğin kutuplarından,
yıldızdan ve ekliptik kuşağı üzerinde bulunan yıldızın derecesinden geçen
bir daire düşünelim; bu daire üzerinde, yıldız ile yıldızın ekliptik kuşağında
bulunan derecesi arasında kalan yayın, o yıldızın enleminin miktarı
olduğunu söyleriz. 2-Coğrafî enlem: Yerküre üzerindeki herhangi bir
noktanın ekvatordan açısal uzaklığı.
. Semt-i kadem (İngilizce, Nadîr): Yeryüzündeki bir gözlem noktasından
geçen düşey doğrultusunun gökyüzünü deldiği iki noktadan ufkun altında
olanı.
. Felek (küre/sphere): Astronomide göğü ve gezegenlerin hareketlerini
açıklamak maksadıyla kullanılan ve kimilerince matematiksel ve
kimilerince de fiziksel gerçekliği olan ve gezegenleri taşıyan göksel yapılar.
Eski astronomlar Yer’in üzerinde maddî bir gök küre bulunduğunu kabul
etmişler ve bu küre, gök cisimlerinin konumlarını göstermeye elverişli
olduğu için günümüzde de sanal olarak kabul edilmiştir. Eski astronomiye
göre her bir gezegenin küresi vardır ve gök küresi bütün bu küreleri içine
alır. M.S. 150’li yıllarda yaşamış olan Batlamyus ve onu izleyen
astronomlar bu kürelerin sayısını sekiz olarak kabul etmişler, ancak
dokuzuncu yüzyılda Sâbit ibn Kurrâ (826/901) Batlamyus’un sekiz küre
olarak verdiği evren modeline, ekinoksların salınımını açıklamak için “ilk
hareket ettirici (primum mobile) adını verdiği dokuzuncu bir küre daha
eklemiştir. Bu dokuz kürelik evren modeli daha sonra bütün ortaçağ
düşüncesinde kabul edilmiş ve bazı astronomlar tarafından onuncu ve hatta
on birinci küreler eklenmiştir. Bu sistemde her bir gezegenin hareketi bir
takım iç içe geçmiş kürelerle açıklanmaktadır. Bu küreler katı, kristal
yapıdadır ve şeffaftır. Küre-i Arz (küre-i âlem, yeryüzü dünya) bütün
kürelerin merkezindedir. Sonra sırasıyla Küre-i Kamer (ay), Küre-i Utarid
(Merkür), Küre-i Zühre (Venüs), Küre-i Şems (Güneş), Küre-i Merih
(Mars), Küre-i Müşteri (Jüpiter) ve Küre-i Zuhal (Satürn) gelir. Bütün bu
küreleri ise Küre-i kevâkib-i sâbit denilen sâbit yıldızlar küresi çevreler.
. Görünür gök (ortası) dairesi: Ekliptiğin kutuplarından ve zenit ve nadîr
noktalarından geçen ve ekliptiği görünen ve görünmeyen olmak üzere iki
kısma ayıran büyük daire. Bu dairenin kutupları doğuş ve batış noktalarıdır.
. Medâr: 1-Yörünge (orbit): Bir gök cisminin üzerinde dolandığı daire,
hareketi boyunca çizdiği yol, 2-Dönence: Ay ya da güneşin görünen
deviniminde gelip geri döndükleri yer ya da daire.
. İlkbahar ekinoksu: Güneşin ekvatorun kuzeyine çıktığı âna derler. Koç
noktası.
. Semt: Güney açısı. Ufuk koordinat sisteminde, bir yıldızın güney
doğrultusuna göre açısal uzaklığı.
. Nadîr: Ayakucu noktası. Yeryüzündeki bir gözlem noktasından geçen
düşey doğrultusunun gökyüzünü deldiği iki noktadan ufkun altında olanı.
. Semt-i re’s: Zenit, baş ucu noktası. Yeryüzündeki bir gözlem
noktasından geçen düşey doğrultusunun gökyüzünü deldiği iki noktadan
ufkun altında olanı.
. Meyl-i evvel: Ekvatorun kutuplarından geçen büyük daireden, ekvatorla
ekliptiğin arasında olan yaylar.
. Sonbahar ekinoksu: Güneşin ekvatorun altına indiği an. Terâzi burcunun
olduğu nokta.
. Nokta-i inkılâb: Dönüm noktaları (solstice). Gecelerin uzamadan
kısalmaya (22 Aralık, inkılâbü’ş-şitâvî / kış dönencesi) ya da kısalmadan
uzamaya (22 Haziran, inkılâbü’s-sayfî / yaz dönencesi) dönmesi olayı ve bu
dönemin olduğu tarih.
. Doğu genişliği: Gök cisimlerinin doğduğu noktanın, tam doğu noktasına
olan açısal uzaklığı.
. Batı genişliği: Gök cisimlerinin doğduğu noktanın, tam batı noktasına
olan açısal uzaklığı.
. Hatt: Gezegenin ekliptik üzerindeki özel konumları.
. Meyl-i sâni: Ekliptiğin kutuplarından geçen büyük daireden, ekvatorla
ekliptiğin arasında olan yaylar.
. Nokta-i maşrık: Nokta-i tulû‘: Doğu noktası, doğu ılım noktası. Ufuk
dairesinin ekvatoru kestiği noktalardan doğu tarafında olanı.
“ Takıyyüddîn Râsıd ’in görüşüne göre; Zodyak (mıntakatü’l-burûc),
meyl-i küllî’den geçip uzun bir aradan sonra kademeli olarak, ufuk-ı
istivâya aynı hizada olup diğer gezegenlerin mıntıkaları da onun gibi aynı
hizada olmakla Güneş batıdan doğmuş olur. Nitekim bu gün bile, altmış
altıncı enlemde (ard-arz) Güneş batıdan doğmaktadır” deyip [güneşin
batıdan doğmasını ilmî gerekçelere dayandırarak] böyle açıklasa. Amr
kendi görüşünde ısrar ederek; “Konuyu bu şekilde açıklamak mümkün ve
doğru değildir. Eğer mümkün olacaksa, hanımım boş olsun” diye şart koşsa.
Bu durumda Amr’ın hanımı boş olur mu?
. Nokta-i inkılâb: Dönüm noktaları, gündönümü. Gecelerin uzamadan
kısalmaya (22 Aralık, inkılâb-ı şitâvî / kış dönencesi) ya da kısalmadan
uzamaya (22 Haziran, inkılâb-ı sayfî / yaz dönencesi) dönmesi olayı ve bu
olayın olduğu tarih.
. Nokta-i mağrib: Batı noktası, batı ılım noktası: Ufuk dairesinin ekvatoru
kestiği noktalardan batı tarafında olanı.
. Arz-ı iklîm-i rü’yet: Görünen iklim enlemi. Görünür gök (ortası) dairesi
(daire-i vasatı’s-semâi’r-rü’ye) üzerinde, zenit ile ekliptik arasındaki veya
ufuk ile ekliptiğin kutbu arasındaki yay.
. Esîr (): Kâinâtı dolduran ve bütün cisimlere nüfuz eden, fizikçilere ışık,
hararet ve elektrik gibi şeylere nakil vasıtası hizmeti gördüğü farz olunan,
tartısız, elastiki ve akıcı hafif bir cisim.
. Gayetü’l-meyl: En büyük eğim: Ekliptiğin ekvatora en uzak noktaları;
ekliptik ve ekvator daireleri arasındaki eğim. Eski anatomiye göre bu daire
(kutuplardan geçen daire) ekliptiği iki noktada keser. Bu iki nokta en büyük
eğim noktalarıdır ve bu noktalar kuzey ve güneyde, ekliptiğin ekvatora en
uzak noktalarıdır. Kuzeydeki nokta yaz dönencesi olarak adlandırılır ve
Yengeç burcunun başlangıcıdır. Güneydeki nokta ise kış dönencesi olarak
adlandırılır ve Oğlak burcunun başlangıcıdır.
Yükselme dairesi (daire-i irtifâ), ufuk dairesini dik açılarla (zevâyâ-yı
kaime) iki noktadan kesmiştir ki bu noktalar sabit olmayıp ufuk dairesi
üzerinde yıldızın ve güneşin hareketli bulunması (intikal) sebebiyle yer
değiştirirler. Bunların her birine (nokta-i semt) derler. Bu noktalarla doğu ve
batı noktaları arasında ufuk dairesinde meydana gelen açıya (kavs) da, nadîr
noktası (kavs-i semt) derler. Bu iki nokta (nokta-i semt) ile güney ve kuzey
noktaları arasında bulunan açıya ise, başucunun bütünü (zenit; tamam-ı
semt) derler. Ve bu yükseklik dairesi (daire-i irtifâ), meridyen dairesidir ki
(daire-i nısf-ı nehâr) bir gün ve gecede iki kez çakışır.
Sekizinci daire: dikaçıklık dairesidir. (daire-i meyl) Bu da, hareketli
büyük bir dairedir. Ekvatorun (hatt-ı istivâ/ muaddelü’n-nehâr) iki
kutbundan geçmiştir. Ekvatordan yıldızın uzaklığı (bu’d-ı kevkeb) ve
burçlar kuşağının eğimi (meyl-i mıntıkatı’l-burûc) bununla bilinmiştir.
Buna, birinci cüz’î eğim (meyl-i evvel) dairesi de denilmiştir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki astronomi bilginleri feleklerde ve yeryüzünde
meydana gelen hâdiseleri tespit etmek ve bunların birbiriyle bağlantısını
açıklamak için, âlem küresi üzerinde çeşitli dairelerin kutupları ile birlikte
mevcut olduğunu ispat etmişlerdir. Sonra bu meşhur daireleri iki kısma
ayırıp; bir kısmını büyük daireler (devâir-i ızâm) bir kısmını küçük daireler
(devâir-i sıgâr) addetmişlerdir. Büyük daire (daire-i azîme) odur ki; –
yukarıda açıklandığı üzere- âlem küresini ortadan ikiye ayırıp merkezi hiç
şüphesiz âlemin merkezidir. Küçük daire (daire-i sagîre) odur ki âlemi iki
eşit kısma ayırmaz. Bunlardan bir kaçı kendi küresine oranla büyük ise de,
onlara küçük daire denir. Değirmi kuşaklar (manâtık-ı tedâvir) gibi.
Onuncu daire: görünür gök (ortası) dairesidir. (daire-i vasat-ı semâ-i
rü’yet) Bu daire, burçlar kuşağının (mıntıkatü’l-burûc; felekü’l-burûc) ve
ufuk dairelerinin (daire-i ufuk) kutuplarından geçmiştir. Bunun iki kutbu,
doğuş noktası (nokta-i tâli‘; nokta-i maşrık) ve batış noktalarıdır. (nokta-i
gârib; nokta-i mağrib). Ufuk dairesi ile ekliptik (kutb-ı mıntıkati’l-burûc)
arasında ya da aksiyle bu dairede oluşan dar açı (kavs-i aksar), görünen
iklim enlemidir. (arz-ı iklîm-i rü’yet) Bu bölümde büyük daireleri (devâir-i
ızâm) açıklamakla yetinip kalan küçük daireleri yeri geldikçe îzah etmek
bize daha hoş geldi.
Yükselme dairesi (daire-i irtifâ), ufuk dairesini dik açılarla (zevâyâ-yı
kaime) iki noktadan kesmiştir ki bu noktalar sabit olmayıp ufuk dairesi
üzerinde yıldızın ve güneşin hareketli bulunması (intikal) sebebiyle yer
değiştirirler. Bunların her birine (nokta-i semt) derler. Bu noktalarla doğu ve
batı noktaları arasında ufuk dairesinde meydana gelen açıya (kavs) da, nadîr
noktası (kavs-i semt) derler. Bu iki nokta (nokta-i semt) ile güney ve kuzey
noktaları arasında bulunan açıya ise, başucunun bütünü (zenit; tamam-ı
semt) derler. Ve bu yükseklik dairesi (daire-i irtifâ), meridyen dairesidir ki
(daire-i nısf-ı nehâr) bir gün ve gecede iki kez çakışır.
Dokuzuncu daire: enlem dairesidir. (daire-i arz) Bu da hareket eden büyük
bir dairedir. Burçlar feleğinin iki kutbundan geçip o hattın baş tarafından
geçmiştir ki o hat âlemin merkezinden gelip yıldızın merkezinden (merkez-i
kevkeb) geçer ve burçlar feleğinin yüzeyine kadar çıkmıştır. Enlem dairesi
ile, yıldızın enlemi bilinmiştir. Ekvatordan (muaddilü’n-nehâr), burçlar
feleğinin ikinci cüz’î eğimi (meyl-i sâni) bununla bulunmuştur.
Doğan yıldızların ufuktan gün ortasına gelinceye kadar tedrîcen yükselen
kısımlarının parça parça doğması ve yine tedrîcen batıya doğru gitmesi ve
yıldızın dönüşü boyunca büyüklüğü aynı olduğu halde doğuşu ve batışı
ânında yeryüzündeki nem ve sisin etkisiyle farklı ve büyük görünmesi,
daima yeryüzünden göğün yarısının ya da yarısına yakınının görünmesi,
yıldızların doğuda yaşayanlar üzerine batıdakilerden önce doğması ve
batması, Ay ve Güneş tutulmalarının, hesaplanan zamanlarda aksamadan
meydana gelmesi, daima kuzeye giden bir kişiye göre, kutup yıldızı ve
kuzeydeki diğer yıldızların yüksekliği sürekli artması, buna karşılık güney
yıldızlarının sürekli alçalması, daima güney istikãmetinde giden bir kişiye
göre, aynı yöndeki kutup yıldızı ile güneydeki yıldızların yüksekliğinin
artması, kuzey yıldızlarının sürekli alçalması, gemilerde seyahat edenlerin
denizin yumruluğunun örttüğü sahillerin ve dağların öncelikle yüksek
kısımlarını görmeleri, karaya yaklaştıkça alçak kısımlarını da peyderpey
görmeleri, yıldızların görünme süresinde yükselme ve alçalma zamanlarının
eşit olması, güneşin ekinoks çizgisi (muaddilü’n-nehâr) üzerinde iken gece
ve gündüz birbirine eşit olduğunda [21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde],
doğarken ve batarken oluşan gölgenin bir doğru çizgi üzerinde batıya ve
doğuya doğru eşit büyüklükte olması, bütün bu sayılanlar yerküre ile
göklerin yuvarlak ve küresel olduklarının delilleridir. Ay tutulduğu sırada ay
üzerinde daire şeklinde beliren şeyin yerkürenin gölgesi olması yeryüzünün
küre şeklinde olduğunun açık delilidir. Çünkü yeryüzü yuvarlak olmayıp
[32/a] üçgen, kare ve veya altıgen şeklinde olsaydı, ay tutulmasında ay
yüzeyine yansıyan gölgenin de dairesel şekilde olmayıp üçgen, kare vey
altıgen gibi bahsi geçen şekillerden biri olarak görülmesi lâzım gelirdi.
Halbuki tutulmalarda gözlenen gölge, daima daire şeklinde görülmüş ve
hiçbir zaman bunun aksi vaki olmamıştır.

