Marifetnâme · Haziran 27, 2026

BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ONUNCU FASIL · Yedinci Madde

BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ONUNCU FASIL · Yedinci Madde Yedinci Madde Canlılar sınıfının en şerefli ve en güzel türü olan insanın özelliklerini özetle bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar şöyle demişlerdir: …

BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ONUNCU FASIL · Yedinci Madde

Yedinci Madde

Canlılar sınıfının en şerefli ve en güzel türü olan insanın özelliklerini

özetle bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar şöyle demişlerdir: Canlı türünün en

güzel çeşidi insandır; o bütün varlıkların en şereflisi ve kâinâtın özüdür.

Ruha (nefs-i nâtıka) mahsus ve ayna (aksettirici) olan odur.

Ruh (nefs-i nâtıka), kendi yaratılışında maddeden mücerred, fakat

fiillerinde maddeyle iç içe olan bir cevherdir. Evrensel konuları (umûr-i

küllî) ve onun özel kısımlarını (cüz’iyyât-ı mücerrede) algılayıp fikrî işlere

dönüştürme bakımından aracı, âleti olan tabiî cismin ilk olgunluk

aşamasıdır.

Nefs-i nâtıkanın akledici bir kuvveti vardır ki onunla zihnî konuları

(umûr-ı tasavvuriyye) ve tasdik edilen işleri (umûr-ı tasdîkiyye) idrak eder.

İşbu kuvvete nazarî akıl (akl-ı nazarî) veya nazarî kuvvet (kuvvet-i

nazariyye) de denir. Nefs-i nâtıkanın eyleme geçirici bir kuvveti (kuvvet-i

âmile) vardır ki cüz’î fiiller itibarıyla insan bedenini, kendine mahsus olan

görüşü ve inancı doğrultusunda hareket ettirir.

Nefs-i nâtıkanın akledici kuvveti itibarıyla dört derecesi vardır: Birinci

derecesi; akledilenlerin tamamından arınmış olup bir çocuğun yazı yazma

yeteneği gibi, akledilebilen şeylerin hepsine karşı yetenekli olmasıdır. Bu

mertebede ona, kaos akıl (akl-ı heyûlânî) denir. İkinci derecesi; akla uygun

apaçık şeylerin (ma’kulât-ı bedîhiyye) hâsıl olup bedîhî olanlardan geçerek

fikir ile nazariyâta varıştır. Bu durumda ona, meleke ile oluşan akıl (akl-ı

bi’l-meleke) derler. Akıl, bütün nazariyelerin birdenbire gerçekleşip fikre

ihtiyacı kalmayacak şekilde latîf bir hale gelse, buna kutsal kuvvet (kuvvet-i

kudsiyye) denir. Üçüncü derecesi; akla uygun olan her türlü şey hiç

düşünmeden ona gelmeye başlayıp yanında bir şekilde bunların

saklanımasıdır. Ve istediği anda hiç çaba harcamadan hepsini yanında hazır

bulmasıdır. Bu mertebede nefse, meleke halindeki akıl (akl-ı bi’l-fi’l) denir.

Dördüncü derecesi; kazanılmış, akla uygun şeyleri aklın mütalaa etmesidir.

Bu mertebedeki ruha, mutlak akıl derler.

Bütün canlı türlerini ve bunların isimlerini, tabiatlarını, şekillerini,

özelliklerini ve durumlarını ancak onları yaratan Allah teâlâ bilir. Bazı

kitaplarda yazılmış olan ve dillerde dolaşan şudur: Canlı türü on sekiz bin

çeşittir, her çeşidi bir başka âlemdir. O halde tamamı on sekiz bin âlemdir.

Bu on sekiz bin âlemi vücuda getirip halk eden, sınırsız ve sayısız tür ve

fertlerini daima yaratan, terbiye eden ve öldüren Hayy ve Kayyûm olan

Allâhu teâlânın kudret ve azametini tefekkür etmeye ve hatırlamaya vesile

olması düşüncesiyle büyük âlemi (âlem-i kebîr) ve içinde bulunan âlemleri

bu kadar açıklamakla yetinildi. Sonsuz sırların hakikatlerini barındıran ve

Allah’ın eşsiz sanatının eseri olan şu görünen âlemle (âlem-i cismânî) ilgili

olarak Rabbimizin hikmetinin uçsuz bucaksız denizlerinde bundan fazla

meşgul olunmayacaktır.

Kâinâtın aynası olan “birinci fen” burada tamamlanmıştır. İnsanın zarfı ve

kabuğu mesâbesinde olan felekler ve unsurlar âleminden bahsedildikten,

insanoğlunun emrinde ve hizmetinde bulunan madenler, bitkiler ve

hayvanlar anlatıldıktan sonra, cihanın aynlarının özü ve nişansız Sultan’ın

dergâh ve kapısı olan insan bedeni ve ruhunun anatomisinin anlatıldığı ve

tahlilinin yapıldığı fenne geçilmiştir. Çünkü en yüce istek [105/b] ve en ulvî

gaye, Hazret-i Mevlâ’nın huzurunda bulunmaktır. Durum böyle iken

Yaratıcısından gâfil olup âlemin halleriyle meşgul olmak, sultanın

huzurunda olduğu halde sultandan yüz çevirip sarayın nakışlarını seyre

dalan kölenin durumuna benzer.

Aşağıdaki beyitlerde bu hususa işaret edilmiştir:

Beyt

1-Hânenin lâzım olan sâhibidir

Bilmeyen, hânesinin tâlibidir

2-Tâ ki bu cihân hey’etine olmalı hayrân

Eflâk-ı dil ü câna gel, et âlemi seyrân

Günümüz Türkçesiyle

1-Misafire lâzım olan hânenin sahibidir. Bilmeyen onu bırakır; câhilce evi

ister.

2-Bu cihanın yapısına, san’atına hayrân olmalı; gönül sarayına çıkıp,

oradan âlemi seyretmeli.

Nazm

1-Nazar eyle bu devr-i eflâke

Dâ’ire oldu nokta-i hâke

2-Dâ’ire içre âlem-i imkân

Âlem içre behâ’im ü insân

3-Oldu insân içinde arş-ı azîm

Ka‘betullah, ya‘ni kalb-i selîm

4-Kalb içinde mahabbet-i Subhân

Ahsenü’l-Hâlıkîn ü âlî-şân

5-Onun ile vücûda geldi cihân

Bahr ile sanki mevc-i bî-pâyân

6-Katreden âdemi kılur peydâ

Onu bahr-ı ulûm ider mahzâ

Günümüz Türkçesiyle

1-Yıldızlara nazar eyle; Daire oldu her biri, bir nokta yere.

2-Daire içindedir şu cihan; imkân âlemi; Âlem içinde hayvanlar ve insan

bedeni.

3-Büyük arş insanın içindedir. Kalb-i selîm Kâbetullah sayılır.

4-Kalp içinde lâzım olan şudur; Subhân’ın sevgisi. Yaratanların en güzeli

Allah, şânı yüceler yücesi.

5-O’nunla meydana geldi cihan; bütün varlıklar. Uçsuz bucaksız

deryâlarla sınırsız dalgalar,

6-Damladan yaratır da insanı; ilimler deryâsı kılar sonunda, sevdiği canı,

Nazm

1-Kandedir cehl ile zulmet nefs-i şeb‘ânındadır

Kandedir ilm ile hikmet bil anı cânındadır

2-Zâhiren ahkâm-ı eflâkın eğer mahkumusun

Bâtınen ay, gün, felekler cümle fermânındadır

3-Sûretâ bu harman-ı âlemde sen bir dânesin

Ma‘nâ yüzünde ne kim var cümle harmânındadır

4-Saykal ur mir’ât-ı kalbe taşraya bakmağı ko

Sen sana bak cümle âlem halkı dîvânındadır

5-Vech-i Hakk’a ayna sensin özünü bir hoş gözet

“Men araf” sırrındaki ma‘den senin kânındadır

Günümüz Türkçesiyle

1-Cehalet ve karanlık nerde diye sorma; onlar, doymayan nefsindedir.

Hani ilim ve hikmet diye sorma; bunlar senin canındadır.

2-Feleklerin hükmüne bağlısın görünürde. Ne var ki ay, güneş ve

yıldızlar, hepsi senin emrindedir.

3-Görünürde bakınca; bu âlemde sen, sadece bir dânesin. Ne varsa şu

cihanda, hepsi senin hamurundadır.

4-Kalp aynasını cilâlayıver; gayrıya bakmayı bırak. Sen kendine bak,

cümle âlem halkı sana hürmettedir.

5-Özüne iyi bak, sen Hakk’ın vechine âyinesin. “Nefsini bilen Allah’ı

bilir” sırrındaki maden senin ocağındadır.

[555] . Üstübec: Hâricî boyalarda kullanılan ve esas itibarıyla kurşun

karbonat olan bir pigment.

Yağlı maddelerin meydana gelmesi, yerin içinde bekleyen rutûbetlerledir.

Madenin hararetiyle incelip çözülerek bölgenin toprağına karıştığında,

tekrar madenin hararetiyle pişer ve koyu yağ haline gelir. Şu halde altın

madeni, dağların içinde, yumuşak taşlı ve kumlu yerlerde oluşur. Gümüş ve

benzerleri ise, dağların derinliklerinde yumuşak toprağa karışmış bulunan

taşların içinde meydana gelir. Kükürt madeni, ıslak, nemli ve yağlı yerler ile

yumuşak topraklarda oluşur. Tuzlar madeni, sıcak topraklarda ve tuzlu

arazilerde oluşur. Kireç madeni (cass), yumuşak ve sıcak yerlerde meydana

gelir. Üstübec madeni (isfîdâc), kireçle karışık kumlu yerlerde oluşur.

Göztaşı (zâc) ve şaplar madeni, kıraç ve sert arazilerde oluşur. Bu kıyasa

göre her madenin bir bölgeye mahsus olduğu görülmüştür. O madenin orada

oluşmasının yerin özelliğinden kaynaklandığı bilinmiştir.

. Üstübec: Hâricî boyalarda kullanılan ve esas itibarıyla kurşun karbonat

olan bir pigment.

Bedenlerin aynası olan anatomi ilmini (cisim ve canın teşrih ve tesrihi),

hayvanî ve bitkisel kuvvetlerini ve hislerini ve bedene giren insânî ruhun

bazı hallerini beş bâb üzerine [106/a] hikmetli bir üslupla beyan eder.

BİRİNCİ BÂB

Teşrih ilminin (Anatomi) faydalarını, cisim ve ruhun kaynağını ve dönüş

yerlerini, âzâların yapılarını, hıltlarını, insan bedeninin kısımlarını ve

isimlerini, âzâların açık ve gizli özelliklerini üç fasılla açıklar.

BİRİNCİ FASIL

Teşrih ilminin (Anatomi) faydalarını, hayvanî ruhun bedendeki bazı

işlevlerini, insan bedeninin geliş ve dönüş yerlerini, insan ruhunun iniş ve

yükseliş hallerini, bedenin bozulup ruhun bâkî kalacağını ve ana gibi olan

cihanın terbiyesini altı madde ile beyan eder.