BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · ONUNCU FASIL · Yedinci Madde
Yedinci Madde
Canlılar sınıfının en şerefli ve en güzel türü olan insanın özelliklerini
özetle bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar şöyle demişlerdir: Canlı türünün en
güzel çeşidi insandır; o bütün varlıkların en şereflisi ve kâinâtın özüdür.
Ruha (nefs-i nâtıka) mahsus ve ayna (aksettirici) olan odur.
Ruh (nefs-i nâtıka), kendi yaratılışında maddeden mücerred, fakat
fiillerinde maddeyle iç içe olan bir cevherdir. Evrensel konuları (umûr-i
küllî) ve onun özel kısımlarını (cüz’iyyât-ı mücerrede) algılayıp fikrî işlere
dönüştürme bakımından aracı, âleti olan tabiî cismin ilk olgunluk
aşamasıdır.
Nefs-i nâtıkanın akledici bir kuvveti vardır ki onunla zihnî konuları
(umûr-ı tasavvuriyye) ve tasdik edilen işleri (umûr-ı tasdîkiyye) idrak eder.
İşbu kuvvete nazarî akıl (akl-ı nazarî) veya nazarî kuvvet (kuvvet-i
nazariyye) de denir. Nefs-i nâtıkanın eyleme geçirici bir kuvveti (kuvvet-i
âmile) vardır ki cüz’î fiiller itibarıyla insan bedenini, kendine mahsus olan
görüşü ve inancı doğrultusunda hareket ettirir.
Nefs-i nâtıkanın akledici kuvveti itibarıyla dört derecesi vardır: Birinci
derecesi; akledilenlerin tamamından arınmış olup bir çocuğun yazı yazma
yeteneği gibi, akledilebilen şeylerin hepsine karşı yetenekli olmasıdır. Bu
mertebede ona, kaos akıl (akl-ı heyûlânî) denir. İkinci derecesi; akla uygun
apaçık şeylerin (ma’kulât-ı bedîhiyye) hâsıl olup bedîhî olanlardan geçerek
fikir ile nazariyâta varıştır. Bu durumda ona, meleke ile oluşan akıl (akl-ı
bi’l-meleke) derler. Akıl, bütün nazariyelerin birdenbire gerçekleşip fikre
ihtiyacı kalmayacak şekilde latîf bir hale gelse, buna kutsal kuvvet (kuvvet-i
kudsiyye) denir. Üçüncü derecesi; akla uygun olan her türlü şey hiç
düşünmeden ona gelmeye başlayıp yanında bir şekilde bunların
saklanımasıdır. Ve istediği anda hiç çaba harcamadan hepsini yanında hazır
bulmasıdır. Bu mertebede nefse, meleke halindeki akıl (akl-ı bi’l-fi’l) denir.
Dördüncü derecesi; kazanılmış, akla uygun şeyleri aklın mütalaa etmesidir.
Bu mertebedeki ruha, mutlak akıl derler.
Bütün canlı türlerini ve bunların isimlerini, tabiatlarını, şekillerini,
özelliklerini ve durumlarını ancak onları yaratan Allah teâlâ bilir. Bazı
kitaplarda yazılmış olan ve dillerde dolaşan şudur: Canlı türü on sekiz bin
çeşittir, her çeşidi bir başka âlemdir. O halde tamamı on sekiz bin âlemdir.
Bu on sekiz bin âlemi vücuda getirip halk eden, sınırsız ve sayısız tür ve
fertlerini daima yaratan, terbiye eden ve öldüren Hayy ve Kayyûm olan
Allâhu teâlânın kudret ve azametini tefekkür etmeye ve hatırlamaya vesile
olması düşüncesiyle büyük âlemi (âlem-i kebîr) ve içinde bulunan âlemleri
bu kadar açıklamakla yetinildi. Sonsuz sırların hakikatlerini barındıran ve
Allah’ın eşsiz sanatının eseri olan şu görünen âlemle (âlem-i cismânî) ilgili
olarak Rabbimizin hikmetinin uçsuz bucaksız denizlerinde bundan fazla
meşgul olunmayacaktır.
Kâinâtın aynası olan “birinci fen” burada tamamlanmıştır. İnsanın zarfı ve
kabuğu mesâbesinde olan felekler ve unsurlar âleminden bahsedildikten,
insanoğlunun emrinde ve hizmetinde bulunan madenler, bitkiler ve
hayvanlar anlatıldıktan sonra, cihanın aynlarının özü ve nişansız Sultan’ın
dergâh ve kapısı olan insan bedeni ve ruhunun anatomisinin anlatıldığı ve
tahlilinin yapıldığı fenne geçilmiştir. Çünkü en yüce istek [105/b] ve en ulvî
gaye, Hazret-i Mevlâ’nın huzurunda bulunmaktır. Durum böyle iken
Yaratıcısından gâfil olup âlemin halleriyle meşgul olmak, sultanın
huzurunda olduğu halde sultandan yüz çevirip sarayın nakışlarını seyre
dalan kölenin durumuna benzer.
Aşağıdaki beyitlerde bu hususa işaret edilmiştir:
Beyt
1-Hânenin lâzım olan sâhibidir
Bilmeyen, hânesinin tâlibidir
2-Tâ ki bu cihân hey’etine olmalı hayrân
Eflâk-ı dil ü câna gel, et âlemi seyrân
Günümüz Türkçesiyle
1-Misafire lâzım olan hânenin sahibidir. Bilmeyen onu bırakır; câhilce evi
ister.
2-Bu cihanın yapısına, san’atına hayrân olmalı; gönül sarayına çıkıp,
oradan âlemi seyretmeli.
Nazm
1-Nazar eyle bu devr-i eflâke
Dâ’ire oldu nokta-i hâke
2-Dâ’ire içre âlem-i imkân
Âlem içre behâ’im ü insân
3-Oldu insân içinde arş-ı azîm
Ka‘betullah, ya‘ni kalb-i selîm
4-Kalb içinde mahabbet-i Subhân
Ahsenü’l-Hâlıkîn ü âlî-şân
5-Onun ile vücûda geldi cihân
Bahr ile sanki mevc-i bî-pâyân
6-Katreden âdemi kılur peydâ
Onu bahr-ı ulûm ider mahzâ
Günümüz Türkçesiyle
1-Yıldızlara nazar eyle; Daire oldu her biri, bir nokta yere.
2-Daire içindedir şu cihan; imkân âlemi; Âlem içinde hayvanlar ve insan
bedeni.
3-Büyük arş insanın içindedir. Kalb-i selîm Kâbetullah sayılır.
4-Kalp içinde lâzım olan şudur; Subhân’ın sevgisi. Yaratanların en güzeli
Allah, şânı yüceler yücesi.
5-O’nunla meydana geldi cihan; bütün varlıklar. Uçsuz bucaksız
deryâlarla sınırsız dalgalar,
6-Damladan yaratır da insanı; ilimler deryâsı kılar sonunda, sevdiği canı,
Nazm
1-Kandedir cehl ile zulmet nefs-i şeb‘ânındadır
Kandedir ilm ile hikmet bil anı cânındadır
2-Zâhiren ahkâm-ı eflâkın eğer mahkumusun
Bâtınen ay, gün, felekler cümle fermânındadır
3-Sûretâ bu harman-ı âlemde sen bir dânesin
Ma‘nâ yüzünde ne kim var cümle harmânındadır
4-Saykal ur mir’ât-ı kalbe taşraya bakmağı ko
Sen sana bak cümle âlem halkı dîvânındadır
5-Vech-i Hakk’a ayna sensin özünü bir hoş gözet
“Men araf” sırrındaki ma‘den senin kânındadır
Günümüz Türkçesiyle
1-Cehalet ve karanlık nerde diye sorma; onlar, doymayan nefsindedir.
Hani ilim ve hikmet diye sorma; bunlar senin canındadır.
2-Feleklerin hükmüne bağlısın görünürde. Ne var ki ay, güneş ve
yıldızlar, hepsi senin emrindedir.
3-Görünürde bakınca; bu âlemde sen, sadece bir dânesin. Ne varsa şu
cihanda, hepsi senin hamurundadır.
4-Kalp aynasını cilâlayıver; gayrıya bakmayı bırak. Sen kendine bak,
cümle âlem halkı sana hürmettedir.
5-Özüne iyi bak, sen Hakk’ın vechine âyinesin. “Nefsini bilen Allah’ı
bilir” sırrındaki maden senin ocağındadır.
[555] . Üstübec: Hâricî boyalarda kullanılan ve esas itibarıyla kurşun
karbonat olan bir pigment.
Yağlı maddelerin meydana gelmesi, yerin içinde bekleyen rutûbetlerledir.
Madenin hararetiyle incelip çözülerek bölgenin toprağına karıştığında,
tekrar madenin hararetiyle pişer ve koyu yağ haline gelir. Şu halde altın
madeni, dağların içinde, yumuşak taşlı ve kumlu yerlerde oluşur. Gümüş ve
benzerleri ise, dağların derinliklerinde yumuşak toprağa karışmış bulunan
taşların içinde meydana gelir. Kükürt madeni, ıslak, nemli ve yağlı yerler ile
yumuşak topraklarda oluşur. Tuzlar madeni, sıcak topraklarda ve tuzlu
arazilerde oluşur. Kireç madeni (cass), yumuşak ve sıcak yerlerde meydana
gelir. Üstübec madeni (isfîdâc), kireçle karışık kumlu yerlerde oluşur.
Göztaşı (zâc) ve şaplar madeni, kıraç ve sert arazilerde oluşur. Bu kıyasa
göre her madenin bir bölgeye mahsus olduğu görülmüştür. O madenin orada
oluşmasının yerin özelliğinden kaynaklandığı bilinmiştir.
. Üstübec: Hâricî boyalarda kullanılan ve esas itibarıyla kurşun karbonat
olan bir pigment.
Bedenlerin aynası olan anatomi ilmini (cisim ve canın teşrih ve tesrihi),
hayvanî ve bitkisel kuvvetlerini ve hislerini ve bedene giren insânî ruhun
bazı hallerini beş bâb üzerine [106/a] hikmetli bir üslupla beyan eder.
BİRİNCİ BÂB
Teşrih ilminin (Anatomi) faydalarını, cisim ve ruhun kaynağını ve dönüş
yerlerini, âzâların yapılarını, hıltlarını, insan bedeninin kısımlarını ve
isimlerini, âzâların açık ve gizli özelliklerini üç fasılla açıklar.
BİRİNCİ FASIL
Teşrih ilminin (Anatomi) faydalarını, hayvanî ruhun bedendeki bazı
işlevlerini, insan bedeninin geliş ve dönüş yerlerini, insan ruhunun iniş ve
yükseliş hallerini, bedenin bozulup ruhun bâkî kalacağını ve ana gibi olan
cihanın terbiyesini altı madde ile beyan eder.

