Marifetnâme · Haziran 27, 2026

Cehennem tabakalarından ilkinin adı da Cehennem ’dir

KİTABIN MUKADDİMESİ · İkinci Madde İkinci Madde Cehennem tabakalarından ilkinin adı da Cehennem ’dir. Oradaki azap diğerlerine nazaran hafiftir. Burası, Muhammed ümmetinin günahkârları için yaratılmıştır. İkinci …

KİTABIN MUKADDİMESİ · İkinci Madde

İkinci Madde

Cehennem tabakalarından ilkinin adı da Cehennem ’dir. Oradaki azap

diğerlerine nazaran hafiftir. Burası, Muhammed ümmetinin günahkârları

için yaratılmıştır. İkinci tabakanın adı, Saîr ’dir ki Hristiyanlar orada

hapsedilmiştir. Üçüncü tabakanın adı, Sakar ’dır ki orası Yahudiler için

ayrılmıştır. Dördüncü tabakanın adı Cahîm ’dir ki dinden dönen (mürted)ler

ve şeytanlar için onun pek şiddetli azâbı vardır. Beşinci tabakanın adı,

Hutame ’dir, Gayyâ Kuyusu ondadır. Ye’cûc ve me’cûc ile kafirlerin yeridir.

Altıncı tabakanın adı, Lezâ ’dır. Putperest, ateşperest ve sihirbazlar için

hazırlanmıştır. Yedinci tabaka en diptedir ve adı, Hâviye ’dir. O dinsizleri,

zındıkları, hîlekârları, yalancı ve münafıkları içine alacaktır. Onun ateşinin

yakıcılığı ve gazabının şiddeti diğer cehennem tabakalarının hepsinden

fazladır. Sayılan yedi cehennem tabakasının tüm katmanları yedi binden

fazladır.

Bütün âlemleri bir anda yoktan var etmeye gücü yettiği halde, Hak

teâlânın bu âlemi altı günde yaratması, yani Pazar günü başlayıp âlemdeki

bütün varlıkların yaratılışını Cuma günü tamamlamasının sebebi, kullarına

her işte sabır ve teennî ile davranmayı öğretmek ve anlatmaktır. Nitekim O,

azamet ve yüceliği ile şöyle buyurmuştur: “And olsun ki gökleri, yeri ve

ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık ve biz yorgunluk da

duymadık.” (Kaf, 51/38)

Beyt-i Ma’mûr ’a gelince; o, Firdevs cennetinde kırmızı yâkuttan yüksek

bir kubbe idi. Hak teâlâ, Âdem (a.s.)’ı cennetten yeryüzüne indirdiği vakit,

tövbesi kabul olunarak cennet yadigârı olsun ve onu ziyaret edip tavaf etsin

diye Beyt-i Ma‘mûr ’u yüce cennetten bu dünyaya indirip bu günkü

Kâbe’nin bulunduğu yere koymuştu. Beyt-i Ma’mûr’un iki kapısı vardı.

Bunlardan biri doğuya, biri batıya açılırdı. Ve Beyt-i Ma‘mûr ’un içinde

nûrdan üç kandil vardı. Onların ışığının aydınllattığı mekân, halen Kabe’nin

harem bölgesidir .

. Mânâsı: “Mülk ve melekût âlemlerinin Rabbini tesbih ederiz. Arşın

sahibi, yücelik, azamet, heybet, güç, ululuk ve celâl sahibi Allah’ı tesbih

ederiz. Kulların gerçek mânâda melikini ve bütün varlıkların sahibini tesbih

ederiz. Her zaman diri olan O meliki tesbih ederiz ki kendisine uyku hali

gelmez ve O’nun için ölüm söz konusu değildir. Her türlü noksandan uzak

olan O kutsal varlığı; Rabbimizi, meleklerin ve ruhun Rabbini tesbih

ederiz.”

. Mesela Cenâb-ı Hak, âlemi yaratmaya ne gün başlayıp ne gün bitirdiğini

Kur’ân’da haber vermemiştir. Bu konuda söylenilenlerin İsrâiliyât olduğu

belirtilmektedir.

. Bu konu ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “ Şüphesiz

ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden,

geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze geceyi bürüyüp örten;

güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan

Allah’tır. Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.

Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (A’râf, 7/54). Bu konu ile ilgili diğer

âyetler şunlardır: Yûnus, 10/3; Hûd, 11/7; Furkan, 25/59; Secde, 32/4; Kaf,

50/38; Hadîd, 57/4.

. Feleklerin feleği, en büyük felek, taht, mülk, hâkimiyet, zuhûr, tecellî.

Tasavvufta Allah’ın mukayyet isimlerinin istikrar mahalli. Arşullah, Allah

isminin mazharı olması itibarıyla insan, yani insanın bir örneği sayılan

mutlak varlık. Arşu’r-Rahmân veya Allah’ın arşı, kâmil insanın kalbi. Arş,

üzerine Allah’ın istivâ ettiği bir varlıktır. Yerler ve göklere sığmayan Allah

mü’min kulunun kalbine sığdığından onun esas arşı ve istivâ ettiği varlık

insan-ı kâmilin kalbidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 53.)

. Emir âlemi maddesiz ve müddetsiz birdenbire (def’aten), halk âlemi ise

zaman içinde tedrîci olarak yaratılmıştır. Akıl, ruh ve nefis emir âleminden;

felekler, unsurlar ve maddî şeyler halk âlemindendir. (Uludağ, a g.e ., s. 39.)

. İnsanın duyu organları ile bilemeyeceği ve akılla kavrayamayacağı

varlıklar âlemine gayb âlemi denir. Eşyaya sirâyet eden bir hayat olup

bunun mahalli nâsûttur. Sırf vahdete de lâhût denir. Arştan arza kadar

melekût âlemi, bunun dışındaki ilâhî tecellîler ceberût âlemidir. (Uludağ,

a.g.e. , s. 39.)

. Âlem: Kâinât, bütün yaratılmış varlıklar, dünya, cihan, belli bir sınıfı

meydana getiren varlıkların ya da canlıların oluşturduğu varlık toplulukları.

Tasavvufta çok çeşitli âlem kavramları ve tarifleri vardır. Daha fazla bilgi

için bkz. Uludağ, a.g.e. , s. 38.

. “Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır.” hadisiyle bu akla işaret edilmiştir.

Buraya; a)-Vahdet mertebesi, b)-Nûr-ı Muhammedî, c)-Cebrâil, d)-İnsanın

hakikati, e)-Arş denir. Akl-ı evvel Allah’tan ilk zuhûr eden şeydir. Allah ilk

önce onu, sonra onun aracılığı ile tüm diğer şeyleri yaratmıştır. Buna ilâhî

ilmin ilk zuhûru da denir. (Uludağ, a.g.e. , s. 35-36.)

. Önceki sayfalarda da işaret ettiğimiz gibi, burada “Küntü kenzen

mahfiyyen…” hadisine işaret vardır. Tasavvuf ehlinin “İlâhî aşk”

düşüncesinin kaynağı saydığı bu ifadenin hadis olup olmadığı konusunda

pek çok değerlendirme yapılmıştır. Sûfîlere göre varlığın yaratılışının temel

sebebi özetle, Allah’ın kendi zâtına duyduğu sevgiyi, varlığı yaratmak

sûretiyle dışarıya çıkarmasıdır. Özellikle İbn Arabî’nin eserlerinde ortaya

koyduğu, fakat bizzat kendisinin adını koymadığı vahdet-i vücud

düşüncesine göre, varlığın Hakk’ın ezelî ilminden çıkarak son şekline

geldiği âna kadar geçirdiği bir takım aşamalar vardır. Bunlara “merâtib-i

vücud”, “varlık mertebeleri” denir. Daha fazla bilgi için bk. Yıldırım, a.g.e. ,

s. 98; Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis , Yediveren, Konya 2001,

s. 268.

. İbrahim Hakkı Erzurûmî Hazretleri’nin burada ittifak ettiklerini

bildirdiği tefsir ve hadis bilginlerini İsrâiliyât nakletmekte bir sakınca

görmeyen âlimler diye düşünmek doğru olur. Hatta bunlara tasavvufta

“vahdet-i vücud” düşüncesini kabul eden âlimleri de katmalıyız. Çünkü

buradan itibaren bahsedilen konular, daha çok tasavvufta “varlığın birliği”

düşüncesine sahip âlimlerce ifade edilen düşüncelerdir.

. Âlemin yaratılışı konusunda İslâm tarihinde Yahudi ve Hıristiyan

kaynaklardan pek çok rivayet, tefsir ve hadis kitaplarına girmiştir.

Bu rivayetler tefsir usûlünde “İsrâiliyât” adı altında incelenmektedir.

Gerek Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanında Müslüman olan az sayıdaki

Yahudi asıllı Müslüman ve gerekse onun vefatından sonra ehl-i kitaptan

Müslüman olanlar eski din ve kültürlerinden bazı konuları Müslüman

olduktan sonra da dile getirmişlerdir. Zamanla bazı Müslüman bilginlerin

de bazı konularda bizden önceki ümmetlerin bilgilerine baş vurdukları

görülmüştür.

Tefsir âlimleri İsrâiliyât denilen haberleri üç kısımda değerlendirmişlerdir.

a-Sıhhati bilinip Kur’ân’a uygun olanlar. Bunlar makbul olan haberlerdir. b-

Yalan olduğu bilinip Kur’ân’a muhâlif olanlar ki bunların rivayeti aslâ câiz

değildir. c-Sıhhati tam olarak bilinemeyen, bu bakımdan ne kabul ne de

yalanlanabilen rivayetler. Özellikle tefsirdeki ihtilaflar bu gibi hallerde

ortaya çıkmaktadır. Biz bu dar yerimizde İsrâiliyâtta meşhur olmuş birkaç

önemli zâtın ismini verip konuyu bitirelim: Abdullah b. Selâm (ö.43/663-

664), Ka’bu’l-Ahbâr (32/652-653), Vehb b. Münebbih (110-114/728-732-

734) ve Abdülmelik b. Abdilazîz b. Cüreyc (150/767). Daha fazla bilgi için

bkz. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi , Diyânet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.

I, Ankara 1988, s.120. Özellikle tasavvufî muhitlerde bu tür rivayetler daha

çok yer edinmiştir.

Tasavvuf erbâbı (mutasavvıfe) bu rivayetlere gönül dünyalarındaki

zenginlik oranında çok değişik anlamlar yüklemişlerdir. Mesela 1544-1628

yılları arasında yaşayan önemli Osmanlı mutasavvıfı azîz Mahmud Hüdâyi

de Hulâsatü’l-ahbâr fî Ahvâli’n-Nebiyyi’l-muhtâr adlı eserinde bu tür

rivayetleri zikretmiştir. Bkz. Âlemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhûru ,

Hulâsatü’l-ahbâr , Çeviren: Kerîm Kara-Mustafa Özdemir, İnsan Yayınları,

İstanbul.

. Mârifetnâme müellifi İbrahim Hakkı Erzurûmî Hazretleri bu hacimli

eserinde ele aldığı konularla ilgili eski-yeni ne kadar rivayet varsa hepsine

yer vermeye çalışmıştır. İşlediği konunun önce geleneksel rivayetlerini

vermiş, daha sonra da yaşadığı çağa kadar gelişen deney ve gözleme dayalı

yeni bilgileri aktarmıştır. Bu sebeple okuyucunun bu noktaya dikkat etmesi

gerekir. Eserin baştan sona bir bütünlük teşkil ettiğini hatırda tutmalıdır.

Erzurûmî rivayetler konusunda çoğunlukla nakledici durumundadır.

Kendi zamanına kadar gelen bilgi-hikmet ve inanç mirasını eserinde

toplamıştır.

Kadîm zamana ait bu mirasın sonraki nesillere aktarılmasında bir köprü

vazifesi yapmıştır. Bu konularla ilgili bir değerlendirme yaparken sırf

Erzurûmî’nin düşünceleri diye düşünüp ona ithamlarda bulunmak doğru

değildir.

Özetle Mârifetnâme ’de ele alınıp incelenen konular, yazılan rivayetler,

Erzurûmî’nin kendisinin îcat ettiği şeyler değildir.

O günün müslüman toplumunda hatta diğer din mensupları arasında

derece derece bilinen ve kabul görülen hususlardır.

Burada geçen bilgi ve rivayetleri günümüz bilgi ve kültürüyle elbette

mukãyese edebiliriz. Doğru-yanlış, geçerli-geçersiz gibi hükümlere

varabiliriz. Ancak bu günün verileri ile üç asır öncesinin bir emeğini

küçültüp karalamak doğru olmaz diye düşünüyoruz. Bunun yerine, şerefli

mazimize not düşen fazîletli âlimleri emeklerinden dolayı hayır ve şükran

ile yâd etmenin daha uygun olacağını düşünüyoruz.

. Âyet-i kerîmeler Mushaf-ı Şerîf’teki tertibine göre sıralanmıştır.

Bunun altında altıncı kat gökyüzü vardır ve o taze incidendir. Buranın

ismi Raka ’dır; Altıncı kat semâdaki melekler gılmân (hizmetkâr)

şeklindedir. Yüzleri gülden tazedir. Hepsi de Allah korkusundan rükûa

varmışlardır. Ve “subhâne rabbî külli şey’in” tesbihini dillerine vird

edinmişlerdir. Reislerinin adı Kemhâil ’dir, altıncı kat gökyüzünün

bekçisidir. Onun altında beşinci kat gökyüzü vardır; kırmızı altındandır.

İsmi Denika ’dır. Buranın melekleri hûriler şeklindedir. Onların hepsi de

Allah korkusundan tevazu ile oturur vaziyette dururlar. Tesbihleri şudur;

“subhâne’l-hâlıkı’n-nûri ve bi-hamdihî” Reislerinin ismi Semhâil ’dir ki o,

beşinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında dördüncü kat gökyüzü

vardır ki beyaz gümüştendir. İsmi, Erkalun ’dur. Ve onun melekleri at

şeklindedir. Tesbihleri şudur; “subhâne’l-meliki’l-kuddûsi rabbünâ ve

rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” Reislerinin ismi Kâkâil ’dir; dördüncü kat

gökyüzünün bekçisidir. Onun altında üçüncü kat gökyüzü vardır ki sarı

yâkuttandır. İsmi Mâûn ’dur ve onun melekleri kartal şeklindedir; tesbihleri

şudur; “subhâne’l-hayyi’llezî lâ yemûtü” Reislerinin ismi Safdail ’dir;

üçüncü kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında ikinci kat gökyüzü vardır

ki kırmızı yâkuttandır. İsmi Kaydum ’dur. Buranın bütün melekleri deve

şeklindedir. Tesbihleri şudur; “Subhâne zi’l-izzeti ve’l-ceberût” Reislerinin

ismi Mencail ’dir; ikinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında birinci kat

gökyüzü vardır ki yeşil zeberceddendir. İsmi Berkia ’dır; melekleri sığır

şeklindedir.

Tesbihleri

şudur;

“subhâne

zi’l-melülki

ve’l-melekût”

Reislerinin ismi İsmail’dir; dünya semâsının bekçisidir. Bu, büyük ve güzel

bir melek olup Mîkâil ’in vekilidir. Yağmuru her yere o paylaştırır. Damlalar

onun hesap ettiği yerlere yağar ve bulutlar ancak onun sevk ettiği bölgelere

gider.

Melekût âlemi (bâtın âlem), bu on dört çeşit ruh ile tamam olmuştur.

Âlemin en saf, en temiz ve en güzel olanına gayb âlemi, lâhût âlemi ve

ceberût âlemi denir. Ortasına; ruhlar âlemi, mânâlar âlemi ve emir âlemi

denir. En aşağı, en kesîf ve cisimlere en yakın olanına ise âlem-i mücerredât

[4/a] (soyut âlem), berzah âlemi ve misal âlemi denir.

. Harem bölgesi: Halen, hac ve umre için ihrâma girilen mîkat

mahallerinin bulunduğu noktalar ve avlanma yasağı gibi belirli kuralların

geçerli olduğu harem bölgesi, Beyt-i Ma‘mûr’dan söz konusu ışığın

vurduğu yerdir denilmektedir.

. Firdevs cenneti, şu âyet-i kerîmelerde geçmektedir: “İman edip iyi

davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makãm olarak Firdevs

cennetleri vardır.” (Kehf, 18/107); “(Evet) Firdevs’e vâris olan bu

kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.” (Mü’minûn, 23/11)

. Zeberced: Zümrütten daha açık yeşil olan ve zümrüt kadar değeri

olmayan bir süs taşı.

. Makãm-ı mahmûd: Övülmüş makãm demek olup, âyet-i kerîmede şöyle

geçmektedir: “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nâfile

olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir

makãma (makãm-ı mahmûd) göndereceğini umabilirsin.” (İsrâ, 17/79)

Müfessirlere göre makãm-ı mahmûd, Hz. Peygamber’in, kıyamet

günündeki şefaat makãmı veya kendisine livâü’l-hamd sancağının

verileceği makãmdır. ( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. II, s. 398.)

. Beyt-i Ma‘mûr: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mîrâc sırasında göğün

yedinci katında ziyaret ettiği bir evin adı. Kâbe’nin tam üzerinde olduğu

ifade edilir. ( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. I, s. 134.)

. Livâ-yı hamd: Kıyamet gününde mahşerde Hz. Muhammed’in (s.a.v.)

ümmetinin, altında toplanacağı bildirilen sancaktır. Ansiklopedik İslâm

Lugatı , Yay: Tercüman Gazetesi, İstanbul 1982, c. I, s. 375.

. Rahîk-ı Mahtûm: Mutaffifîn sûresinin 25. âyet-i kerîmesinde

geçmektedir.

Bunun altında altıncı kat gökyüzü vardır ve o taze incidendir. Buranın

ismi Raka ’dır; Altıncı kat semâdaki melekler gılmân (hizmetkâr)

şeklindedir. Yüzleri gülden tazedir. Hepsi de Allah korkusundan rükûa

varmışlardır. Ve “subhâne rabbî külli şey’in” tesbihini dillerine vird

edinmişlerdir. Reislerinin adı Kemhâil ’dir, altıncı kat gökyüzünün

bekçisidir. Onun altında beşinci kat gökyüzü vardır; kırmızı altındandır.

İsmi Denika ’dır. Buranın melekleri hûriler şeklindedir. Onların hepsi de

Allah korkusundan tevazu ile oturur vaziyette dururlar. Tesbihleri şudur;

“subhâne’l-hâlıkı’n-nûri ve bi-hamdihî” Reislerinin ismi Semhâil ’dir ki o,

beşinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında dördüncü kat gökyüzü

vardır ki beyaz gümüştendir. İsmi, Erkalun ’dur. Ve onun melekleri at

şeklindedir. Tesbihleri şudur; “subhâne’l-meliki’l-kuddûsi rabbünâ ve

rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” Reislerinin ismi Kâkâil ’dir; dördüncü kat

gökyüzünün bekçisidir. Onun altında üçüncü kat gökyüzü vardır ki sarı

yâkuttandır. İsmi Mâûn ’dur ve onun melekleri kartal şeklindedir; tesbihleri

şudur; “subhâne’l-hayyi’llezî lâ yemûtü” Reislerinin ismi Safdail ’dir;

üçüncü kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında ikinci kat gökyüzü vardır

ki kırmızı yâkuttandır. İsmi Kaydum ’dur. Buranın bütün melekleri deve

şeklindedir. Tesbihleri şudur; “Subhâne zi’l-izzeti ve’l-ceberût” Reislerinin

ismi Mencail ’dir; ikinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında birinci kat

gökyüzü vardır ki yeşil zeberceddendir. İsmi Berkia ’dır; melekleri sığır

şeklindedir.

Tesbihleri

şudur;

“subhâne

zi’l-melülki

ve’l-melekût”

Reislerinin ismi İsmail’dir; dünya semâsının bekçisidir. Bu, büyük ve güzel

bir melek olup Mîkâil ’in vekilidir. Yağmuru her yere o paylaştırır. Damlalar

onun hesap ettiği yerlere yağar ve bulutlar ancak onun sevk ettiği bölgelere

gider.

. Tûr sûresinin 6. âyetinde bahr-ı mescûrun, zamanı geldiğinde fokur

fokur kaynatılacağı bildirilmektedir.

. Mânâsı: “Allah’ı tesbih ederiz, O’na hamd ederiz ki; O’ndan başka ilâh

yoktur, O en büyüktür. O yücedir, O büyüktür; O’ndan başka gerçek

mânâda hiçbir güç ve kuvvet yoktur.”

. Burada Zümer sûresinin 75.inci âyet-i kerimesine telmih olunmuştur.

Hamd sancağı , halen cennetin yücelerinde uçsuz bucaksız bir sahrâda

bulunan Hamd dağı üzerine dikilmiş görkemli bir sancaktır. Uzunluğu bin

yıllık mesafedir. Direği beyaz gümüşten ve yeşil zeberceddendir. “Âlem”in

uç kısmı kırmızı yâkuttandır. O sancağın üç köşesi vardır ve her iki

köşesinin arası beş yüz yıllık mesafedir. Üzerine nûrdan üç satır yazı vardır

ve her bir satırın uzunluğu beş yüz yıllık mesafedir. Birinci satırda:

Bismillâhirrahmânirrahîm (Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla)

yazılıdır. İkinci satırda: Lâ ilâhe illa’llâh muhammedün rasûlullah

(Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed aleyhisselâm O’nun elçisidir)

yazılıdır. [8/a] Üçüncü satırda: El-hamdü li’llâhi rabbi’l-âlemîn (Âlemlerin

Rabbi Allah’a hamd olsun) yazılıdır.