KİTABIN MUKADDİMESİ · İkinci Madde
İkinci Madde
Cehennem tabakalarından ilkinin adı da Cehennem ’dir. Oradaki azap
diğerlerine nazaran hafiftir. Burası, Muhammed ümmetinin günahkârları
için yaratılmıştır. İkinci tabakanın adı, Saîr ’dir ki Hristiyanlar orada
hapsedilmiştir. Üçüncü tabakanın adı, Sakar ’dır ki orası Yahudiler için
ayrılmıştır. Dördüncü tabakanın adı Cahîm ’dir ki dinden dönen (mürted)ler
ve şeytanlar için onun pek şiddetli azâbı vardır. Beşinci tabakanın adı,
Hutame ’dir, Gayyâ Kuyusu ondadır. Ye’cûc ve me’cûc ile kafirlerin yeridir.
Altıncı tabakanın adı, Lezâ ’dır. Putperest, ateşperest ve sihirbazlar için
hazırlanmıştır. Yedinci tabaka en diptedir ve adı, Hâviye ’dir. O dinsizleri,
zındıkları, hîlekârları, yalancı ve münafıkları içine alacaktır. Onun ateşinin
yakıcılığı ve gazabının şiddeti diğer cehennem tabakalarının hepsinden
fazladır. Sayılan yedi cehennem tabakasının tüm katmanları yedi binden
fazladır.
Bütün âlemleri bir anda yoktan var etmeye gücü yettiği halde, Hak
teâlânın bu âlemi altı günde yaratması, yani Pazar günü başlayıp âlemdeki
bütün varlıkların yaratılışını Cuma günü tamamlamasının sebebi, kullarına
her işte sabır ve teennî ile davranmayı öğretmek ve anlatmaktır. Nitekim O,
azamet ve yüceliği ile şöyle buyurmuştur: “And olsun ki gökleri, yeri ve
ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık ve biz yorgunluk da
duymadık.” (Kaf, 51/38)
Beyt-i Ma’mûr ’a gelince; o, Firdevs cennetinde kırmızı yâkuttan yüksek
bir kubbe idi. Hak teâlâ, Âdem (a.s.)’ı cennetten yeryüzüne indirdiği vakit,
tövbesi kabul olunarak cennet yadigârı olsun ve onu ziyaret edip tavaf etsin
diye Beyt-i Ma‘mûr ’u yüce cennetten bu dünyaya indirip bu günkü
Kâbe’nin bulunduğu yere koymuştu. Beyt-i Ma’mûr’un iki kapısı vardı.
Bunlardan biri doğuya, biri batıya açılırdı. Ve Beyt-i Ma‘mûr ’un içinde
nûrdan üç kandil vardı. Onların ışığının aydınllattığı mekân, halen Kabe’nin
harem bölgesidir .
. Mânâsı: “Mülk ve melekût âlemlerinin Rabbini tesbih ederiz. Arşın
sahibi, yücelik, azamet, heybet, güç, ululuk ve celâl sahibi Allah’ı tesbih
ederiz. Kulların gerçek mânâda melikini ve bütün varlıkların sahibini tesbih
ederiz. Her zaman diri olan O meliki tesbih ederiz ki kendisine uyku hali
gelmez ve O’nun için ölüm söz konusu değildir. Her türlü noksandan uzak
olan O kutsal varlığı; Rabbimizi, meleklerin ve ruhun Rabbini tesbih
ederiz.”
. Mesela Cenâb-ı Hak, âlemi yaratmaya ne gün başlayıp ne gün bitirdiğini
Kur’ân’da haber vermemiştir. Bu konuda söylenilenlerin İsrâiliyât olduğu
belirtilmektedir.
. Bu konu ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “ Şüphesiz
ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden,
geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze geceyi bürüyüp örten;
güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan
Allah’tır. Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.
Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (A’râf, 7/54). Bu konu ile ilgili diğer
âyetler şunlardır: Yûnus, 10/3; Hûd, 11/7; Furkan, 25/59; Secde, 32/4; Kaf,
50/38; Hadîd, 57/4.
. Feleklerin feleği, en büyük felek, taht, mülk, hâkimiyet, zuhûr, tecellî.
Tasavvufta Allah’ın mukayyet isimlerinin istikrar mahalli. Arşullah, Allah
isminin mazharı olması itibarıyla insan, yani insanın bir örneği sayılan
mutlak varlık. Arşu’r-Rahmân veya Allah’ın arşı, kâmil insanın kalbi. Arş,
üzerine Allah’ın istivâ ettiği bir varlıktır. Yerler ve göklere sığmayan Allah
mü’min kulunun kalbine sığdığından onun esas arşı ve istivâ ettiği varlık
insan-ı kâmilin kalbidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 53.)
. Emir âlemi maddesiz ve müddetsiz birdenbire (def’aten), halk âlemi ise
zaman içinde tedrîci olarak yaratılmıştır. Akıl, ruh ve nefis emir âleminden;
felekler, unsurlar ve maddî şeyler halk âlemindendir. (Uludağ, a g.e ., s. 39.)
. İnsanın duyu organları ile bilemeyeceği ve akılla kavrayamayacağı
varlıklar âlemine gayb âlemi denir. Eşyaya sirâyet eden bir hayat olup
bunun mahalli nâsûttur. Sırf vahdete de lâhût denir. Arştan arza kadar
melekût âlemi, bunun dışındaki ilâhî tecellîler ceberût âlemidir. (Uludağ,
a.g.e. , s. 39.)
. Âlem: Kâinât, bütün yaratılmış varlıklar, dünya, cihan, belli bir sınıfı
meydana getiren varlıkların ya da canlıların oluşturduğu varlık toplulukları.
Tasavvufta çok çeşitli âlem kavramları ve tarifleri vardır. Daha fazla bilgi
için bkz. Uludağ, a.g.e. , s. 38.
. “Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır.” hadisiyle bu akla işaret edilmiştir.
Buraya; a)-Vahdet mertebesi, b)-Nûr-ı Muhammedî, c)-Cebrâil, d)-İnsanın
hakikati, e)-Arş denir. Akl-ı evvel Allah’tan ilk zuhûr eden şeydir. Allah ilk
önce onu, sonra onun aracılığı ile tüm diğer şeyleri yaratmıştır. Buna ilâhî
ilmin ilk zuhûru da denir. (Uludağ, a.g.e. , s. 35-36.)
. Önceki sayfalarda da işaret ettiğimiz gibi, burada “Küntü kenzen
mahfiyyen…” hadisine işaret vardır. Tasavvuf ehlinin “İlâhî aşk”
düşüncesinin kaynağı saydığı bu ifadenin hadis olup olmadığı konusunda
pek çok değerlendirme yapılmıştır. Sûfîlere göre varlığın yaratılışının temel
sebebi özetle, Allah’ın kendi zâtına duyduğu sevgiyi, varlığı yaratmak
sûretiyle dışarıya çıkarmasıdır. Özellikle İbn Arabî’nin eserlerinde ortaya
koyduğu, fakat bizzat kendisinin adını koymadığı vahdet-i vücud
düşüncesine göre, varlığın Hakk’ın ezelî ilminden çıkarak son şekline
geldiği âna kadar geçirdiği bir takım aşamalar vardır. Bunlara “merâtib-i
vücud”, “varlık mertebeleri” denir. Daha fazla bilgi için bk. Yıldırım, a.g.e. ,
s. 98; Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis , Yediveren, Konya 2001,
s. 268.
. İbrahim Hakkı Erzurûmî Hazretleri’nin burada ittifak ettiklerini
bildirdiği tefsir ve hadis bilginlerini İsrâiliyât nakletmekte bir sakınca
görmeyen âlimler diye düşünmek doğru olur. Hatta bunlara tasavvufta
“vahdet-i vücud” düşüncesini kabul eden âlimleri de katmalıyız. Çünkü
buradan itibaren bahsedilen konular, daha çok tasavvufta “varlığın birliği”
düşüncesine sahip âlimlerce ifade edilen düşüncelerdir.
. Âlemin yaratılışı konusunda İslâm tarihinde Yahudi ve Hıristiyan
kaynaklardan pek çok rivayet, tefsir ve hadis kitaplarına girmiştir.
Bu rivayetler tefsir usûlünde “İsrâiliyât” adı altında incelenmektedir.
Gerek Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanında Müslüman olan az sayıdaki
Yahudi asıllı Müslüman ve gerekse onun vefatından sonra ehl-i kitaptan
Müslüman olanlar eski din ve kültürlerinden bazı konuları Müslüman
olduktan sonra da dile getirmişlerdir. Zamanla bazı Müslüman bilginlerin
de bazı konularda bizden önceki ümmetlerin bilgilerine baş vurdukları
görülmüştür.
Tefsir âlimleri İsrâiliyât denilen haberleri üç kısımda değerlendirmişlerdir.
a-Sıhhati bilinip Kur’ân’a uygun olanlar. Bunlar makbul olan haberlerdir. b-
Yalan olduğu bilinip Kur’ân’a muhâlif olanlar ki bunların rivayeti aslâ câiz
değildir. c-Sıhhati tam olarak bilinemeyen, bu bakımdan ne kabul ne de
yalanlanabilen rivayetler. Özellikle tefsirdeki ihtilaflar bu gibi hallerde
ortaya çıkmaktadır. Biz bu dar yerimizde İsrâiliyâtta meşhur olmuş birkaç
önemli zâtın ismini verip konuyu bitirelim: Abdullah b. Selâm (ö.43/663-
664), Ka’bu’l-Ahbâr (32/652-653), Vehb b. Münebbih (110-114/728-732-
734) ve Abdülmelik b. Abdilazîz b. Cüreyc (150/767). Daha fazla bilgi için
bkz. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi , Diyânet İşleri Başkanlığı Yayınları, c.
I, Ankara 1988, s.120. Özellikle tasavvufî muhitlerde bu tür rivayetler daha
çok yer edinmiştir.
Tasavvuf erbâbı (mutasavvıfe) bu rivayetlere gönül dünyalarındaki
zenginlik oranında çok değişik anlamlar yüklemişlerdir. Mesela 1544-1628
yılları arasında yaşayan önemli Osmanlı mutasavvıfı azîz Mahmud Hüdâyi
de Hulâsatü’l-ahbâr fî Ahvâli’n-Nebiyyi’l-muhtâr adlı eserinde bu tür
rivayetleri zikretmiştir. Bkz. Âlemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhûru ,
Hulâsatü’l-ahbâr , Çeviren: Kerîm Kara-Mustafa Özdemir, İnsan Yayınları,
İstanbul.
. Mârifetnâme müellifi İbrahim Hakkı Erzurûmî Hazretleri bu hacimli
eserinde ele aldığı konularla ilgili eski-yeni ne kadar rivayet varsa hepsine
yer vermeye çalışmıştır. İşlediği konunun önce geleneksel rivayetlerini
vermiş, daha sonra da yaşadığı çağa kadar gelişen deney ve gözleme dayalı
yeni bilgileri aktarmıştır. Bu sebeple okuyucunun bu noktaya dikkat etmesi
gerekir. Eserin baştan sona bir bütünlük teşkil ettiğini hatırda tutmalıdır.
Erzurûmî rivayetler konusunda çoğunlukla nakledici durumundadır.
Kendi zamanına kadar gelen bilgi-hikmet ve inanç mirasını eserinde
toplamıştır.
Kadîm zamana ait bu mirasın sonraki nesillere aktarılmasında bir köprü
vazifesi yapmıştır. Bu konularla ilgili bir değerlendirme yaparken sırf
Erzurûmî’nin düşünceleri diye düşünüp ona ithamlarda bulunmak doğru
değildir.
Özetle Mârifetnâme ’de ele alınıp incelenen konular, yazılan rivayetler,
Erzurûmî’nin kendisinin îcat ettiği şeyler değildir.
O günün müslüman toplumunda hatta diğer din mensupları arasında
derece derece bilinen ve kabul görülen hususlardır.
Burada geçen bilgi ve rivayetleri günümüz bilgi ve kültürüyle elbette
mukãyese edebiliriz. Doğru-yanlış, geçerli-geçersiz gibi hükümlere
varabiliriz. Ancak bu günün verileri ile üç asır öncesinin bir emeğini
küçültüp karalamak doğru olmaz diye düşünüyoruz. Bunun yerine, şerefli
mazimize not düşen fazîletli âlimleri emeklerinden dolayı hayır ve şükran
ile yâd etmenin daha uygun olacağını düşünüyoruz.
. Âyet-i kerîmeler Mushaf-ı Şerîf’teki tertibine göre sıralanmıştır.
Bunun altında altıncı kat gökyüzü vardır ve o taze incidendir. Buranın
ismi Raka ’dır; Altıncı kat semâdaki melekler gılmân (hizmetkâr)
şeklindedir. Yüzleri gülden tazedir. Hepsi de Allah korkusundan rükûa
varmışlardır. Ve “subhâne rabbî külli şey’in” tesbihini dillerine vird
edinmişlerdir. Reislerinin adı Kemhâil ’dir, altıncı kat gökyüzünün
bekçisidir. Onun altında beşinci kat gökyüzü vardır; kırmızı altındandır.
İsmi Denika ’dır. Buranın melekleri hûriler şeklindedir. Onların hepsi de
Allah korkusundan tevazu ile oturur vaziyette dururlar. Tesbihleri şudur;
“subhâne’l-hâlıkı’n-nûri ve bi-hamdihî” Reislerinin ismi Semhâil ’dir ki o,
beşinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında dördüncü kat gökyüzü
vardır ki beyaz gümüştendir. İsmi, Erkalun ’dur. Ve onun melekleri at
şeklindedir. Tesbihleri şudur; “subhâne’l-meliki’l-kuddûsi rabbünâ ve
rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” Reislerinin ismi Kâkâil ’dir; dördüncü kat
gökyüzünün bekçisidir. Onun altında üçüncü kat gökyüzü vardır ki sarı
yâkuttandır. İsmi Mâûn ’dur ve onun melekleri kartal şeklindedir; tesbihleri
şudur; “subhâne’l-hayyi’llezî lâ yemûtü” Reislerinin ismi Safdail ’dir;
üçüncü kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında ikinci kat gökyüzü vardır
ki kırmızı yâkuttandır. İsmi Kaydum ’dur. Buranın bütün melekleri deve
şeklindedir. Tesbihleri şudur; “Subhâne zi’l-izzeti ve’l-ceberût” Reislerinin
ismi Mencail ’dir; ikinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında birinci kat
gökyüzü vardır ki yeşil zeberceddendir. İsmi Berkia ’dır; melekleri sığır
şeklindedir.
Tesbihleri
şudur;
“subhâne
zi’l-melülki
ve’l-melekût”
Reislerinin ismi İsmail’dir; dünya semâsının bekçisidir. Bu, büyük ve güzel
bir melek olup Mîkâil ’in vekilidir. Yağmuru her yere o paylaştırır. Damlalar
onun hesap ettiği yerlere yağar ve bulutlar ancak onun sevk ettiği bölgelere
gider.
Melekût âlemi (bâtın âlem), bu on dört çeşit ruh ile tamam olmuştur.
Âlemin en saf, en temiz ve en güzel olanına gayb âlemi, lâhût âlemi ve
ceberût âlemi denir. Ortasına; ruhlar âlemi, mânâlar âlemi ve emir âlemi
denir. En aşağı, en kesîf ve cisimlere en yakın olanına ise âlem-i mücerredât
[4/a] (soyut âlem), berzah âlemi ve misal âlemi denir.
. Harem bölgesi: Halen, hac ve umre için ihrâma girilen mîkat
mahallerinin bulunduğu noktalar ve avlanma yasağı gibi belirli kuralların
geçerli olduğu harem bölgesi, Beyt-i Ma‘mûr’dan söz konusu ışığın
vurduğu yerdir denilmektedir.
. Firdevs cenneti, şu âyet-i kerîmelerde geçmektedir: “İman edip iyi
davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makãm olarak Firdevs
cennetleri vardır.” (Kehf, 18/107); “(Evet) Firdevs’e vâris olan bu
kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.” (Mü’minûn, 23/11)
. Zeberced: Zümrütten daha açık yeşil olan ve zümrüt kadar değeri
olmayan bir süs taşı.
. Makãm-ı mahmûd: Övülmüş makãm demek olup, âyet-i kerîmede şöyle
geçmektedir: “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nâfile
olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir
makãma (makãm-ı mahmûd) göndereceğini umabilirsin.” (İsrâ, 17/79)
Müfessirlere göre makãm-ı mahmûd, Hz. Peygamber’in, kıyamet
günündeki şefaat makãmı veya kendisine livâü’l-hamd sancağının
verileceği makãmdır. ( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. II, s. 398.)
. Beyt-i Ma‘mûr: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mîrâc sırasında göğün
yedinci katında ziyaret ettiği bir evin adı. Kâbe’nin tam üzerinde olduğu
ifade edilir. ( Ansiklopedik İslâm Lugatı , c. I, s. 134.)
. Livâ-yı hamd: Kıyamet gününde mahşerde Hz. Muhammed’in (s.a.v.)
ümmetinin, altında toplanacağı bildirilen sancaktır. Ansiklopedik İslâm
Lugatı , Yay: Tercüman Gazetesi, İstanbul 1982, c. I, s. 375.
. Rahîk-ı Mahtûm: Mutaffifîn sûresinin 25. âyet-i kerîmesinde
geçmektedir.
Bunun altında altıncı kat gökyüzü vardır ve o taze incidendir. Buranın
ismi Raka ’dır; Altıncı kat semâdaki melekler gılmân (hizmetkâr)
şeklindedir. Yüzleri gülden tazedir. Hepsi de Allah korkusundan rükûa
varmışlardır. Ve “subhâne rabbî külli şey’in” tesbihini dillerine vird
edinmişlerdir. Reislerinin adı Kemhâil ’dir, altıncı kat gökyüzünün
bekçisidir. Onun altında beşinci kat gökyüzü vardır; kırmızı altındandır.
İsmi Denika ’dır. Buranın melekleri hûriler şeklindedir. Onların hepsi de
Allah korkusundan tevazu ile oturur vaziyette dururlar. Tesbihleri şudur;
“subhâne’l-hâlıkı’n-nûri ve bi-hamdihî” Reislerinin ismi Semhâil ’dir ki o,
beşinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında dördüncü kat gökyüzü
vardır ki beyaz gümüştendir. İsmi, Erkalun ’dur. Ve onun melekleri at
şeklindedir. Tesbihleri şudur; “subhâne’l-meliki’l-kuddûsi rabbünâ ve
rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” Reislerinin ismi Kâkâil ’dir; dördüncü kat
gökyüzünün bekçisidir. Onun altında üçüncü kat gökyüzü vardır ki sarı
yâkuttandır. İsmi Mâûn ’dur ve onun melekleri kartal şeklindedir; tesbihleri
şudur; “subhâne’l-hayyi’llezî lâ yemûtü” Reislerinin ismi Safdail ’dir;
üçüncü kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında ikinci kat gökyüzü vardır
ki kırmızı yâkuttandır. İsmi Kaydum ’dur. Buranın bütün melekleri deve
şeklindedir. Tesbihleri şudur; “Subhâne zi’l-izzeti ve’l-ceberût” Reislerinin
ismi Mencail ’dir; ikinci kat gökyüzünün bekçisidir. Onun altında birinci kat
gökyüzü vardır ki yeşil zeberceddendir. İsmi Berkia ’dır; melekleri sığır
şeklindedir.
Tesbihleri
şudur;
“subhâne
zi’l-melülki
ve’l-melekût”
Reislerinin ismi İsmail’dir; dünya semâsının bekçisidir. Bu, büyük ve güzel
bir melek olup Mîkâil ’in vekilidir. Yağmuru her yere o paylaştırır. Damlalar
onun hesap ettiği yerlere yağar ve bulutlar ancak onun sevk ettiği bölgelere
gider.
. Tûr sûresinin 6. âyetinde bahr-ı mescûrun, zamanı geldiğinde fokur
fokur kaynatılacağı bildirilmektedir.
. Mânâsı: “Allah’ı tesbih ederiz, O’na hamd ederiz ki; O’ndan başka ilâh
yoktur, O en büyüktür. O yücedir, O büyüktür; O’ndan başka gerçek
mânâda hiçbir güç ve kuvvet yoktur.”
. Burada Zümer sûresinin 75.inci âyet-i kerimesine telmih olunmuştur.
Hamd sancağı , halen cennetin yücelerinde uçsuz bucaksız bir sahrâda
bulunan Hamd dağı üzerine dikilmiş görkemli bir sancaktır. Uzunluğu bin
yıllık mesafedir. Direği beyaz gümüşten ve yeşil zeberceddendir. “Âlem”in
uç kısmı kırmızı yâkuttandır. O sancağın üç köşesi vardır ve her iki
köşesinin arası beş yüz yıllık mesafedir. Üzerine nûrdan üç satır yazı vardır
ve her bir satırın uzunluğu beş yüz yıllık mesafedir. Birinci satırda:
Bismillâhirrahmânirrahîm (Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla)
yazılıdır. İkinci satırda: Lâ ilâhe illa’llâh muhammedün rasûlullah
(Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed aleyhisselâm O’nun elçisidir)
yazılıdır. [8/a] Üçüncü satırda: El-hamdü li’llâhi rabbi’l-âlemîn (Âlemlerin
Rabbi Allah’a hamd olsun) yazılıdır.

