ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Dünya sevgisinin, Mevlâ’nın huzuruna varmaya engel olduğunu, gönlün
çeşitli zühd yöntemleriyle ondan kurtulduğunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dünya sevgisi
kulu Mevlâ’sının yolundan döndürüp ibadet ve huzurundan alıkoyar.
Dünyayı gönülden uzaklaştırmak ve aradan kaldırmak ancak dünyalık her
şeyden sıyrılmak (tecerrüd) [179] ve dünyadan yüz çevirmekle (zühd) [180]
mümkün olur. Bu zühd ve tecerrüd şunun için sana lâzımdır ki dünyaya
meyil ve muhabbetin seni meşgul eder. Dışını (zâhir) sürekli istekler ve
çalışma ile bağlayıp hapseder; kalbini de (bâtın) arzu ve isteklerle meşgul
eder. Hâlbuki bunların ikisi de Hakk’ın huzurundan ve O’na ibadetten
uzaklaştırıcıdır. Çünkü nefis ve kalp, ikisi birdir. Bir şeyle meşgul
olduğunda zıddından uzak durmuş olursun. Dünya ile âhiret iki zıdda
benzer ki birini memnun eden diğerini kızdırır. Şüphesiz ki dünya ile âhiret,
batı ile doğu gibidir. Birine meylettiğin kadar öbüründen uzaklaşırsın.
Dışta (zâhir) talep ve çalışma ile olan dünya meşguliyetinin lüzumu bir
vâkıadır. Çünkü Hazret-i Ebû’d-Derdâ (r.a.) demiştir ki: “İbadetle ticaretin
arasını birleştirmenin çaresini aradım, bir araya gelmediler. Ben de
ticaretten yüz çevirip ibadete yöneldim.” Hazret-i Ömer (r.a.) buyurmuştur
ki: “Eğer ibadetle ticareti birleştirmek benden başkası için [189/a] mümkün
olsaydı, önce benim için mümkün olurdu.
Çünkü Hak teâlâ bana hem merhamet (lînet/yumuşaklık) hem de kuvvet
vermiştir.” Gönülde arzu ve istekle olan dünya meşguliyeti muhakkaktır.
Çünkü Habîb-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki: “ Dünyasına muhabbet eden
âhiretine zarar verir. Âhiretine muhabbet eden dünyasına zarar verir. O
halde sonsuz olanı geçici olana tercih ediniz.”
Nazm
1-Kesî çun be-fânî nehed dil zi-cân
Çu û-râ zevâlî resed gam buved
2-Çu men dil be-bâkî nihâdem temâm
Ez-ân hâtırem hûb u hurrem buved
Nazm (ın tercümesi)
1-Bir kimse fânî olana gönül bağlarsa, onu kaybettiğinde üzülür,
kederlenir.
2-Ben gönlümü Bâkî olana bağladığımdan, gönlüm huzurlu, mutlu ve
mesrûrum.
Bedenin dünya talebiyle, kalbin de dünya isteğiyle meşgul iken, sana ne
ibadet müyesser olur, ne de huzuru bulursun. Eğer dünyayı terk edip
bedeninle ve kalbinle ondan uzak olursan, senin için hem ibadet müyesser
olur ve hem de huzuru bulursun.
Zühdün tarifi ve hakikati, dünyadan yüz çevirmektir. Onun zıddı rağbettir.
Zühd ikidir: Biri kulun irâdesi, gücü ve kuvveti iledir (zühd-i makdûr),
diğeri kulun gücü ve kudreti ile olmayandır (gayr-ı makdûr). Kulun kendi
irâdesiyle olan zühd (zühd-i makdûr) üç şeydir. Biri, şu yok olup gidecek
fânî
dünyayı
istemekten
vazgeçmektir.
İkincisi,
dünyanın
bütün
menfaatlerini dağıtıp onlardan ayrı kalmaktır. Üçüncüsü (şahsî) istekleri ve
dünyayı tercih etmeyi terk etmektir. Kulun kendi irâdesiyle olmayan zühd
zâhidin kalbinde dünyaya karşı duyduğu soğukluktur.
Zühd-i makdûr, zühd-i gayr-ı makdûrun başlangıcıdır. Çünkü insan kendi
irâdesine bağlı zühdüyle işlerini yapsa, yani kendisinde olmayan dünyalığa
göz dikmese, elinde olanları ise dağıtsa, dünyanın âfetlerini bilerek onu
kalbiyle dileyip istemese, bu gibi şeyler onun kalbinde Allah için dünyadan
bir soğukluk meydana getirir. Ve bu sayede kendi irâdesi dışındaki zühde
sahip olur. İşte gerçek zühd de bu mânâdadır. Yukarıda bahsi geçen üç şeyin
en zoru, kalp ile dünyadan nefret etmek ve ondan soğumaktır. Dünyadan
yüz çevirmek ve hiç sevmemektir. Çünkü nice zâhid vardır ki dıştan
bakıldığında dünyadan zâhid, soğuk ve uzak görünür. Gerçekte ise dünyayı
sever, ister ve ona rağbet eder.
Zâhid şiddetli güçlükler içinde nefsiyle mücâdele eder. Ancak dünyadan
soğumaya sebep olan asıl şey dünyanın mahvedici âfetlerinin dile getirilip
hatırda tutulmasıdır. Bunlar da dünyanın ayıplarından doğar. Nitekim bir
ârif şöyle demiştir; “Dünyayı zahmeti çok, zenginliği az, sonu yakın ve
ortakları ise cimri ve âdî olduğu için terk ettim.” Bunu duyan bir başka ârif
ise şöyle demiştir: “Bu sözden rağbet kokusu gelmektedir. Çünkü bir
kimsenin ayrılığından şikâyet eden, kavuşmasını istemektedir. Bir şeyi
sevilmediği bir ortamda terk eden, yalnız bulsa ona rağbet eder. Belki bu
konuda kabul edilebilecek cümle şudur ki: “Dünya, Mevlâ’nın düşmanı
iken kalbin onun sevgisini istemektedir. Hâlbuki sevenin, sevdiğinin
düşmanına düşmanlık etmesi gerekir.”
Nazm
1-Terk-i în şurb er be-gûyî yek do rûz
Der konî ender-şerâb-i huld pûz
2-Yek do rûzî ceh ki dünya sâ‘atîst
Her ki terkeş kerd ender- râhatîst
3-Ber segân begzâr în murdâr-râ
Hord bişken şîşe-i pindâr-râ
Nazm (ın tercümesi)
1-Bir iki gün şu içmeyi terk edersen, ağzını sonsuzluk şarabına daldırırsın.
2-Birkaç gün çalış çabala, çünkü dünya anlıktır. Onu terk eden bil ki
rahata ermiştir.
3-Bu murdar leşi köpeklere bırak. Zan ve vehim şişesini kır parçala.
Bir kâmil demiştir ki; “Dünya, aslında çirkin ve iğrenç bir leş gibidir.
Dünyanın sonunun pislik, bozulma ve yok oluş olduğunu görmez misin ki,
dünya pisliğinin dışı çeşit çeşit güzel takılar, zînetler, gümüş ve altınla
bezenmiş olduğundan görünüşüne gâfiller aldanır. Ârifler ise zühd ile ondan
uzak dururlar.” Hâlbuki dünyanın haramından zühd etmek, farz-ı ayın ise
helâlinden zühd etmek, ganimet ve güzelliktir.
Çünkü dünyanın haramı ateş, helâli ise hayvan leşine benzer. Ancak
zorunlu hallerde ihtiyaç miktarı almak helâldir. Mesela, bir kimse şartlarına
uygun şekilde bir helva pişirse, sonra da onun içine bir miktar öldürücü
zehir koysa, onun helvaya zehir koyduğunu bir adam görse, bir adam
görmese, [189/b] sonra o kimse o şekerli helvayı güzel bir tabak ile iki
adamın önüne koysa, ona öldürücü zehir konduğunu gören adam helvadan
uzak durur, onu yemek aklına bile gelmez. Belki o helvayı yakıcı ateş gibi
görür. Onun güzel dış görünüşüne aldanmaz. Çünkü onun nasıl bir âfet
olduğunu bilir.
Helvadaki zehiri görmeyen adam ise, onun süslü tabağına, lezzetine ve
tatlılığına aldanıp hırsla ondan yer, kendinden geçer. Helvadan uzak duran
arkadaşına da müdahale edip ondan uzak durmasına şaşırır. O helvadan alıp
alıp yer, sonunda da mahvolup gider. İşte bu helva, âhiret ehli ile dünya
ehlinin dünyanın haramları ile olan hallerine misaldir.
Dünyanın helâlleri ise, her ne kadar öldürücü zehir gibi kötü olmasa da,
içi salya ve sümük gibi tiksinilecek şeylerle dolmuş, dışı ise güzellik ve
lezzetle donatılmış bir helvaya benzer. Ondaki iğrenç şeyleri bilen adam
ondan nefret eder, uzaklaşır. Helvadan yiyemez. Meğer ki zorda kaldığında,
başka
bir
şey
bulamadığında,
ihtiyacı
kadarını
alır.
Helvadaki
çirkinliklerden habersiz kişi ise, onun dış görünüşüne aldanıp ona meyleder.
Ondan uzak duran arkadaşına sataşır, ona hayret eder. O helvayı büyük bir
hırsla yer. Bu helva ise, basîret ehli ile gaflet ehlinin dünyanın helâlleriyle
olan hallerine örnektir. Bu iki adam tabiat ve yaratılışta beraber iken, şu
sebeple halleri birbirine zıt olmuştur ki birisi ilim ve basîret ile müşâhade
ehlinden olmuş, diğeri, cehalet ve körlükte kalakalmıştır. Eğer o dünyaya
meyleden, dünyadan yüz çeviren zâhidin bildiğini bilseydi, o da dünyadan
yüz çevirirdi. Eğer o zâhid de dünyaya rağbet eden gibi câhil olsaydı, o da
dünyaya rağbet ederdi. Bundan şu anlaşılıyor ki fark ve temyiz ancak
basîretle elde edilir, tabiatla elde edilemez. İşte bu, hak ve gerçek, faydalı
bir sözdür.
Nazm
1-Yüzün tut bu deyrin âyinesinden seyr kıl anı
Ki bu sûret ki sen tutdun ne mâ‘nâdır anın şânı
2-Çü sensin ahsen-i takvîm ü harfin ebced-i âdem
Seninle oldı müstahrec hesâb-ı çarh-ı devrânı
3-Gönülden iste cânı, hüsn-i tenden geç ki hiçdir bu
Ger olsa şems-i cân, tâbân olur âfâk-ı mestânı
4-Eger Cennet dilersen, nefsten geç gönlüne gel kim
Cehennem nefsdir, bed huylarıdır nâr-ı sûzânı
5-Niçün ârif gönülden taşra çıksın seyre kim dâ’im
Açılmış gonce-i dilden, anın yüz bin gülistânı
6-O mâ‘nâ gülşeninden kim dönüp bir sûrete baksa
Olur âb-ı revân zencîr ü sahn ü bağ-ı zindânı
7-Cihândır mezbele sîm ü zeridir seng-i istincâ
Ona dest-i tama‘ urmaz o kim, pâk oldı dâmânı
8-Tama‘ çün âteş-i külhan diler zibl-i zer ü sîmi
Anı cem‘ eyleyen ehl-i tama‘ hor oldı külhânı
9-Bu külhandan geçen ehl-i kanâ‘at vardı hammâma
Tecerrüd eyleyüb izzetle pâk oldı ten ü cânı
10-Ricâl-i fakrın idbârıdır ehl-i devlet ikbâli
Hakîkat fakrdır devletle ikbâl olma nâdânı
11-Müsebbib âşinâsından sebeb fevt olsa, gam çekmez
Ki deryâdan biten reyhan ne bilsün kaht-ı bârânı
12-Nice dostı bulur ol hod-perest-i nefs-perver kim
Bugün ferzend-i vezn ister, yarın hem hûr u vildânı
13-Huzûz-ı nefsi terk it vir hukûkun Hak-perest ol kim
Dü âlemdir harâm ol câna kim, olmuş o hakkânî
14-Muhabbet ehline bî-dost gülşen külhen olmuşdur
Bulan anı iki âlemde olmuş mest ü hayrânı
15-Şüyû‘-ı “küllü sırrın câveze’l-isneyn” zâhirdir
İki lübden nihân tut el-amân sırr-ı dil ü cânı
16-Peşîmân olmamış râz-ı derûnun ketm iden hergiz
Velî ifşâ-yı râzın çoğ olur Hakkı peşîmânı [190/a]
Günümüz Türkçesiyle
1-Yüzünü tut, bu âlemin aynasında seyr et ki onu, gördüğün sûretin
mânâsı nedir?
2-Mâdem ki sensin ahsen-i takvîm [181] ve harflerin ebced i [182] Âdem.
Seninle çıkarıldı öyleyse, feleğin devrânı hesabı
3-Gönülden iste canı, beden güzelliğinden geç; hiçtir bu. Can güneşi bir
parlasa, bütün ufuklar onunla mest olur.
4-Eğer Cennet istersen nefisten geç, gönlüne gel ki cehennem alevdir,
kötü huylar onun sönmeyen ateşi.
5-Ârif gönülden seyretmek için, neden dışarı çıksın? Gönül goncasında
onun yüz bin gülistânı açılmış.
6-O mânâ gülşeninden dönüp de kim bir sûrete baksa; bulunduğu yer ona,
zincirlendiği zindan bahçesi olur.
7-Cihan bir mezbeledir; altını, gümüşü tahâret taşı gibidir. Ona tamah
edip el vurmaz, eteği hırstan arınmış olan.
8-Tama külhan ateşi, çünkü eritmek ister altını, gümüşü. Onları hırsla
toplayan, tamahkâr külhanbeyi gibi hakîr oldu.
9-Bu külhandan vazgeçen kanaat ehli (sonunda) hamama vardı. Tenhâya
çekildi de teni ve canı uzlette pâk oldu.
10-Devlet ricâlinin ikbâl(diye rağbet ettiğ)i, fakr ehlinin geride
bıraktıklarıdır. Hakikat fakrdır, devletle ikbâl arayıp akılsızlık etme.
11-Müsebbibe âşinâ olan, sebep yok olsa da gam çekmez. Deryâda
yetişen reyhan, yağmur damlasını ne bilsin?
12-O bencil, o nefsine tapan dostu nasıl bulsun ki? Bu gün evlat hanım
ister, yarın hûri ve gılmânı.
13-Nefsin hazlarını terk et, hakkını ver; hak-perest ol; iki âlem haramdır o
cana ki hakkaniyetlidir.
14-Muhabbet ehline dostsuz gülşen, külhan olmuştur. Onu bulan, iki
âlemde mest ve hayrân olmuştur.
15-Ortaya dökülen sırların, iki dudağı aşınca yayılacağı açıktır. Gönlün ve
ruhun sırrını aman ki iki dudağından gizli tut.
16-Pişman olmamış sayılır zayıflığını gizleyen hiçbir zaman. Hakkı!
Sırrını herkese açan çok pişman olur.

