ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Sekizinci Madde
Sekizinci Madde
Dünyadan ve dünya ehlinden yüz çevirip nefsin arzularını bırakarak gönül
âleminden içeri girmeyi ve Mevlâ’ya dönmeyi bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dünyadan yüz
çevirerek Mevlâsına yönelene, O’na rağbet edene, Hak teâlâ lutfedip
marifet ve muhabbetini ihsan eder. Huzur ve ünsiyetle onu mesud kılar,
gönlünü hoş eder. Ondan râzı olup mekânını “ravza-i rıdvan” (cennet) eder.
Her kim de Mevlâ’sını unutup zikir ve fikrinden yüz çevirip dünyaya ve
dünya ehline tamamıyla muhabbet eder ve nefsine uyup nefsinin
isteklerinin peşinde giderse, Hak teâlâ da ondan yüz çevirip ona yardımını
göndermez. Onu nefsine ısmarlayıp zorluk ve güçlüklerle başbaşa bırakır;
kahrı ve gazabıyla muamele eder. Dünyada nasibini ancak güçlükle
kazandırır. Âhirette ise onu cehennem ateşine odun eder.
Nitekim tefsirlerde tevatürle nakledilmiştir ki Hazret-i Mûsa (a.s.)
zamanında kıymetli memleketimiz Erzurum ’un güney tarafında Büyük İreli
Şüfûh
namıyla
dünyaca
meşhur
olan
yüksek
dağın
zirvesinde
( Palandöken ’de Büyük Ejder Tepesi ), inzivâ hayatı yaşayan evliyânın en
büyüklerinden, Bel’am bin Bâûr ismiyle şöhret bulan biri vardı. Öyle bir
mertebeye nâil olmuştu ki baktığında Arş’ı görecek kadar nazarı kuvvet
bulmuştu. Onun hatası ancak, dünyaya ve dünya ehline meyledip Hz.
Mûsâ’ya (a. s.) isyan ederek muhalefet etmekti. Bunun için Hak teâlâ ona
kahredip marifetini ondan almıştır. Huzurundan kovarak onu köpek gibi
yapmıştır. Nitekim Hak teâlâ Furkan-ı Mübîn’inde ona; “Onun misali,
köpek misali gibidir.” (A’râf, 7/176) deyip sonsuza kadar onu sapkınlık
denizine düşürmüştür. Hâlbuki daha önceleri onun va’z meclislerinde, hazır
bulunan talebeleri on iki bin divit ve kalemle talebeleri onun Rabbâni
ilhâmlarından ve ledünnî ilimlerinden işittiklerini yazarlardı. Âhir ömründe
ise helâk denizine batıp “Âlemin yaratıcısı yoktur” diye kitap yazanların
ilki olmuştur. Allah’ın gazabından yine Allah’a sığınırız.
Şimdi, bu dünyanın ne kadar çirkin ve kötü olduğunu bir kıyas et ki, ona
meyil ve rağbet eden âlimleri ve sâlihleri ne belâlara düşürür. Gözünü aç ki
bu ne tehlikeli bir durumdur! Dünya işleri gösteriş (riyâ) ve kusur dolu
işlerdir. Kalplere nüfuz eden Yüce Allah ise, her şeyden haberdardır, her
şeyi hakkıyla görür.
Şu halde ancak Rabbi’ne ibadet et. O, sana doğru yolu gösterir ve yardım
eder.
Dünyayı ve dünya ehlini terk et, belâ ve musibetleri çoktur. Eğer insanlar
senin yaptığın şeyleri onlar için yaptığını, onları memnun etmeye çalışıp
Allah’tan uzak kaldığını bir anlasalar; muhakkak ki sana [191/b] kin
besleyip düşman olurlar. Sana dil uzatıp ihanet ederler. O halde onlardan ne
beklersin? Sen temiz bir niyet ile işlerini, Kerîm olan Allah için yap. O’nun
rızasına eriş ki yaptıkların makbul olsun. Gayretlerin bir işe yarasın.
Böylece Yüce Allah senden râzı olup sana muhabbet etsin. Seni herkesten
müstağnî kılsın, yardım ve lutfuyla sadece O sana yetsin. Hafîz/Muhafaza
edici sıfatıyla her zaman seni korusun.
Eğer bütün gayretini sadece insanların Rabbi için teksif etmeyip işlerinde
insanların memnuniyetini istersen O, “Kalpleri evirip çeviren Allah”
(Mukallibu’l-kulûb), kalpleri senden uzaklaştırır, kulları senden nefret
ettirir. Bu şekilde senin hakkında Allah’ın gazabı tecellî eder ve insanların
kızgınlığı ortaya çıkar. Kalbin ümitsizlik ve hüsran içinde kalır. Gel bu
vefâsız insanları unutup Rabbi’ne ibadet et ki, O seni yoktan var etmiştir.
Sonra seni en güzel şekilde yetiştirmiş ve bütün varlıklara tercih etmiştir.
Seni onların içinden seçmiştir. Sonra hesapsız zâhirî nimetleriyle ve iç
âlemini ıslah eden sayısız lutuflarıyla seni mesud bahtiyâr etmiştir.
Çünkü dünyayı ve halkı terk edip nefsinin hevâsından geçen, kalbinden
Mevlâsına gitmiştir. İhlas ve samimiyetle (ihlas) murâkabe [183] eden,
dünyanın lezzetlerini unutarak Hakk’ın huzuruna gitmiştir. Mâsivâ [184]
bağlarından kurtulup her işi Allah’la tamam olmuştur.
Allah bes, bâkî hevestir; “Allah yeter, gerisi hevestir.”
Beyt
Li külli şey’in izâ fâraktehu ivazu
Ve leyse li’llâhi in fârakte min ivazı
Beyt (in tercümesi)
Ayrıldığın her şeyin yerini dolduracak bir şey vardır. Fakat ayrı kaldığın
Allah ise, O’nun yeri dolmaz.
Nazm
1-Sana ey dil felekler gerçi zâhir sâyebân olmuş
Velî sen sende seyr it kim makãmın arş-ı cân olmuş
2-O Kâf-ı kurbı koydun, bu kafeste habs olub kaldın
Revâ mıdır ki Ankâ’nın yeri bu hâkdân olmuş
3-Per aç şevk ile pervâz eyle, cân eflâkı evcinde
Çü ankâsın seninçün evc-i eflâk âşiyân olmuş
4-Nihâdında iki kuvvet var, idrâkî ve tahrîkî
Biri a‘zâda kudretdir, biri ilm-i cinân olmuş
5-Cenâh aç bu iki kuvvetle pervâz eyle sen sende
Kadîmi âşiyânın seyr idersin hoş cihân olmuş
6-Kafesde gerçi hasta beste-perdir mürg-i cân andan
Halâs oldıkda seyr it kim, hümâ-yı per-feşân olmuş
7-Ne kâsır akldır ol kim, sanur âlem budur ancak
Felekler bu feleklerdir, cihan yâ bu mekân olmuş
😯 vâdîlerde kim aşk ehli râh-ı aşka gitmişdir
O yolda bu felekler çün gubâr-ı kârbân olmuş
9-Cihân-ı aşka dâhil olsan, andan bu iki âlem
Görünür sanki bir sahrâda bir seng-i nişân olmuş
10-Hutût-ı şeş-cihet, andan görünür nokta-i mevhûm
Kürât-ı nüh felek merkez gibi ender-miyân olmuş
11-O âlemde bu seng ü hâki la‘l ü zer bulursun hem
O âlemde kamu hârı görürsün gülsitân olmuş
12-Ne vâdîde hırâmân olsan, andan şâd u hurremsin
Ne yerde kalsan, andan dil görürsün kâmrân olmuş
13-Yoğ anda derd ü gam, havf ü hatar, mevt ü maraz aslâ
Dem-â-dem her dil ü cân ol cihanda şâdmân olmuş
14-Gehî kuddûsiyân eyler, sana gönlünce izzetler
Bulursun ki sana rûhâniyânı mîhmân olmuş
15-İdersin mîzbânlık işret-i ervâh-ı uşşâka
Hem ervâh-ı mücerred rûhuna hoş mîzbân olmuş
16-Bu dünyâda bu mihmân ohşamaklar fikre geldikçe
Hacâletler çekersin kim, kusûrun çok yaman olmuş
17-O mihmân-hâne-i hâs-ı İlâhîden şeref bulsun
Görürsün gayretin anı kamudan pâsbân olmuş
18-Seni sen anda bulmazsın, olursun aşk ile mahrem
O kim fânîdir ol dostuyla bâkî câvidân olmuş
19-Gönülden ol cihâna yol değil dûr u dırâz ammâ
Anı ol buldu kim âlemde her sûdı ziyân olmuş
20-İki âlem yolu bir hatvedir aşk ehline ancak
Vücûdundan geçen ol âleme bir an revân olmuş
21-Bir ayak cisme bas ol bir kademde can zuhûr eyler
Anınla dilde sâkin ol ki cisim ehl-i revân olmuş [192/a]
22-Ger olsa aşk-ı rûhânî nedir lezzât-ı cismânî
Ki âşık vecd ü hâl ister teni bâr-ı girân olmuş
23-Aceb devletdir ol kim, râhatı bî-renc ü zahmetdir
Aceb ni‘metdir ol kim, zevki bî-kâm ü dehân olmuş
24-Vücûd-ı üstühân ancak bu muhh ü mağz içindir ol
Katı bî-mağzdır kim ârzûsı üstühân olmuş
25-Ol ile kim ibadetden murâdı hûr u gılmândır
O nûr-ı şemsden mahcûb ü mest-i farkadân olmuş
26-Egerçi beste-i kân ü mekândır bu ten-i hâkî
Velâkin rûh-ı pâk aslın diler kim lâ-mekân olmuş
27-Hümâ-yı can ki pervâz-ı hevâ-yı lâ-zemân ister
Velî nitsin cenâhı beste-i dâm-ı zemân olmuş
28-Tılısm-ı sûretin kesri değil mümkin bu kuvvetle
Anı feth eyler ol kim aşkı bulmuş kahramân olmuş
29-Sadâ-yı tabl-ı feth-i kal‘a-yı dil aşk nâmıdır
O’dur sultân-ı her leşker ki çün şîr-i jiyân olmuş
30-Cilâ-yı jeng-i dildir her küdûretden safâ kesb it
Ki hâkisterle her âyîne sâfi bî-dumân olmuş
31-Zer-i nâkıs ayârı potada zerger güzâr eyler
Sezâ-yı sikke-i sultân olan zer imtihân olmuş
32-Eğer yoğ olsa varlık gıll ü gışşı nakd-i kalbinden
Görürsün sikke-i irfân ile rûhun revân olmuş
33-Çıkar şehr-i bedenden şehriyâr-ı şehvet ü hasmı
Ki sultân-ı cihân anlarla abd-i nâ-tüvân olmuş
34-Pes andan nahvet ü kibri gönül mülkünden ihrâc it
Ki mescûd-ı melek çeşminde nahvetten yamân olmuş
35-Tevâzu eyle mahluk-ı Hudâ’yı senden a‘lâ bil
Ki züll ü iftikar evc-i alâya nerdübân olmuş
36-Namaz olmuş anınçün mü’minin mi‘râcı her sâ‘at
Ki re’si arza vaz‘ itmek, urûc-ı âsumân olmuş
37-Namaz ü ravza-i ârif ki hıfz-ı Hak’dır, ol sanma
Salâtı hırz-ı cân olmuş, siyâmı hıfz-ı nân olmuş
38-Rızâ-yı Hakk içindir dâ’imâ ef‘âl ü akvâli
İbâdu’llâha ikrâmı, kamu bî-imtinân olmuş
39-Kitâb ü sünneti hıfz it, amel tohmun zirâ‘at kıl
Ki mahsûl-i cihân-ı cân-ı mezra‘ bu cihân olmuş
40-Çü buldun nûr-ı Kur’ân’ı ne hâcet ilm-i Yûnânî
Ki ol aşkı ıyân itmiş, bu eşyâyı beyân olmuş
41-Ölüm aşk ile yekdir, zinde olmaktan bu akl ile
Ki aşkın şânı irfândır, bu akl andan zamân olmuş
42-Eger irfân u burhânın dilersen farkın andan bil
Ki ârif dostunu bulmuş, o âkil nâme-hân olmuş
43-Gözün bend eyle tâhir kıl dibinden bir göz açılsın
Lisânın bağla bak kim her ser-i mû bir lisân olmuş
44-Behiştin var iken dûzahda sen giryân ve bilmezsin
Ki ka‘r-ı hâne-i cisminde medfûn zerr-i kân olmuş
45-Behişt-i adn iken dil kıldın anı dûzâh-ı sûzân
Murâd u ârzûlardan işi âh ü figân olmuş
46-Ta‘alluk kes kamu hâhişten âzâd ol cehennemden
Gözün yum kendine bak kim cinânın çün cinân olmuş
47-Gözüm, tâ key bu hâristân-ı sûretten gül istersin
Gönüldür gülşen-i mâ‘nâ ki ol pür gül-ruhân olmuş
48-Ümîd-i zevk ile telh itme kâmın koy bu lezzâtı
Gönül bezminde zevk it kim, safâsı râyegân olmuş
49-Geçen vahşet cihânından bulur cem‘iyyet-i hâtır
Görür kim aşk u can hem birbirine mihribân olmuş
50-Bu hodbinlik cihânın koy, gönülden bî-hod ol zevk it
Ki bî-hodluk safâsı ârzû-yı ins ü cân olmuş
51-Seni aldatmasun elvân-ı sûret kalbine bak kim
Bu zulmet jengi cân âyînesinde müstehân olmuş
52-Ko sûret ziynetin kalbin güzel huylarla tezyîn it
Ki sûret zîneti ma‘nâda mâr-ı cân-sitân olmuş
53-Güzel sûretler eşkâline kim, sen böyle hayrânsın
Aceb neylersin ol dem kim görürsün can ıyân olmuş
54-Ne hüsn ü lutfu var bu âb ü gil cismin bu âlemde
Ki şevkinden bu nefsin her nefes âteş-feşân olmuş [192/b]
55-Cihân-ı aşka gel, dil dîdesiyle anı seyr it kim
Cemâl-i aşkdan cân ü gönül pür-hüsn ü ân olmuş
56-O hüsn-i ma‘nevîden pertev almışdır bu sûretler
O pertev zînetidir âb-ı rûy ü nâm ü şân olmuş
57-Kamu havf ü küdûret şirk ü gafletden ider neş’et
Uyan bul vahdeti kesretde hoş emn ü emân olmuş
58-Basîret dîdesin aç âlemin ma‘nâsını seyr it
Ki ol vasfı ki her hârın dilinde dâsitân olmuş
59-Hep eşyâ pertevi envâr-ı hüsn-i lâ-yezâlîdir
Eger hâr ü gül olmuşdur eğer zişt ü hasân olmuş
60-Safâ-yı gevher ü la‘l ü gül ü mül rengini seyr it
Ki âb-ı dest-i üstâd-ı tabî‘at hoş-revân olmuş
61-Ruh-ı nefs-i nebâtı seyr it ezhâr-ı fevâkihden
Cemâl-i nefs-i hayvâniyle her hayvan cihân olmuş
62-Cemâl-i nefs-i nutkı cilvesin seyr eyle insandan
Ki nâz ü şîve vü gonc ü delâl-i her civân olmuş
63-Temâşâ-yı cemâl-i nefs-i külli kıl feleklerden
Ki tedvîr ile eflâkı o nûr-ı ahterân olmuş
64-Cemâl-i akl-ı külli kendi cânından temâşâ kıl
Ki ol teşvîr ü zevk u vecd ü hâl-i âşıkân olmuş
65-Cemâl-i lâ-Yezâli can gözüyle dilde seyr eyle
Ki akl-ı küll ile hayrân, o nûr-ı müste‘ân olmuş
66-Çün İbrâhîm isen düş nâr-ı aşka nûr-ı mahz ol kim
Görürsün her ser-i mûyun çü şâh-ı erguvân olmuş
67-Doğarsın mâder-i eyyâmdan vahdet zuhûr eyler
Ezeldir hem ebed bir şey dü-tıfl-ı tev’emân olmuş
68-Bu elfâz âteş-i mâ‘nâ duhânıdır derûnumda
Ki pîr-i aşkdan kilk-i beyânı nüktedân olmuş
69-Fehîm-i zinde dildir bâ‘is-i inşâda eş‘ârım
Sözüm yok mürde-dil eblehle nutk andan nihân olmuş
70-Fakîrullah ki İsmâîl-i Tilvî [185] gavs-ı ulvîdir
O rûh-ı pâke İbrâhîm Hakkı tercümân olmuş
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey gönül, sana gerçi bulutlar gölgelik olmuş. Ey dost! Sen, sen de seyr
et ki makamın, canın Arş-ı âlâsı olmuş.
2-Allah’a yakınlığın Kaf Dağı’nı koydun; bu kafeste hapsolup kaldın.
Revâ mıdır ki Anka’nın yeri bu topraktan yurt olmuş?
3-Kanat aç şevk ile can feleğinin burçlarında uçuver! Sen Anka’sın Çünkü
senin için felekler âşiyân olmuş.
4-Aslında iki kuvvet vardır; biri müdrikedir, biri onun tahriki. Biri
uzuvlarında kudret, birisi gönül ilmi olmuş.
5-Kanat aç bu iki kuvvetle; sen sende pervâz eyle! Kadîm yuvanı seyret ki
ne hoş cihan olmuş.
6-Kafeste gerçi hasta ile sağlam birdir; can kuşunun kanatları bağlıdır.
Kurtulunca seyret ki hümâ kuşu (nasıl) kanat açmış.
7-Ne güdük akıldır o; sanır ki âlem budur ancak. Felekler bu feleklerdir,
cihan ya bu mekân olmuş.
😯 vâdilerde ki aşk ehli aşk yoluna gitmiştir. O yolda bu felekler,
kervanın belki tozu olmuştur.
9-Aşk yurduna girersen, oradan görürsün ki bu iki âlem bir sahrâda
bırakılmış nişan taşı olmuş.
10-Altı yönün sınırları oradan mevhûm bir nokta gibi görünür. Dokuz
feleğin küreleri onda bir merkez gibi olmuş.
11-O âlemden, buradaki taşı toprağı altın ve gümüş görürsün. O âlemde
görürsün ki bütün dikenler gülistân olmuş.
12-Hangi vâdide yürürsen, oradan mutluluk ve sevinç bulursun. Nerede
kalırsan, görürsün ki gönlün orada rahat olmuş.
13-Orada dert, gam, korku, sıkıntı, ölüm ve hastalık yoktur aslâ. Her
gönül orada mutlu, her can o cihanda şâdmân olmuş.
14-Bazen kudsî melekler sana, gönlünce izzet eyler. Bazen öyle olur ki
ruhânîler sana misafir olmuş.
15-(Bazen) âşıkların ruhlarına işretinde ev sahipliği edersin. Bakarsın ki,
mücerred ruhlar sana ev sahibi olmuş.
16-Bu dünyada o misafirperverlik akla geldikçe; mahcûbiyet duyarsın,
kusurun ne büyük olmuş.
17-O ilâhî, o hususi misafirhaneden şeref bulursan; görürsün ki gayretin,
onu herkesten gizleyen bekçi olmuş.
18-Seni sen orada bulmazsın, aşk ile mahrem olursun; orada fânî olan, O
Devletli ile ebedî dost olmuş.
19-Gönülden o cihana giden yol uzak değil ama uzundur. Âlemde her işi
faydalı işleyen, onu kolayca bulmuş.
20-Aşk ehline göre, iki âlemin yolu bir adımdır. Varlığından geçen, o
âleme bir anda ulaşmıştır.
21-Bir ayakla adım atsan, öbür adımda can çıkıverir. Onunla gönülde
sâkin olan, cisim ehli yola koyulmuş.
22-Eğer ruhânî aşk varsa, cismânî lezzet nedir ki? Âşık ki vecd ve hal
ister, teni ona yük olmuş.
23-Nasıl devlettir o ki, rahatı uğraşsız ve zahmetsizdir. Nasıl nimettir o ki,
zevki ağızsız ve dudaksız alınır olmuş.
24-Bu kemik yığını beden o öz içindir, o ruh içindir. Ne beyinsiz o kimse
ki arzusu kemik yığını bedeni tatmin etmek olmuş.
25-Onun ki ibadetten maksadı hûri ve gılmândır. O güneşin nûrundan
perdelenip, ayrılıktan mest olmuştur.
26-Gerçi bu toprak ten, mekâna ve olanlara bağlıdır. Fakat o tertemiz ruh
aslını ister ki mekânsız olmuş.
27-Bu can kuşu ki zamansızlık göğünde uçmak ister. Velî neylesin kanadı,
zamanın tuzağına tutulmuş.
28-Sûret tılsımını kırmak bu kuvvetle mümkün değildir. Onu ancak öylesi
fetheder ki aşkı bulmuş, kahraman olmuş.
29-Aşkın sadâsıdır davul sesi gibi, gönül kalesini açan. O’dur her ordunun
sultanı ki kükreyen aslan olmuş.
30-Gönül pasının cilâsıdır, her kederden zevk al. Her ayna külle
parlatılmış, sâfî dumansız olmuş.
31-Sarraf ayarı düşük altını potadan süzüverir. Sultanın tuğrasına lâyık
olan, önce imtihan olmuş.
32-Eğer varlık hîlesi ve kindarlık kalbinden yok olsa. Görürsün, irfân
tuğrasıyla ruhun revân olmuş (süzülmüş.)
33-Beden şehrinden şehvet ve kindarlık sultasını çıkar. Cihanın sultanı
onlarla güçsüz bir kul olmuş.
34-Kibri ve büyüklenmeyi gönül mülkünden çıkar. Meleklerin nazarında
secde edilecek varlık, bu yüzden berbat olmuş.
35-Tevazu eyle, Hudâ’nın mahlukunu senden yüce bil. Züll ü iftikar [186]
Yüceler Yücesi’ne merdiven olmuş.
36-Onun için namaz her zaman mü’minin mîrâcı olmuş. Başı (tevazu ile)
yere koymak, göğe yükselmek olmuş.
37-Namaz ve ârifin ravzası Hakk’ın korumasındadır. Sanma ki namaz
canın mahfazası, oruç yiyecekleri korur olmuş.
38-Hakk’ın rızası içindir daima; sözleri, fiilleri. Hakk’ın kullarına ikramı,
hep minnetsiz olmuş.
39-Kitâb ve sünneti ezberle, amel tohumlarını ekiver. Can ülkesinin
mahsul tarlası, bu cihan olmuş.
40-Kur’ân ilmini buldunsa, Yunan ilmine [187] ne lüzum var? O aşkı beyan
etmiş, öbürü eşyaya beyan olmuş.
41-Ölüm aşk ile birdir; bu akıl ile zinde olmaktansa. Aşkın şânı irfândır;
akıl ondan bir zaman dilimi olmuş.
42-Eğer irfân ve burhânı dilersen, farkı şundan bil. Ârif dostunu bulmuş,
âkil name okur olmuş.
43-Gözünü bağla ki her kılın dibinden bir göz açılsın. Dilini bağla; bak ki
başındaki her kıl bir lisan olmuş.
44-Cennetin varken, cehennemde ağladığını bilmezsin. Cisin hanesinin
dibinde gömülü hazine olmuş.
45-Gönül Adn cenneti iken, onu yakıcı ateş kıldın. İsteklerle arzulardan
işi, hep âh u figân olmuş.
46-Bütün arzulardan alâkayı kes, cehennemden âzâd ol. Gözünü yum da
kendine bak, gönül bahçen cennet olmuş.
47-Gözüm, bu dikenler ülkesindeki sûretlerden daha ne kadar gül istersin?
Gönüldür mânâ gülşeni ki o, gül yüzlülerle dolmuş.
48-Zevk ümidiyle eğlencene acı katma, bu lezzetleri bırak. Gönül
meclisinde zevk et ki safâsı hesapsız olmuş.
49-Vahşet cihanından geçen, hatırlı olur. Görür ki aşk ile can birbirine
güler yüzlü dost olmuş.
50-Bu bencillik cihanını koy ki gönlün hoş olsun, zevk al. Bu hoşluk
safâsı, insanlarla cinlerin ortak arzusu olmuş.
51-Sûretlerin renkleri seni aldatmasın. Kalbine bak ki bu karanlık pası,
can aynasında ne fenâ olmuş.
52-Sûret süslerini koy, kalbin güzel huylarla zînetlensin. Sûret zîneti
mânâda can ülkesinin yılanı olmuş.
53-Güzel sûretlerin şekillerine, sen böyle hayrânsın. Acep neylersin o
zaman ki, can ayân [188] olmuş.
54-Su ve topraktan yaratılan cismin bu âlemde ne güzelliği, ne lutfu var?
Şevkinden bu nefsin, her nefes ateş saçar olmuş.
55-Aşk ülkesine gel, gönül gözüyle onu seyret ki, aşkın cemâlinden can
ve gönül, bir başka güzel olmuş.
56-Bu sûretler, o manevî güzellikten birer ışık almıştır. O bir zînettir;
yüzsuyu, nam ve şân olmuş.
57-Bütün korku ve kederler şirkle gafletten kaynaklanır. Uyan ki çoklukta
vahdeti bul, ne güzel emniyet yurdu olmuş.
58-Basîret gözünü aç da, âlemin mânâsını seyret. O vasıflar ki her dikenin
dilinde destan olmuş.
59-Bütün eşya zevâl bulmayan Cenâb-ı Hakk’ın güzelliğinden nurların
yansımasıdır. Meğer bazısı gül ve diken, bazısı çirkin ve güzel olmuştur.
60-Mücevher, inci, gül ve şarap rengini safâ ile seyret ki, bunlar tabiatı
hoşça yaratanın kudret elinden akan sular olmuş.
61-Bitkinin nefsinin yüzünü, meyvenin çekirdeğinde seyret. Hayvanî
nefsin güzelliğiyle her canlı cihan olmuş.
62- Konuşan nefsin nutkundaki cilvesini insandan seyreyle ki, naz ve işve
ile her civanın gözdesi olmuş.
63-Nefs-i küllînin güzelliğini feleklerden seyret ki o nur, felekleri
döndürdükçe yıldızlar olmuş.
64-Akl-ı küllînin güzelliğini kendi canından seyret ki; o âşıkların
merasimi, şevki, vecdi ve hali olmuş.
65-Zevâl bulmayan Cenâb-ı Hakk’ın güzelliğini gönülde can gözüyle
seyreyle ki, akl-ı küll ona hayrândır. O nur, yardım istenen olmuş.
66-Eğer sen İbrahim isen, aşk ateşine düş de baştanbaşa nur ol. Görürsün
ki, başındaki her kıl ucu bir erguvan dalı olmuş.
67-Doğarsın günlerin anasından, vahdet zuhur eder. Ezel ve ebed, ikisi
ikiz çocuklar olmuş.
68-Bu ateş gibi sözler, mânâ dumanıdır içimde. Aşkın pîrinden, kalemin
beyanı nüktedân olmuş.
69-Şiir bahsinde şiirlerim, gönlü diri anlayış sahiplerinin kârıdır. Gönül!
Merde sözüm yoktur; eblehe [189] gelince, onda söz nihân [190] olmuş.
70-Fakirullah ki İsmail Tillovî, yüce bir gavstır. [191] O pâk ruha İbrahim
Hakkı tercüman olmuş.
[141] . Buhârî , “Bed‘ü’l-halk” 8, Tefsîru sûre (32), 1, “Tevhîd” 35;
Müslim , “Cennet” 2-5.
[142] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , IV/389, H. no: 4764; Buhârî , “Rikâk”
3; İbn Mâce , “Zühd” 3; Tirmîzî , “Zühd” 25.
[143] . Beyhakî, Şu’abü’l-îmân , VII/338, H. no: 10501.
[144] . İbn Ebî Şeybe, Musannef , VII/117, H. no: 34628.
[145] . Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , VI/463, H. no: 5988; IX/409, H. no:
8882.
[146] . Heysemî, Mecma‘u’z-zevâ’id , X/446, H. no: 17859; Müttakî el-
Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/193, H. no: 6117, 8574.
[147] . Heysemî, Mecma‘u’z-zevâ’id , X/446, H. no: 17859; Müttakî el-
Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/193, H. no: 6117, 8574.
[148] . Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , VII/73, H. no: 6116; Heysemî,
Mecma‘u’z-zevâ’id , X/510, H. no: 18058; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-
ummâl , III/182, H. no: 6062.
[149] . İbn Ebî Şeybe, Musannef , VII/86, H. no: 34318; Beyhakî,
Şu’abü’l-îmân , VII/356, H. no: 10565; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl ,
III/188, H. no: 6092.
[150] . Müslim , “Zühd” 1; Tirmîzî , “Zühd” 16.
[151] . Fettenî, Tezkiretü’l-mevzû‘ât , s. 179; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ’ , I/500,
H. no: 1331.
[152] . Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/187, H. no: 6090; Aclûnî,
Keşfü’l-hafâ’ , I/494, H. no: 1317-1318.
[153] . İbn Ebî Şeybe, Musannef , VII/82, H. no: 34362; Kudâî,
Müsnedü’ş-şihâb , I/347, H. no: 595; Beyhakî, Şu’abü’l-îmân , VII/348, H.
no: 10539; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/160, H. no: 5962.
[154] . Müslim , “Zikr” 99; İbn Mâce , “Fiten” 19; Tirmîzî , “Fiten” 26.
[155] . Bezzâr, Müsned , I/106, H. no: 44; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ ,
VI/164.
[156] . Müslim , “Zühd” 2; Ebû Dâvûd , “Tahâret” 72.
[157] . Buhârî , “Cihad” 69; İbn Mâce , “Zühd” 8.
[158] . Buhârî , “Rikak” 28; Müslim , “Cennet” 1.
[159] . Buhârî , “Rikâk” 7; Müslim , “Zühd” 6; İbn Mâce , “Fiten” 18;
Tirmîzî , “Kıyâme” 28.
[160] . Buhârî , “Rikâk” 17; Müslim , “Zühd” 18; İbn Mâce , “Zühd” 9;
Tirmîzî , “Zühd” 38.
[161] . Tirmîzî , “Zühd” 35; İbn Hibbân, Sahîh , II/32, H. no: 669.
[162] . Tirmîzî , “Zühd” 35; İbn Hibbân, Sahîh , II/32, H. no: 669.
[163] . Müslim , “Zühd” 3; Tirmîzî , “Zühd” 31; İbn Hibbân, Sahîh , II/42, H.
no: 699; Hâkim, el-Müstedrek , IV/1483, H. no: 3969.
[164] . Buhârî , “Rikâk” 15; Müslim , “Zekât” 120; Tirmîzî , “Zühd” 40;
Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/404, H. no: 7159.
[165] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , IV/127, H. no: 4048; Tirmîzî , “Zühd”
20; İbn Hibbân, Sahîh , II/ 47, H. no: 708.
[166] . Tirmîzî , “Zühd” 43; İbn Hibbân, Sahîh , V/95, H. no: 3218; Kudâî,
Müsnedü’ş-şihâb , VII/84, H. no: 34380.
[167] . İbn Mâce , “Zühd” 1; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , VI/193, H. no:
5972.
[168] . Tirmîzî , “Zühd” 35; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , VIII/207, H. no:
7835; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , VII/191, H. no:18616.
[169] . Deylemî, Firdevs , V/426, H. no: 8628; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-
ummâl , III/187, H. no: 6089.
[170] . Fettenî bu sözün, Hazret-i Ali radıyallâhu anhın sözü olduğunu
ifade eder. Bkz. Tezkiretü’l-mevzû’ât , s. 200.
[171] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , III/222, H. no: 2744; İbn Mâce , “Zühd”
3; Tirmîzî , “Zühd” 44; İbn Hibbân, Sahîh , VIII/90, H. no: 6318.
[172] . Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ , X/53.
[173] . İbn Ebî Şeybe, Musannef , VII/201, H. no: 35332; İbn Mâce ,
“Zühd” 3; Tirmîzî , “Zühd” 14; Bezzâr, Müsned , V/144, H. no: 1736.
[174] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , X/412, H. no: 12234; Nesâî , “İşretü’n-
Nisâ” 1; Ebû Ya’lâ, Müsned , VI/199-237, H. no: 3482, 3530, Müttakî el-
Hindî, Kenzü’l-ummâl , VII/288, H. no: 18913.
[175] . Buhârî , “Fezâilü’l-Kur’ân” 20, “Tevhid” 45; Müslim , “Salâti’l-
Müsâfirîn” 266; İbn Mâce , “Zühd” 22; Tirmîzî , “Birr” 24 ; İbn Mâce ,
“Zühd” 22.
[176] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , XIII/487, H. no: 17692; İbn Hibbân,
Sahîh , V/87, H. no: 3210; Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , X/7, H. no: 9007;
Beyhakî, Şu’abü’l-îmân , II/90, H. no: 1248.
[177] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , IV/127, H. no: 4048; Tirmîzî , “Zühd”
20; İbn Hibbân, Sahîh , II/ 47, H. no: 708.
[178] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , XVI/233, H. no: 22097; İbn Mâce ,
“Zühd” 4; Tirmîzî , “Zühd” 35; Hâkim, el-Müstedrek , VII/2552, H. no:
7148; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , VIII/208, H. no: 7829; Müttakî el-Hindî,
Kenzü’l-ummâl , III/152, 5927, 5928.
[179] . Tasavvufta tecerrüd: Mâ-sivâdan alâkasını kesip Allah’a
müteveccih olup ibadet ve tâatla meşgul olmak demektir. (Uludağ, Tasavvuf
Terimleri Sözlüğü .)
[180] . Zühd: Soğuk ve ilgisiz davranmak, rağbet etmemek, yüz çevirmek.
Tasavvufta: a-Ahirete yönelmek için dünyadan el etek çekmek. b-Hakk’a
yönelmek için dünyadan da âhiretten de el etek çekmek. c-Elde mevcut olsa
bile gönülde mal ve mülk sevgisine yer vermemek. (Uludağ, Tasavvuf
Terimleri Sözlüğü , s. 544.)
[181] . Ahsen-i takvîm: En güzel şekil, Allah’ın en mükemmel mazharı;
ergin ve olgun insan.
[182] . Ebced: Eski alfabede harflerin alt tarafında bulunan bir ibarenin ilk
sözü ve bütünün adı. Ebced hevvez vd. harflerini rakam gibi sayıp bir
sözcük veya ibareden tarih veya başka bir sayı çıkarabilecek şekilde
düzenlemeye ebced hesabı denir.
[183] . Murâkabe: Denetleme, gözetleme, dikkati belli bir notaya toplama
demektir. Tasavvufta ise, kulun “Cenâb-ı Hak, bütün hal ve hareketlerime
vâkıftır.” şeklinde bir şuur ve idrak içinde olmasıdır. Kalbi, ona zarar veren
şeylerden korumak, Allah her an beni görüyor, kalbime nazar ediyor
anlayışı içinde olmaktır. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 344.)
[184] . Mâ-sivâ: Allah’tan başka her şey. Buna mâ-sivâu’llah da denir.
(Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 318.)
[185] . Vezin zaruretinden dolayı Tillovî kelimesi Tilvî şeklinde
okunmuştur.
[186] . İftikâr: Yüce Yaratıcı’nın nihayetsiz gücü karşısında yoksul ve
güçsüz olduğunun bilincinde bulunmak. Yoksulluğunu, fakirliğini açığa
vurmak. Çok ihtiyacı olmak. Alçak gönüllülük.
[187] . Yunan ilmi: Felsefe.
[188] . Ayân: Arapça’da “göz, pınar” manasına gelen “ayn” kelimesinin
çoğulu olup “eşyanın ilâhî ilimdeki sûreti” demektir. Cebecioğlu Ethem,
Prof. Dr. a.g.e. s: 69.
[189] . Ebleh: Akılsız, budala. (Özön Mustafa Nihat, Osmanlıca Türkçe
Sözlük, İnkılap ve Aka, İstanbul, 1979, s. 184.)
[190] . Nihân: Gizli, saklı. Bulunmayan, Görülmeyen. (Özön Mustafa
Nihat, a.g.e. s. 671.)
[191] . Gavs: Arapça’da sığınma, iltica etme mânâsınadır. Tasavvufta;
kendisine sığınıldığı zaman kutba “gavs” denir. Sûfîler darda kaldıkları
zaman: “Yetiş yâ gavs!”, “Medet yâ gavs!”, “İmdat yâ pîr!” diyerek kutbun
manevî himâyesine iltica ederler. Çeşitli tarikatlara göre farklı farklı
şahsiyetler gavs sayılmıştır. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 144.)
Ey azîz! Bilinmelidir ki Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ümmetine olan
şefkat ve merhameti sebebiyle âhiretin ebedî bir mekân (dâr-ı karar)
olduğunu, dünyanın ise acımasız ve gaddar olduğunu duyurmuştur. Nitekim
hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “ Ey benim ümmetim ve ashâbım!
Güzel hayata kavuşan kimse, dünya kendisini terk etmeden önce o dünyayı
terk edendir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyada kendini bir kimsesiz ya da bir
misafir bilesin, hatta kendini ölü kabul edesin. Böylece âhiret azığını
hazırlayasın.” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya sevgisi ve isteği bütün
günahların baş sebebidir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bir mü’mine bir dünyalık
verildiğinde mutlaka Allah katındaki derecesi azalır. Eskisi gibi kalmaz.”
Ve buyurmuştur ki: “ Kimin niyet ve arzusu âhiret olup onun yoluna giderse,
Hak teâlâ onun kalbine zenginlik verir; bütün işlerini toparlayıp
kolaylaştırarak yardım eder. Dünyayı ona hizmetçi eyler. Kimin niyet ve
arzusu da dünya olursa, Hak teâlâ onun fakirliğini (sürekli) gözünün önüne
getirir. İşlerini dağınık kılar, zorlaştırır. O kimse hayretler içinde kalır.
Hâlbuki dünyadan ona fazla bir nasip gelmez. Ancak takdir edileni gelir.”
Ve buyurmuştur ki: “ Her gün bir nidâ edici üç kere nidâ edip der ki:
dünyayı onun ehli için terk ediniz, siz âhiret yoluna gidiniz. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Kim lüzumundan fazla dünyadan mal alırsa, bilmeden
kendi helâkini almış olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk etmek, kalp ve
bedenle rahat etmektir. ” Ve buyurmuştur ki: “ İnsanların en zâhidi,
dünyanın güzelliklerini terk edip âhiret âlemini idrak edeni ve yarınki günü
ömründen saymayıp kendini ölülerden bilip ölüm hazırlığı yapandır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya mü’minin zindanı, kafirin ise seyrânıdır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya (ömrü) bir saattir. Onu Allah’a kullukla geçirmek
gerekir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya mü’mine duru ve temiz olmaz, mü’min
onda rahat bulmaz. Nasıl duru ve temiz olsun ki? Mü’minin zindanı ve
başının belâsıdır.” Ve buyurmuştur ki: “ En fazla şaşılacak şey, ebedîlik ve
huzur yurdunu (cennet) tasdik eden bir mü’minin bu geçici ve aldatıcı
dünyaya meyletmesidir. ”
Habîb-i Ekrem (s.a.v.) bir gün bir hasır üzerine yatıp uyumuştu.
Uyandığında vücudunda hasır izi çıkmıştı. Bunu gören ashâbı “Yâ
Rasûlallah! Sizin için bir yatak hazırlayalım” dediklerinde o Hazret
buyurmuştur ki: “ Benim bu dünya ile bir alâkam yoktur. Bu dünyada
bulunmamın misali, yolunun üstündeki bir ağacın altına uzanıp bir miktar
gölgesinde dinlenen, sonra da o ağacın altından kalkıp yoluna devam eden
bir yolcu gibidir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bu dünya bir köprüdür ki hemen
geçip gidesiniz. Onu bayındır hale getirmeye uğraşmayıp geçip yolunuza
devam edesiniz. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyada kalacağınız kadar dünyalık
elde ediniz. Âhirette yaşayacağınız kadar onun için çalışınız. ” Yani âhiret
hayatını bayındır hale getirmek için çalışınız.
Yukarıda yazılan âyetler ve hadîs-i şerifler ile kötülenen lanetlenen dünya,
Hak teâlânın değer vermesinden uzak olan şeylerdir. “Oyun, eğlence, süs,
insanlar arasında övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteği”
(Hadîd, 57/20) kalbi Hakk’ın huzurundan uzaklaştıran şeylerdir. Onun için
Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) “ Mal-mülk, bağ bahçe edinmeyiniz. Çünkü
dünyaya rağbetiniz artar ” buyruğu ile bağ-bahçe ve tarla[ları ihtirasla]
edinmekten men etmiştir.
Ve buyurmuştur ki: “ Hak teâlâ dünyayı üç parçaya bölmüştür. Bir kısmını
mü’mine, bir kısmını münafığa ve kalan kısmını da kâfire vermiştir. Mü’min
dünyasından azığını alıp âhiret yoluna gider. Münafık, süs ve gösterişe
tamah eder; kâfir ise kâr ve kazanç elde edip gider. ” Ve buyurmuştur ki:
“ Bu dünya Muhammed’e ve ailesine lâyık değildir. ” Ve buyurmuştur ki:
“ İnsanlar gaflet uykusundadırlar. [185/b] Öldükleri zaman uyanırlar. ”
Yani, gaflet içerisinde dünyaya rağbet edersiniz. Dizginleri bütünüyle
onun eline vermiş olduğunuz halde ömrünüz tamamlanır da Hak teâlâya
yöneliş ve ibadetleriniz eksik kalır. Dünyalık sebebiyle aranızda düşmanlık
çıkar. Ve duasında buyurmuştur ki: “Allah’ım ! Muhammed ailesinin rızkını
yaşamak için yetecek derecede eyle!” demiştir. Ve buyurmuştur ki:
“ Kendisine yetecek miktar rızık ile yetinen mü’min kurtuluşu bulmuştur. ” Ve
buyurmuştur ki: “O mü’min kurtuluşa ermiştir ki rızkın yeteri kadar
olanına kanaat etmiş olsun.” Ve buyurmuştur ki: “ Âdemoğlu malım, malım
der. (Hâlbuki) o, vehm edilen bir övünme vasıtasıdır. Malından yiyip
tüketerek ve giyip eskiterek harcadığı ile Allah rızası için tasadduk
ettiğinden başka nesi vardır?”
69-Şiir bahsinde şiirlerim, gönlü diri anlayış sahiplerinin kârıdır. Gönül!
Merde sözüm yoktur; eblehe gelince, onda söz nihân olmuş.
Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk eyle ki Hak teâlâ sana muhabbet etsin.
İnsanların elinde olan zenginliklere göz dikme ki insanlar sana muhabbet
eylesin.” Ve buyurmuştur ki: “ Rabbim bana Mekke’nin vâdilerini altın ile
doldurmayı arz etti de ben Ya Rabbi! Ben dünyada nimetler içinde kalmayı
istemem. Bilakis bir gün aç, bir gün tok olayım. Aç kaldığım gün boyun
bükerek seni zikredeyim, tefekküre dalayım. Tok olduğum gün ise sevinç
içerisinde sana hamd ve şükür edeyim ” dedim.
35-Tevazu eyle, Hudâ’nın mahlukunu senden yüce bil. Züll ü iftikar
Yüceler Yücesi’ne merdiven olmuş.
Ve buyurmuştur ki: “ Altın ve gümüş paraya ve süslü, işlemeli güzel
elbiseye kulluk edenlere yazıklar olsun. ” Yani âhirete yarayacak işleri bir
tarafa koyup mal toplamak ve güzel elbiseler giymekten hoşlanan gâfil,
helâk olsun diye temenni etmiştir. Ve buyurmuştur ki: “ Cehennem ateşinin
etrafı nefsanî arzularla kuşatılmıştır. Cennet nimetleri ise nefsin
beğenmediği şeylerle örtülmüştür. ” Yani dünyevî isteklerine uyan cehennem
ateşine gider. Hâlbuki o isteklerin arkasındaki cehennem ateşini
görememiştir, ancak iştah duyduğu şeyleri görmüştür. Nefse sevimsiz gelen
dinî zorluklara katlanan kimse ise cennete gider. Hâlbuki nefsi cenneti
görmüyordu, ancak önündeki engelleri görüyordu. Ve buyurmuştur ki:
“ Vallâhi ben sizin fakir olmanızdan endişe etmem, fakat sizin hakkınızda
korkum şudur ki sizden öncekilere dünya bolca verildiği gibi size de
verildiğinde öncekileri helâk ettiği gibi sizi de helâk eder. ”
Ve buyurmuştur ki: “ Her gün bir nidâ edici üç kere nidâ edip der ki:
dünyayı onun ehli için terk ediniz, siz âhiret yoluna gidiniz. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Kim lüzumundan fazla dünyadan mal alırsa, bilmeden
kendi helâkini almış olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk etmek, kalp ve
bedenle rahat etmektir. ” Ve buyurmuştur ki: “ İnsanların en zâhidi,
dünyanın güzelliklerini terk edip âhiret âlemini idrak edeni ve yarınki günü
ömründen saymayıp kendini ölülerden bilip ölüm hazırlığı yapandır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya mü’minin zindanı, kafirin ise seyrânıdır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya (ömrü) bir saattir. Onu Allah’a kullukla geçirmek
gerekir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya mü’mine duru ve temiz olmaz, mü’min
onda rahat bulmaz. Nasıl duru ve temiz olsun ki? Mü’minin zindanı ve
başının belâsıdır.” Ve buyurmuştur ki: “ En fazla şaşılacak şey, ebedîlik ve
huzur yurdunu (cennet) tasdik eden bir mü’minin bu geçici ve aldatıcı
dünyaya meyletmesidir. ”
Hâlbuki bu yedi şey aslında kendi zâtında kötü şeyler değildir. Hatta
yerinde kullanıldıklarında hepsi âhirete yardımcı olurlar. Nitekim Habîb-i
Ekrem (s.a.v.) malı methedip buyurmuştur ki: “ Ancak iki kişiye gıpta edilir.
Biri öyle bir kimsedir ki Allah teâlâ ona mal vermiştir. O da o maldan gece
gündüz (Allah için) vermektedir. Diğeri öyle bir kimsedir ki Hak teâlâ ona
Kur’ân vermiştir. O da gece gündüz onunla amel eder. ” Ve buyurmuştur ki:
“ Sâlih kimsenin malının olması ne güzel şeydir. ” İşte bu hadîs-i şerif de
işaret eder ki mal, kendi zâtında ne hayırdır ne de şerdir. Belki hayır ve şer
ancak mal sahibinin kendindendir. Eğer malı hayra harcarsa hayır olur,
kötülüğe harcarsa şer olur.
70-Fakirullah ki İsmail Tillovî, yüce bir gavstır. O pâk ruha İbrahim
Hakkı tercüman olmuş.
Ve buyurmuştur ki: “ Dünya malı çok olan kimse zengin değildir. Gerçek
zengin Hak teâlânın kendisine verdiğine kanaat eden kimsedir.” Ve
buyurmuştur ki: “ (Çok fazla sayıda) tarlalar ve bahçeler edinmeyiniz ki
dünyaya rağbet edersiniz. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bir kişinin mal ve şeref
hırsından dolayı kendi dinine verdiği ziyan, koyun sürüsü içine dalan iki aç
kurdun o sürüye verdiği ziyandan daha çoktur. ” Şereften maksat, makãm-
mevki ve baş olma sevdasıdır.
Yani, gaflet içerisinde dünyaya rağbet edersiniz. Dizginleri bütünüyle
onun eline vermiş olduğunuz halde ömrünüz tamamlanır da Hak teâlâya
yöneliş ve ibadetleriniz eksik kalır. Dünyalık sebebiyle aranızda düşmanlık
çıkar. Ve duasında buyurmuştur ki: “Allah’ım ! Muhammed ailesinin rızkını
yaşamak için yetecek derecede eyle!” demiştir. Ve buyurmuştur ki:
“ Kendisine yetecek miktar rızık ile yetinen mü’min kurtuluşu bulmuştur. ” Ve
buyurmuştur ki: “O mü’min kurtuluşa ermiştir ki rızkın yeteri kadar
olanına kanaat etmiş olsun.” Ve buyurmuştur ki: “ Âdemoğlu malım, malım
der. (Hâlbuki) o, vehm edilen bir övünme vasıtasıdır. Malından yiyip
tüketerek ve giyip eskiterek harcadığı ile Allah rızası için tasadduk
ettiğinden başka nesi vardır?”
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dünya sevgisi
kulu Mevlâ’sının yolundan döndürüp ibadet ve huzurundan alıkoyar.
Dünyayı gönülden uzaklaştırmak ve aradan kaldırmak ancak dünyalık her
şeyden sıyrılmak (tecerrüd) ve dünyadan yüz çevirmekle (zühd) mümkün
olur. Bu zühd ve tecerrüd şunun için sana lâzımdır ki dünyaya meyil ve
muhabbetin seni meşgul eder. Dışını (zâhir) sürekli istekler ve çalışma ile
bağlayıp hapseder; kalbini de (bâtın) arzu ve isteklerle meşgul eder. Hâlbuki
bunların ikisi de Hakk’ın huzurundan ve O’na ibadetten uzaklaştırıcıdır.
Çünkü nefis ve kalp, ikisi birdir. Bir şeyle meşgul olduğunda zıddından
uzak durmuş olursun. Dünya ile âhiret iki zıdda benzer ki birini memnun
eden diğerini kızdırır. Şüphesiz ki dünya ile âhiret, batı ile doğu gibidir.
Birine meylettiğin kadar öbüründen uzaklaşırsın.
2-Mâdem ki sensin ahsen-i takvîm ve harflerin ebced i Âdem. Seninle
çıkarıldı öyleyse, feleğin devrânı hesabı
Ve buyurmuştur ki: “ Her gün bir nidâ edici üç kere nidâ edip der ki:
dünyayı onun ehli için terk ediniz, siz âhiret yoluna gidiniz. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Kim lüzumundan fazla dünyadan mal alırsa, bilmeden
kendi helâkini almış olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk etmek, kalp ve
bedenle rahat etmektir. ” Ve buyurmuştur ki: “ İnsanların en zâhidi,
dünyanın güzelliklerini terk edip âhiret âlemini idrak edeni ve yarınki günü
ömründen saymayıp kendini ölülerden bilip ölüm hazırlığı yapandır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya mü’minin zindanı, kafirin ise seyrânıdır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya (ömrü) bir saattir. Onu Allah’a kullukla geçirmek
gerekir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya mü’mine duru ve temiz olmaz, mü’min
onda rahat bulmaz. Nasıl duru ve temiz olsun ki? Mü’minin zindanı ve
başının belâsıdır.” Ve buyurmuştur ki: “ En fazla şaşılacak şey, ebedîlik ve
huzur yurdunu (cennet) tasdik eden bir mü’minin bu geçici ve aldatıcı
dünyaya meyletmesidir. ”
Yani, gaflet içerisinde dünyaya rağbet edersiniz. Dizginleri bütünüyle
onun eline vermiş olduğunuz halde ömrünüz tamamlanır da Hak teâlâya
yöneliş ve ibadetleriniz eksik kalır. Dünyalık sebebiyle aranızda düşmanlık
çıkar. Ve duasında buyurmuştur ki: “Allah’ım ! Muhammed ailesinin rızkını
yaşamak için yetecek derecede eyle!” demiştir. Ve buyurmuştur ki:
“ Kendisine yetecek miktar rızık ile yetinen mü’min kurtuluşu bulmuştur. ” Ve
buyurmuştur ki: “O mü’min kurtuluşa ermiştir ki rızkın yeteri kadar
olanına kanaat etmiş olsun.” Ve buyurmuştur ki: “ Âdemoğlu malım, malım
der. (Hâlbuki) o, vehm edilen bir övünme vasıtasıdır. Malından yiyip
tüketerek ve giyip eskiterek harcadığı ile Allah rızası için tasadduk
ettiğinden başka nesi vardır?”
Ve buyurmuştur ki: “ Dünya malı çok olan kimse zengin değildir. Gerçek
zengin Hak teâlânın kendisine verdiğine kanaat eden kimsedir.” Ve
buyurmuştur ki: “ (Çok fazla sayıda) tarlalar ve bahçeler edinmeyiniz ki
dünyaya rağbet edersiniz. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bir kişinin mal ve şeref
hırsından dolayı kendi dinine verdiği ziyan, koyun sürüsü içine dalan iki aç
kurdun o sürüye verdiği ziyandan daha çoktur. ” Şereften maksat, makãm-
mevki ve baş olma sevdasıdır.
“ Vallâhi bu dünya (aslında) sizin katınızda bu leşten daha çirkin ve
değersizdir. ”
Ey azîz! Bilinmelidir ki Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ümmetine olan
şefkat ve merhameti sebebiyle âhiretin ebedî bir mekân (dâr-ı karar)
olduğunu, dünyanın ise acımasız ve gaddar olduğunu duyurmuştur. Nitekim
hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “ Ey benim ümmetim ve ashâbım!
Güzel hayata kavuşan kimse, dünya kendisini terk etmeden önce o dünyayı
terk edendir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyada kendini bir kimsesiz ya da bir
misafir bilesin, hatta kendini ölü kabul edesin. Böylece âhiret azığını
hazırlayasın.” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya sevgisi ve isteği bütün
günahların baş sebebidir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bir mü’mine bir dünyalık
verildiğinde mutlaka Allah katındaki derecesi azalır. Eskisi gibi kalmaz.”
Ve buyurmuştur ki: “ Kimin niyet ve arzusu âhiret olup onun yoluna giderse,
Hak teâlâ onun kalbine zenginlik verir; bütün işlerini toparlayıp
kolaylaştırarak yardım eder. Dünyayı ona hizmetçi eyler. Kimin niyet ve
arzusu da dünya olursa, Hak teâlâ onun fakirliğini (sürekli) gözünün önüne
getirir. İşlerini dağınık kılar, zorlaştırır. O kimse hayretler içinde kalır.
Hâlbuki dünyadan ona fazla bir nasip gelmez. Ancak takdir edileni gelir.”
Ve buyurmuştur ki: “ Her gün bir nidâ edici üç kere nidâ edip der ki:
dünyayı onun ehli için terk ediniz, siz âhiret yoluna gidiniz. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Kim lüzumundan fazla dünyadan mal alırsa, bilmeden
kendi helâkini almış olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk etmek, kalp ve
bedenle rahat etmektir. ” Ve buyurmuştur ki: “ İnsanların en zâhidi,
dünyanın güzelliklerini terk edip âhiret âlemini idrak edeni ve yarınki günü
ömründen saymayıp kendini ölülerden bilip ölüm hazırlığı yapandır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya mü’minin zindanı, kafirin ise seyrânıdır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya (ömrü) bir saattir. Onu Allah’a kullukla geçirmek
gerekir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya mü’mine duru ve temiz olmaz, mü’min
onda rahat bulmaz. Nasıl duru ve temiz olsun ki? Mü’minin zindanı ve
başının belâsıdır.” Ve buyurmuştur ki: “ En fazla şaşılacak şey, ebedîlik ve
huzur yurdunu (cennet) tasdik eden bir mü’minin bu geçici ve aldatıcı
dünyaya meyletmesidir. ”
Ve buyurmuştur ki: “ Altın ve gümüş paraya ve süslü, işlemeli güzel
elbiseye kulluk edenlere yazıklar olsun. ” Yani âhirete yarayacak işleri bir
tarafa koyup mal toplamak ve güzel elbiseler giymekten hoşlanan gâfil,
helâk olsun diye temenni etmiştir. Ve buyurmuştur ki: “ Cehennem ateşinin
etrafı nefsanî arzularla kuşatılmıştır. Cennet nimetleri ise nefsin
beğenmediği şeylerle örtülmüştür. ” Yani dünyevî isteklerine uyan cehennem
ateşine gider. Hâlbuki o isteklerin arkasındaki cehennem ateşini
görememiştir, ancak iştah duyduğu şeyleri görmüştür. Nefse sevimsiz gelen
dinî zorluklara katlanan kimse ise cennete gider. Hâlbuki nefsi cenneti
görmüyordu, ancak önündeki engelleri görüyordu. Ve buyurmuştur ki:
“ Vallâhi ben sizin fakir olmanızdan endişe etmem, fakat sizin hakkınızda
korkum şudur ki sizden öncekilere dünya bolca verildiği gibi size de
verildiğinde öncekileri helâk ettiği gibi sizi de helâk eder. ”
“ Ey Âdemoğlu! Dünya malından seni bırakıp gidene üzülme, ondan sana
verilene de sevinme! Çünkü dünya malı (sadece) bu gün senin için olup
yarın başkasına aittir. Şu halde dünyayı terk et ve âhireti iste.” “Çünkü ben
sâlih kullarım için gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği nimetler
hazırladım.”
Ve buyurmuştur ki: “ Hak teâlâ dünyayı üç parçaya bölmüştür. Bir kısmını
mü’mine, bir kısmını münafığa ve kalan kısmını da kâfire vermiştir. Mü’min
dünyasından azığını alıp âhiret yoluna gider. Münafık, süs ve gösterişe
tamah eder; kâfir ise kâr ve kazanç elde edip gider. ” Ve buyurmuştur ki:
“ Bu dünya Muhammed’e ve ailesine lâyık değildir. ” Ve buyurmuştur ki:
“ İnsanlar gaflet uykusundadırlar. [185/b] Öldükleri zaman uyanırlar. ”
70-Fakîrullah ki İsmâîl-i Tilvî gavs-ı ulvîdir
Ve buyurmuştur ki: “ Dünya malı çok olan kimse zengin değildir. Gerçek
zengin Hak teâlânın kendisine verdiğine kanaat eden kimsedir.” Ve
buyurmuştur ki: “ (Çok fazla sayıda) tarlalar ve bahçeler edinmeyiniz ki
dünyaya rağbet edersiniz. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bir kişinin mal ve şeref
hırsından dolayı kendi dinine verdiği ziyan, koyun sürüsü içine dalan iki aç
kurdun o sürüye verdiği ziyandan daha çoktur. ” Şereften maksat, makãm-
mevki ve baş olma sevdasıdır.
Ve buyurmuştur ki: “ Altın ve gümüş paraya ve süslü, işlemeli güzel
elbiseye kulluk edenlere yazıklar olsun. ” Yani âhirete yarayacak işleri bir
tarafa koyup mal toplamak ve güzel elbiseler giymekten hoşlanan gâfil,
helâk olsun diye temenni etmiştir. Ve buyurmuştur ki: “ Cehennem ateşinin
etrafı nefsanî arzularla kuşatılmıştır. Cennet nimetleri ise nefsin
beğenmediği şeylerle örtülmüştür. ” Yani dünyevî isteklerine uyan cehennem
ateşine gider. Hâlbuki o isteklerin arkasındaki cehennem ateşini
görememiştir, ancak iştah duyduğu şeyleri görmüştür. Nefse sevimsiz gelen
dinî zorluklara katlanan kimse ise cennete gider. Hâlbuki nefsi cenneti
görmüyordu, ancak önündeki engelleri görüyordu. Ve buyurmuştur ki:
“ Vallâhi ben sizin fakir olmanızdan endişe etmem, fakat sizin hakkınızda
korkum şudur ki sizden öncekilere dünya bolca verildiği gibi size de
verildiğinde öncekileri helâk ettiği gibi sizi de helâk eder. ”
Hâlbuki bu yedi şey aslında kendi zâtında kötü şeyler değildir. Hatta
yerinde kullanıldıklarında hepsi âhirete yardımcı olurlar. Nitekim Habîb-i
Ekrem (s.a.v.) malı methedip buyurmuştur ki: “ Ancak iki kişiye gıpta edilir.
Biri öyle bir kimsedir ki Allah teâlâ ona mal vermiştir. O da o maldan gece
gündüz (Allah için) vermektedir. Diğeri öyle bir kimsedir ki Hak teâlâ ona
Kur’ân vermiştir. O da gece gündüz onunla amel eder. ” Ve buyurmuştur ki:
“ Sâlih kimsenin malının olması ne güzel şeydir. ” İşte bu hadîs-i şerif de
işaret eder ki mal, kendi zâtında ne hayırdır ne de şerdir. Belki hayır ve şer
ancak mal sahibinin kendindendir. Eğer malı hayra harcarsa hayır olur,
kötülüğe harcarsa şer olur.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İster iyi olsun
isterse kötü olsun, insana ancak ölümüne kadar faydalı olan şeylerin hepsi
dünyadan sayılır. İşte onun için Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz dünyayı
yerdiğinde hayırlı şeyleri ondan istisna edip şöyle buyurmuştur: “ Dünya ve
içindekiler lanetlenmiştir. Ancak, Allah’ı zikretmek, Kur’ân okumak ve
Allah rızası için söylenilen sözler, yapılan işler, tavırlar ve duruşlar
lanetlenmiş değildir. ” Hâlbuki istisna edilen şeylerin hepsi yine bu
dünyadadır. Bu dünyada gerçekleşmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
hadîs-i şerifte bahsedilen şeyleri lanetlenmiş dünyadan ayrı tutmuştur.
Çünkü öldükten sonra kul ile yukarıda bahsedilen istisnalar yakın olur,
onlarla [187/a] kalır.
Ve buyurmuştur ki: “ Her gün bir nidâ edici üç kere nidâ edip der ki:
dünyayı onun ehli için terk ediniz, siz âhiret yoluna gidiniz. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Kim lüzumundan fazla dünyadan mal alırsa, bilmeden
kendi helâkini almış olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk etmek, kalp ve
bedenle rahat etmektir. ” Ve buyurmuştur ki: “ İnsanların en zâhidi,
dünyanın güzelliklerini terk edip âhiret âlemini idrak edeni ve yarınki günü
ömründen saymayıp kendini ölülerden bilip ölüm hazırlığı yapandır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya mü’minin zindanı, kafirin ise seyrânıdır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya (ömrü) bir saattir. Onu Allah’a kullukla geçirmek
gerekir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya mü’mine duru ve temiz olmaz, mü’min
onda rahat bulmaz. Nasıl duru ve temiz olsun ki? Mü’minin zindanı ve
başının belâsıdır.” Ve buyurmuştur ki: “ En fazla şaşılacak şey, ebedîlik ve
huzur yurdunu (cennet) tasdik eden bir mü’minin bu geçici ve aldatıcı
dünyaya meyletmesidir. ”
Çünkü geçimle ilgili her uğraşıya bağ, bahçe denilmiştir. Ve Hazret-i
Habîb-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki: “ Bana göre imrenilecek evliyâ,
evlâdı ve malı az (hafîfü’l-hâz), namaz ve orucu çok olup bunlardan çok haz
alan, gizli ve âşikâr Rabbi’ne güzelce ibadet eden, insanlar arasında
parmakla gösterilmeyip gizli olan, rızkı yetecek kadar olup ona
sabredendir. ” Böyle deyip sonra onun güzel haline, kaygısının azıcık
olmasına, sevincinin çok olmasına, korku ve üzüntüsünün olmamasına
hayret
ettiğinden,
mübarek
başparmağını
orta
parmağına
vurup
buyurmuştur ki: “(Böylelerinin) her isteği emrine âmâde ve her sevinci
yanındadır. ”
Ey azîz! Bilinmelidir ki Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ümmetine olan
şefkat ve merhameti sebebiyle âhiretin ebedî bir mekân (dâr-ı karar)
olduğunu, dünyanın ise acımasız ve gaddar olduğunu duyurmuştur. Nitekim
hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “ Ey benim ümmetim ve ashâbım!
Güzel hayata kavuşan kimse, dünya kendisini terk etmeden önce o dünyayı
terk edendir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyada kendini bir kimsesiz ya da bir
misafir bilesin, hatta kendini ölü kabul edesin. Böylece âhiret azığını
hazırlayasın.” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya sevgisi ve isteği bütün
günahların baş sebebidir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bir mü’mine bir dünyalık
verildiğinde mutlaka Allah katındaki derecesi azalır. Eskisi gibi kalmaz.”
Ve buyurmuştur ki: “ Kimin niyet ve arzusu âhiret olup onun yoluna giderse,
Hak teâlâ onun kalbine zenginlik verir; bütün işlerini toparlayıp
kolaylaştırarak yardım eder. Dünyayı ona hizmetçi eyler. Kimin niyet ve
arzusu da dünya olursa, Hak teâlâ onun fakirliğini (sürekli) gözünün önüne
getirir. İşlerini dağınık kılar, zorlaştırır. O kimse hayretler içinde kalır.
Hâlbuki dünyadan ona fazla bir nasip gelmez. Ancak takdir edileni gelir.”
Ve buyurmuştur ki: “ Her gün bir nidâ edici üç kere nidâ edip der ki:
dünyayı onun ehli için terk ediniz, siz âhiret yoluna gidiniz. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Kim lüzumundan fazla dünyadan mal alırsa, bilmeden
kendi helâkini almış olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk etmek, kalp ve
bedenle rahat etmektir. ” Ve buyurmuştur ki: “ İnsanların en zâhidi,
dünyanın güzelliklerini terk edip âhiret âlemini idrak edeni ve yarınki günü
ömründen saymayıp kendini ölülerden bilip ölüm hazırlığı yapandır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya mü’minin zindanı, kafirin ise seyrânıdır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya (ömrü) bir saattir. Onu Allah’a kullukla geçirmek
gerekir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya mü’mine duru ve temiz olmaz, mü’min
onda rahat bulmaz. Nasıl duru ve temiz olsun ki? Mü’minin zindanı ve
başının belâsıdır.” Ve buyurmuştur ki: “ En fazla şaşılacak şey, ebedîlik ve
huzur yurdunu (cennet) tasdik eden bir mü’minin bu geçici ve aldatıcı
dünyaya meyletmesidir. ”
“O dünya idi, bir şekle girip bana geldi. Onu reddedip dedim ki benden
uzak dur! Giderken dönüp bana dedi ki: Sen benden kurtuldun, fakat
senden sonra hiç kimse benden kurtulamaz.” İşte şimdi ben onun için
ağlıyorum, demiştir.”
Yani, gaflet içerisinde dünyaya rağbet edersiniz. Dizginleri bütünüyle
onun eline vermiş olduğunuz halde ömrünüz tamamlanır da Hak teâlâya
yöneliş ve ibadetleriniz eksik kalır. Dünyalık sebebiyle aranızda düşmanlık
çıkar. Ve duasında buyurmuştur ki: “Allah’ım ! Muhammed ailesinin rızkını
yaşamak için yetecek derecede eyle!” demiştir. Ve buyurmuştur ki:
“ Kendisine yetecek miktar rızık ile yetinen mü’min kurtuluşu bulmuştur. ” Ve
buyurmuştur ki: “O mü’min kurtuluşa ermiştir ki rızkın yeteri kadar
olanına kanaat etmiş olsun.” Ve buyurmuştur ki: “ Âdemoğlu malım, malım
der. (Hâlbuki) o, vehm edilen bir övünme vasıtasıdır. Malından yiyip
tüketerek ve giyip eskiterek harcadığı ile Allah rızası için tasadduk
ettiğinden başka nesi vardır?”
53-Güzel sûretlerin şekillerine, sen böyle hayrânsın. Acep neylersin o
zaman ki, can ayân olmuş.
Çünkü dünyayı ve halkı terk edip nefsinin hevâsından geçen, kalbinden
Mevlâsına gitmiştir. İhlas ve samimiyetle (ihlas) murâkabe eden, dünyanın
lezzetlerini unutarak Hakk’ın huzuruna gitmiştir. Mâsivâ bağlarından
kurtulup her işi Allah’la tamam olmuştur.
2-Mâdem ki sensin ahsen-i takvîm ve harflerin ebced i Âdem. Seninle
çıkarıldı öyleyse, feleğin devrânı hesabı
Ve buyurmuştur ki: “ Her gün bir nidâ edici üç kere nidâ edip der ki:
dünyayı onun ehli için terk ediniz, siz âhiret yoluna gidiniz. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Kim lüzumundan fazla dünyadan mal alırsa, bilmeden
kendi helâkini almış olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk etmek, kalp ve
bedenle rahat etmektir. ” Ve buyurmuştur ki: “ İnsanların en zâhidi,
dünyanın güzelliklerini terk edip âhiret âlemini idrak edeni ve yarınki günü
ömründen saymayıp kendini ölülerden bilip ölüm hazırlığı yapandır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya mü’minin zindanı, kafirin ise seyrânıdır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya (ömrü) bir saattir. Onu Allah’a kullukla geçirmek
gerekir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya mü’mine duru ve temiz olmaz, mü’min
onda rahat bulmaz. Nasıl duru ve temiz olsun ki? Mü’minin zindanı ve
başının belâsıdır.” Ve buyurmuştur ki: “ En fazla şaşılacak şey, ebedîlik ve
huzur yurdunu (cennet) tasdik eden bir mü’minin bu geçici ve aldatıcı
dünyaya meyletmesidir. ”
40-Kur’ân ilmini buldunsa, Yunan ilmine ne lüzum var? O aşkı beyan
etmiş, öbürü eşyaya beyan olmuş.
Ve buyurmuştur ki: “ Her gün bir nidâ edici üç kere nidâ edip der ki:
dünyayı onun ehli için terk ediniz, siz âhiret yoluna gidiniz. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Kim lüzumundan fazla dünyadan mal alırsa, bilmeden
kendi helâkini almış olur. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk etmek, kalp ve
bedenle rahat etmektir. ” Ve buyurmuştur ki: “ İnsanların en zâhidi,
dünyanın güzelliklerini terk edip âhiret âlemini idrak edeni ve yarınki günü
ömründen saymayıp kendini ölülerden bilip ölüm hazırlığı yapandır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya mü’minin zindanı, kafirin ise seyrânıdır. ” Ve
buyurmuştur ki: “ Dünya (ömrü) bir saattir. Onu Allah’a kullukla geçirmek
gerekir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya mü’mine duru ve temiz olmaz, mü’min
onda rahat bulmaz. Nasıl duru ve temiz olsun ki? Mü’minin zindanı ve
başının belâsıdır.” Ve buyurmuştur ki: “ En fazla şaşılacak şey, ebedîlik ve
huzur yurdunu (cennet) tasdik eden bir mü’minin bu geçici ve aldatıcı
dünyaya meyletmesidir. ”
. Nihân: Gizli, saklı. Bulunmayan, Görülmeyen. (Özön Mustafa Nihat,
a.g.e. s. 671.)
. Gavs: Arapça’da sığınma, iltica etme mânâsınadır. Tasavvufta; kendisine
sığınıldığı zaman kutba “gavs” denir. Sûfîler darda kaldıkları zaman: “Yetiş
yâ gavs!”, “Medet yâ gavs!”, “İmdat yâ pîr!” diyerek kutbun manevî
himâyesine iltica ederler. Çeşitli tarikatlara göre farklı farklı şahsiyetler
gavs sayılmıştır. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 144.)
. İftikâr: Yüce Yaratıcı’nın nihayetsiz gücü karşısında yoksul ve güçsüz
olduğunun bilincinde bulunmak. Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak.
Çok ihtiyacı olmak. Alçak gönüllülük.
. Yunan ilmi: Felsefe.
. Ayân: Arapça’da “göz, pınar” manasına gelen “ayn” kelimesinin çoğulu
olup “eşyanın ilâhî ilimdeki sûreti” demektir. Cebecioğlu Ethem, Prof. Dr.
a.g.e. s: 69.
. Ebleh: Akılsız, budala. (Özön Mustafa Nihat, Osmanlıca Türkçe Sözlük,
İnkılap ve Aka, İstanbul, 1979, s. 184.)
. Tasavvufta tecerrüd: Mâ-sivâdan alâkasını kesip Allah’a müteveccih
olup ibadet ve tâatla meşgul olmak demektir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri
Sözlüğü .)
. Zühd: Soğuk ve ilgisiz davranmak, rağbet etmemek, yüz çevirmek.
Tasavvufta: a-Ahirete yönelmek için dünyadan el etek çekmek. b-Hakk’a
yönelmek için dünyadan da âhiretten de el etek çekmek. c-Elde mevcut olsa
bile gönülde mal ve mülk sevgisine yer vermemek. (Uludağ, Tasavvuf
Terimleri Sözlüğü , s. 544.)
. Ahsen-i takvîm: En güzel şekil, Allah’ın en mükemmel mazharı; ergin
ve olgun insan.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ümmetine olan
şefkat ve merhameti sebebiyle âhiretin ebedî bir mekân (dâr-ı karar)
olduğunu, dünyanın ise acımasız ve gaddar olduğunu duyurmuştur. Nitekim
hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “ Ey benim ümmetim ve ashâbım!
Güzel hayata kavuşan kimse, dünya kendisini terk etmeden önce o dünyayı
terk edendir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyada kendini bir kimsesiz ya da bir
misafir bilesin, hatta kendini ölü kabul edesin. Böylece âhiret azığını
hazırlayasın.” Ve buyurmuştur ki: “ Dünya sevgisi ve isteği bütün
günahların baş sebebidir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bir mü’mine bir dünyalık
verildiğinde mutlaka Allah katındaki derecesi azalır. Eskisi gibi kalmaz.”
Ve buyurmuştur ki: “ Kimin niyet ve arzusu âhiret olup onun yoluna giderse,
Hak teâlâ onun kalbine zenginlik verir; bütün işlerini toparlayıp
kolaylaştırarak yardım eder. Dünyayı ona hizmetçi eyler. Kimin niyet ve
arzusu da dünya olursa, Hak teâlâ onun fakirliğini (sürekli) gözünün önüne
getirir. İşlerini dağınık kılar, zorlaştırır. O kimse hayretler içinde kalır.
Hâlbuki dünyadan ona fazla bir nasip gelmez. Ancak takdir edileni gelir.”
. Buhârî , “Fezâilü’l-Kur’ân” 20, “Tevhid” 45; Müslim , “Salâti’l-
Müsâfirîn” 266; İbn Mâce , “Zühd” 22; Tirmîzî , “Birr” 24 ; İbn Mâce ,
“Zühd” 22.
. Ahmed b. Hanbel, Müsned , XIII/487, H. no: 17692; İbn Hibbân, Sahîh ,
V/87, H. no: 3210; Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , X/7, H. no: 9007; Beyhakî,
Şu’abü’l-îmân , II/90, H. no: 1248.
. Ahmed b. Hanbel, Müsned , IV/127, H. no: 4048; Tirmîzî , “Zühd” 20;
İbn Hibbân, Sahîh , II/ 47, H. no: 708.
. Ahmed b. Hanbel, Müsned , XVI/233, H. no: 22097; İbn Mâce , “Zühd”
4; Tirmîzî , “Zühd” 35; Hâkim, el-Müstedrek , VII/2552, H. no: 7148;
Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , VIII/208, H. no: 7829; Müttakî el-Hindî,
Kenzü’l-ummâl , III/152, 5927, 5928.
. Ebced: Eski alfabede harflerin alt tarafında bulunan bir ibarenin ilk sözü
ve bütünün adı. Ebced hevvez vd. harflerini rakam gibi sayıp bir sözcük
veya ibareden tarih veya başka bir sayı çıkarabilecek şekilde düzenlemeye
ebced hesabı denir.
Habîb-i Ekrem (s.a.v.) bir gün bir hasır üzerine yatıp uyumuştu.
Uyandığında vücudunda hasır izi çıkmıştı. Bunu gören ashâbı “Yâ
Rasûlallah! Sizin için bir yatak hazırlayalım” dediklerinde o Hazret
buyurmuştur ki: “ Benim bu dünya ile bir alâkam yoktur. Bu dünyada
bulunmamın misali, yolunun üstündeki bir ağacın altına uzanıp bir miktar
gölgesinde dinlenen, sonra da o ağacın altından kalkıp yoluna devam eden
bir yolcu gibidir. ” Ve buyurmuştur ki: “ Bu dünya bir köprüdür ki hemen
geçip gidesiniz. Onu bayındır hale getirmeye uğraşmayıp geçip yolunuza
devam edesiniz. ” Ve buyurmuştur ki: “ Dünyada kalacağınız kadar dünyalık
elde ediniz. Âhirette yaşayacağınız kadar onun için çalışınız. ” Yani âhiret
hayatını bayındır hale getirmek için çalışınız.
. Murâkabe: Denetleme, gözetleme, dikkati belli bir notaya toplama
demektir. Tasavvufta ise, kulun “Cenâb-ı Hak, bütün hal ve hareketlerime
vâkıftır.” şeklinde bir şuur ve idrak içinde olmasıdır. Kalbi, ona zarar veren
şeylerden korumak, Allah her an beni görüyor, kalbime nazar ediyor
anlayışı içinde olmaktır. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 344.)
. Mâ-sivâ: Allah’tan başka her şey. Buna mâ-sivâu’llah da denir. (Uludağ,
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 318.)
. Vezin zaruretinden dolayı Tillovî kelimesi Tilvî şeklinde okunmuştur.
. Tirmîzî , “Zühd” 35; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , VIII/207, H. no: 7835;
Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , VII/191, H. no:18616.
. Deylemî, Firdevs , V/426, H. no: 8628; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-
ummâl , III/187, H. no: 6089.
. Fettenî bu sözün, Hazret-i Ali radıyallâhu anhın sözü olduğunu ifade
eder. Bkz. Tezkiretü’l-mevzû’ât , s. 200.
. Ahmed b. Hanbel, Müsned , III/222, H. no: 2744; İbn Mâce , “Zühd” 3;
Tirmîzî , “Zühd” 44; İbn Hibbân, Sahîh , VIII/90, H. no: 6318.
. Buhârî , “Rikâk” 15; Müslim , “Zekât” 120; Tirmîzî , “Zühd” 40; Müttakî
el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/404, H. no: 7159.
. Ahmed b. Hanbel, Müsned , IV/127, H. no: 4048; Tirmîzî , “Zühd” 20;
İbn Hibbân, Sahîh , II/ 47, H. no: 708.
. Tirmîzî , “Zühd” 43; İbn Hibbân, Sahîh , V/95, H. no: 3218; Kudâî,
Müsnedü’ş-şihâb , VII/84, H. no: 34380.
. İbn Mâce , “Zühd” 1; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr , VI/193, H. no: 5972.
. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ , X/53.
. İbn Ebî Şeybe, Musannef , VII/201, H. no: 35332; İbn Mâce , “Zühd” 3;
Tirmîzî , “Zühd” 14; Bezzâr, Müsned , V/144, H. no: 1736.
. Ahmed b. Hanbel, Müsned , X/412, H. no: 12234; Nesâî , “İşretü’n-Nisâ”
1; Ebû Ya’lâ, Müsned , VI/199-237, H. no: 3482, 3530, Müttakî el-Hindî,
Kenzü’l-ummâl , VII/288, H. no: 18913.
. Buhârî , “Cihad” 69; İbn Mâce , “Zühd” 8.
. Buhârî , “Rikak” 28; Müslim , “Cennet” 1.
. Buhârî , “Rikâk” 7; Müslim , “Zühd” 6; İbn Mâce , “Fiten” 18; Tirmîzî ,
“Kıyâme” 28.
. Buhârî , “Rikâk” 17; Müslim , “Zühd” 18; İbn Mâce , “Zühd” 9; Tirmîzî ,
“Zühd” 38.
. İbn Ebî Şeybe, Musannef , VII/82, H. no: 34362; Kudâî, Müsnedü’ş-
şihâb , I/347, H. no: 595; Beyhakî, Şu’abü’l-îmân , VII/348, H. no: 10539;
Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/160, H. no: 5962.
. Müslim , “Zikr” 99; İbn Mâce , “Fiten” 19; Tirmîzî , “Fiten” 26.
. Bezzâr, Müsned , I/106, H. no: 44; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ , VI/164.
. Müslim , “Zühd” 2; Ebû Dâvûd , “Tahâret” 72.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dünya sevgisi
kulu Mevlâ’sının yolundan döndürüp ibadet ve huzurundan alıkoyar.
Dünyayı gönülden uzaklaştırmak ve aradan kaldırmak ancak dünyalık her
şeyden sıyrılmak (tecerrüd) ve dünyadan yüz çevirmekle (zühd) mümkün
olur. Bu zühd ve tecerrüd şunun için sana lâzımdır ki dünyaya meyil ve
muhabbetin seni meşgul eder. Dışını (zâhir) sürekli istekler ve çalışma ile
bağlayıp hapseder; kalbini de (bâtın) arzu ve isteklerle meşgul eder. Hâlbuki
bunların ikisi de Hakk’ın huzurundan ve O’na ibadetten uzaklaştırıcıdır.
Çünkü nefis ve kalp, ikisi birdir. Bir şeyle meşgul olduğunda zıddından
uzak durmuş olursun. Dünya ile âhiret iki zıdda benzer ki birini memnun
eden diğerini kızdırır. Şüphesiz ki dünya ile âhiret, batı ile doğu gibidir.
Birine meylettiğin kadar öbüründen uzaklaşırsın.
. Tirmîzî , “Zühd” 35; İbn Hibbân, Sahîh , II/32, H. no: 669.
. Müslim , “Zühd” 3; Tirmîzî , “Zühd” 31; İbn Hibbân, Sahîh , II/42, H. no:
699; Hâkim, el-Müstedrek , IV/1483, H. no: 3969.
. Heysemî, Mecma‘u’z-zevâ’id , X/446, H. no: 17859; Müttakî el-Hindî,
Kenzü’l-ummâl , III/193, H. no: 6117, 8574.
. Heysemî, Mecma‘u’z-zevâ’id , X/446, H. no: 17859; Müttakî el-Hindî,
Kenzü’l-ummâl , III/193, H. no: 6117, 8574.
. Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , VII/73, H. no: 6116; Heysemî, Mecma‘u’z-
zevâ’id , X/510, H. no: 18058; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/182, H.
no: 6062.
. İbn Ebî Şeybe, Musannef , VII/86, H. no: 34318; Beyhakî, Şu’abü’l-
îmân , VII/356, H. no: 10565; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/188, H.
no: 6092.
. Ahmed b. Hanbel, Müsned , IV/389, H. no: 4764; Buhârî , “Rikâk” 3; İbn
Mâce , “Zühd” 3; Tirmîzî , “Zühd” 25.
. Beyhakî, Şu’abü’l-îmân , VII/338, H. no: 10501.
. İbn Ebî Şeybe, Musannef , VII/117, H. no: 34628.
Ve buyurmuştur ki: “ Dünyayı terk eyle ki Hak teâlâ sana muhabbet etsin.
İnsanların elinde olan zenginliklere göz dikme ki insanlar sana muhabbet
eylesin.” Ve buyurmuştur ki: “ Rabbim bana Mekke’nin vâdilerini altın ile
doldurmayı arz etti de ben Ya Rabbi! Ben dünyada nimetler içinde kalmayı
istemem. Bilakis bir gün aç, bir gün tok olayım. Aç kaldığım gün boyun
bükerek seni zikredeyim, tefekküre dalayım. Tok olduğum gün ise sevinç
içerisinde sana hamd ve şükür edeyim ” dedim.
. Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , VI/463, H. no: 5988; IX/409, H. no: 8882.
. Müslim , “Zühd” 1; Tirmîzî , “Zühd” 16.
. Fettenî, Tezkiretü’l-mevzû‘ât , s. 179; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ’ , I/500, H. no:
1331.
. Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl , III/187, H. no: 6090; Aclûnî, Keşfü’l-
hafâ’ , I/494, H. no: 1317-1318.
Ve buyurmuştur ki: “ Muhakkak ki dünya, lezzetli bir sebze ve reyhan
(fesleğen çiçeği)dır. Hak teâlâ onu size bir imtihan ve deneme olarak
vermiştir. Çünkü (sizden önce) İsrâiloğullarına dünya malı bolca
verildiğinde onlar öğünme elbisesine meylettiler. Nefis yiyeceklere tâlip
olup lezzetli içeceklere rağbet ettiler. Sonunda da türlü türlü kargaşa ve
bozgunluğa düşüp gitmişlerdir.” Ve buyurmuştur ki: “ Mü’min kendi
nefsinden ruhu için, dünyasından âhireti için, gençliğinden ihtiyarlığı için,
hayatından ölümü için artırıp hazırlık yapsın. Çünkü dünya sizin için
yaratılmıştır, siz ise âhiret için yaratılmışsınızdır. [185/a] Öldükten sonra
cennet ya da cehennemden başka gidilecek yer yoktur. ”
. Buhârî , “Bed‘ü’l-halk” 8, Tefsîru sûre (32), 1, “Tevhîd” 35; Müslim ,
“Cennet” 2-5.
Çünkü dünyayı ve halkı terk edip nefsinin hevâsından geçen, kalbinden
Mevlâsına gitmiştir. İhlas ve samimiyetle (ihlas) murâkabe eden, dünyanın
lezzetlerini unutarak Hakk’ın huzuruna gitmiştir. Mâsivâ bağlarından
kurtulup her işi Allah’la tamam olmuştur.
69-Şiir bahsinde şiirlerim, gönlü diri anlayış sahiplerinin kârıdır. Gönül!
Merde sözüm yoktur; eblehe gelince, onda söz nihân olmuş.
Ve buyurmuştur ki: “ Sizin dünyanızdan bana sevimli gelen üç şey vardır.
Biri kadındır, biri güzel kokulu şeylerdir, biri de gözümün nûru namazdır. ”
Rasûlullah (s.a.v.) namazı dünya lezzetlerinden kabul ederek, onu övmüştür.

