BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
Gök kuşağı, hale, sis, kırağı ve çiği (jâle) bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar şöyle demişlerdir: Ebe kuşağı dedikleri
gök kuşağı (kavs-i kuzâh) yağmurdan veya buhardan meydana gelen küçük,
parlak, saf ve yuvarlak su zerrecikleridir. Ve bunlar, nurlu güneşin ışığının
üzerlerine yansımasıyla şekillenip ortaya çıkar.
Ebe kuşağı oluşmasının açıklaması şudur; yukarıda sözü edilen
zerrecikler güneş ışınlarının vurduğu yerin tam karşısında öyle bir vaziyette
bulunurlar ki bu zerreciklerden her birinde gözün ışığı güneşe yansımış
olur. Ve bu yansıma öyle bir zamanda olur ki bu zerreciklerin gerisinde kara
bulut kütleleri gibi yoğun bir nesne bulunup ayna vazifesi görür. Güneş de
ufka yakın olup harareti gayet az olur.
Bu manzaraya bakan kişi sırtını güneşe verip söz konusu zerreciklere
doğru yönelse yani güneşin kursu ile o zerreciklerin arasında bir yerde
dursa, gözlerinin ışığı zerreciklerden güneşe aksetmiş olur.
Bu durumda oraya bakan kişiye zerreciklerin her birinde güneşin şuası
görünür; şekli görünmez. Çünkü daha önce tecrübe edilmiştir ki göz
şuasından yansıyan parlak nesne gayet küçük olursa, bunun karşısında
bulunan ışıklı nesnenin ancak ışığını ve rengini gösterir. Şeklini ve hey’etini
göstermez. Bahsi geçen su zerrecikleri dairenin yarısından az, ışıklı bir yay
şeklinde olur. Bu yay güneşin yükselmesiyle azalır; güneşin alçalması
nisbetinde çoğalır.
Çünkü Güneş o dairenin merkezinde bulunduğu sırada, ufuktan
yükseldikçe, tam karşısında bulunan dairesinin ufuk üstünde ancak yarıdan
azı kalır. Güneş ufuk dairesi cihetine iyice inip yaklaştıkça söz konusu
noksan dairenin açısı ufka doğru iki taraftan da çoğalır. İşte bu durumda iki
taraftaki zerreciklerden gözün ışıkları güneşe yansımaya başlar.
Hazret-i Şeyh İbn-i Sînâ “Şifâ” adlı kitabında şöyle yazmıştır:
“ Tus ile Mâverd arasında yüksek bir dağ üzerinde idim. Gökyüzü yoğun
(kesîf) idi. Sahrâ ile aramızda, dağın tam ortasında bir bulut kümesi vardı
ve hava oldukça rutûbetli idi. Güneş tam gün ortasında idi. O sırada ben söz
konusu karanlık buluta bakınca, gök kuşağı renginde tam bir daire gördüm.
Ben dağdan aşağı indikçe, tam daire şeklindeki gök kuşağı küçülmeye
başladı. Dağın eteğine vardığımda daire gözden kayboldu.”
Gök kuşağının farklı renklerden oluşmasının sebebi güneş şualarının
muhtelif renklerdeki bulutlarla karışmış olmasındandır. Çünkü bulutların
üst tarafı güneşe yakın olduğundan parlaklığı gâlip olup za’ferân gibi
kırmızı görünür. Alt tarafı ise, güneşten uzak olduğundan parlaklığı gayet
az olup kırmızısı az (turuncu) olur. Bu iki rengin arası, ikisinin
birleşmesinden meydana gelir ki bu da çimen yeşili gibi görünür. Van’da
Hizan Kalesi’nde Sonbahar mevsiminde, ay dolunay iken orada ufuk
hizasına bitişik, yukarıda açıklanan renklerde gök kuşağı meydana çıkıp
ayan beyan görülmüştür. Şekli aşağıdaki çizimde belirtildiği üzere olmuştur.
[69/a]
Hâle (Ay ağılı) de daire şeklinde küçük, şeffaf su zerreciklerinden oluşur
ki ayın şekli etrafında harman misali meydana gelen beyaz bir dairedir.
Bunun açıklaması şudur; hâleye bakan kimse ile ayın arasında (yukarıda
sözü edilen) zerrecikler öyle bir vaziyette bulunurlar ki zerreciklerin her
birinde göz şuası aya yansımış olur. Kişi o zerreciklere baktığında her
birinde ayın ışığını görür. Ancak söz konusu zerrecikler çok küçük olduğu
için bunlarda ayın şeklini ve görüntüsünü göremez. Bunların hepsi bir tam
daire ya da eksik daire şeklinde ortaya çıkar. İşte hâle budur. Hâle havanın
rutûbetinden meydana gelir ki onun ortaya çıkmış olması yağmur
yağacağına işaret sayılır.
Eğer yukarıda bahsedilen özelliklere sahip iki bulut birbirinin altında
bulunsa, işte o zaman iki hâle ortaya çıkar ve bunların altta bulunanı bize
yakın olduğundan büyük görünür. Söz konusu bulutlar ikiden fazla olursa,
hâle sayısı da görünen bulutlar miktarınca olur. Nurlu ayın yedi hâlesi
müşâhade olunmuştur.
Züferâ: güneşin hâlesidir ki -bu kelime, baştaki “zı
” harfinin ötresiyle
okunur. -pek nâdir görülür. Çünkü Güneş ufuktan uzak oldukça hararetinin
tesiri şiddetli olduğundan, özellikleri anlatılan zerrecikler gibi ince bulutları
çözümleyip havaya döndürür.
Hazret-i şeyh merhum İbn-i Sînâ “ Şifâ ” adlı eserinde şöyle yazmıştır:
“Nurlu güneşin çevresinde gök kuşağı renginde tam hâle ve eksik hâle
meydana geldiğini müşâhade etmişimdir.”
Müellif (Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri) der ki: “Fakir, bu
Mârifetnâme ’yi yazmadan bir sene evvel Pasin Ovası ’nda, İlkbahar
mevsiminin sonunda güneşin batmasına yakın bir vakitte ortaya çıkan tam
güneş hâlesini dostlarımla birlikte hayretler içinde müşâhade etmişimdir. O
sırada bizimle berâber 142 yaşında bir pîr-i fânî bulunmaktaydı. İhtiyar
şöyle dedi: “Bu yaşıma geldim, çok acayip işler gördüm. Bu güne kadar
güneşin böyle harman olduğunu hiç görmemiştim. Şimdi bu anda onu da
seyretmiş oldum.”
Sis (duman), kırağı ve çisenin maddî sebepleri (yukarıda ayrıntılarına
değinmiş olduğumuz) yükselen buhardır ki bu hem kendisi az, hem de
harareti zayıf olduğundan, soğuk tabakaya kadar varamayıp kendi aşağı
tabakasında kalıp oradan da yeryüzüne inmeye başlar. Eğer inme sırasında
ona herhangi bir soğuk isâbet etmediyse, bu haliyle yüksek dağların başını
kuşatıp oradan yeryüzüne doğru yavaş yavaş yayılarak (kendinden) gerisini
(bir perde gibi örter. İşte sis (duman) dediğimiz şey budur. Sonra bu duman)
az bir hararetle havaya dönüşüp gider.
Eğer o zayıf buhar yeryüzüne indiği sırada bir soğuk tabakaya rastlayıp da
inmekte olan buhar şiddetli soğuk etkisiyle donarsa ufak berrak tanecikler
halinde yeryüzüne iner. İşte kırağı dedikleri şey budur. Ve eğer buhar o
soğuk tabakasının etkisiyle donmazsa bu takdirde suya dönüşerek bitkiler
ve yapraklar üzerine düşüp inci taneleri gibi oralarda dizilir ki, jale (çiğ),
şebnem ve çise dedikleri budur.
İşin aslı şudur ki, kâinât boşluğunun (atmosfer) hepsi bileşik cisimlerden
(ecsâm-ı mürekkebât) sayılmıştır. Lâkin bunlar unsurlardan karışımsız
(mizacsız) olarak terkip olunmuşlar, geçiş için herhangi bir karışıma ihtiyaç
olmaksızın, bir halden başka bir hale geçmişlerdir. Onun içindir ki böyle
çabucak yok oluvermekte ya da değişime uğramaktadırlar.
“Yaratıcı, yarattıklarında hikmet, izzet ve celâl sahibi ve kendinden başka
hiçbir ilâh bulunmayan Allah teâlâyı tesbih ederiz. O’nun şânı yücedir; her
türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.” [523]

