Marifetnâme · Haziran 27, 2026

BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Birinci Madde

BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Birinci Madde Birinci Madde Gök kuşağı, hale, sis, kırağı ve çiği (jâle) bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar şöyle demişlerdir: Ebe kuşağı dedikleri gök kuşağı …

BİRİNCİ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Birinci Madde

Birinci Madde

Gök kuşağı, hale, sis, kırağı ve çiği (jâle) bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki filozoflar şöyle demişlerdir: Ebe kuşağı dedikleri

gök kuşağı (kavs-i kuzâh) yağmurdan veya buhardan meydana gelen küçük,

parlak, saf ve yuvarlak su zerrecikleridir. Ve bunlar, nurlu güneşin ışığının

üzerlerine yansımasıyla şekillenip ortaya çıkar.

Ebe kuşağı oluşmasının açıklaması şudur; yukarıda sözü edilen

zerrecikler güneş ışınlarının vurduğu yerin tam karşısında öyle bir vaziyette

bulunurlar ki bu zerreciklerden her birinde gözün ışığı güneşe yansımış

olur. Ve bu yansıma öyle bir zamanda olur ki bu zerreciklerin gerisinde kara

bulut kütleleri gibi yoğun bir nesne bulunup ayna vazifesi görür. Güneş de

ufka yakın olup harareti gayet az olur.

Bu manzaraya bakan kişi sırtını güneşe verip söz konusu zerreciklere

doğru yönelse yani güneşin kursu ile o zerreciklerin arasında bir yerde

dursa, gözlerinin ışığı zerreciklerden güneşe aksetmiş olur.

Bu durumda oraya bakan kişiye zerreciklerin her birinde güneşin şuası

görünür; şekli görünmez. Çünkü daha önce tecrübe edilmiştir ki göz

şuasından yansıyan parlak nesne gayet küçük olursa, bunun karşısında

bulunan ışıklı nesnenin ancak ışığını ve rengini gösterir. Şeklini ve hey’etini

göstermez. Bahsi geçen su zerrecikleri dairenin yarısından az, ışıklı bir yay

şeklinde olur. Bu yay güneşin yükselmesiyle azalır; güneşin alçalması

nisbetinde çoğalır.

Çünkü Güneş o dairenin merkezinde bulunduğu sırada, ufuktan

yükseldikçe, tam karşısında bulunan dairesinin ufuk üstünde ancak yarıdan

azı kalır. Güneş ufuk dairesi cihetine iyice inip yaklaştıkça söz konusu

noksan dairenin açısı ufka doğru iki taraftan da çoğalır. İşte bu durumda iki

taraftaki zerreciklerden gözün ışıkları güneşe yansımaya başlar.

Hazret-i Şeyh İbn-i Sînâ “Şifâ” adlı kitabında şöyle yazmıştır:

“ Tus ile Mâverd arasında yüksek bir dağ üzerinde idim. Gökyüzü yoğun

(kesîf) idi. Sahrâ ile aramızda, dağın tam ortasında bir bulut kümesi vardı

ve hava oldukça rutûbetli idi. Güneş tam gün ortasında idi. O sırada ben söz

konusu karanlık buluta bakınca, gök kuşağı renginde tam bir daire gördüm.

Ben dağdan aşağı indikçe, tam daire şeklindeki gök kuşağı küçülmeye

başladı. Dağın eteğine vardığımda daire gözden kayboldu.”

Gök kuşağının farklı renklerden oluşmasının sebebi güneş şualarının

muhtelif renklerdeki bulutlarla karışmış olmasındandır. Çünkü bulutların

üst tarafı güneşe yakın olduğundan parlaklığı gâlip olup za’ferân gibi

kırmızı görünür. Alt tarafı ise, güneşten uzak olduğundan parlaklığı gayet

az olup kırmızısı az (turuncu) olur. Bu iki rengin arası, ikisinin

birleşmesinden meydana gelir ki bu da çimen yeşili gibi görünür. Van’da

Hizan Kalesi’nde Sonbahar mevsiminde, ay dolunay iken orada ufuk

hizasına bitişik, yukarıda açıklanan renklerde gök kuşağı meydana çıkıp

ayan beyan görülmüştür. Şekli aşağıdaki çizimde belirtildiği üzere olmuştur.

[69/a]

Hâle (Ay ağılı) de daire şeklinde küçük, şeffaf su zerreciklerinden oluşur

ki ayın şekli etrafında harman misali meydana gelen beyaz bir dairedir.

Bunun açıklaması şudur; hâleye bakan kimse ile ayın arasında (yukarıda

sözü edilen) zerrecikler öyle bir vaziyette bulunurlar ki zerreciklerin her

birinde göz şuası aya yansımış olur. Kişi o zerreciklere baktığında her

birinde ayın ışığını görür. Ancak söz konusu zerrecikler çok küçük olduğu

için bunlarda ayın şeklini ve görüntüsünü göremez. Bunların hepsi bir tam

daire ya da eksik daire şeklinde ortaya çıkar. İşte hâle budur. Hâle havanın

rutûbetinden meydana gelir ki onun ortaya çıkmış olması yağmur

yağacağına işaret sayılır.

Eğer yukarıda bahsedilen özelliklere sahip iki bulut birbirinin altında

bulunsa, işte o zaman iki hâle ortaya çıkar ve bunların altta bulunanı bize

yakın olduğundan büyük görünür. Söz konusu bulutlar ikiden fazla olursa,

hâle sayısı da görünen bulutlar miktarınca olur. Nurlu ayın yedi hâlesi

müşâhade olunmuştur.

Züferâ: güneşin hâlesidir ki -bu kelime, baştaki “zı

” harfinin ötresiyle

okunur. -pek nâdir görülür. Çünkü Güneş ufuktan uzak oldukça hararetinin

tesiri şiddetli olduğundan, özellikleri anlatılan zerrecikler gibi ince bulutları

çözümleyip havaya döndürür.

Hazret-i şeyh merhum İbn-i Sînâ “ Şifâ ” adlı eserinde şöyle yazmıştır:

“Nurlu güneşin çevresinde gök kuşağı renginde tam hâle ve eksik hâle

meydana geldiğini müşâhade etmişimdir.”

Müellif (Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri) der ki: “Fakir, bu

Mârifetnâme ’yi yazmadan bir sene evvel Pasin Ovası ’nda, İlkbahar

mevsiminin sonunda güneşin batmasına yakın bir vakitte ortaya çıkan tam

güneş hâlesini dostlarımla birlikte hayretler içinde müşâhade etmişimdir. O

sırada bizimle berâber 142 yaşında bir pîr-i fânî bulunmaktaydı. İhtiyar

şöyle dedi: “Bu yaşıma geldim, çok acayip işler gördüm. Bu güne kadar

güneşin böyle harman olduğunu hiç görmemiştim. Şimdi bu anda onu da

seyretmiş oldum.”

Sis (duman), kırağı ve çisenin maddî sebepleri (yukarıda ayrıntılarına

değinmiş olduğumuz) yükselen buhardır ki bu hem kendisi az, hem de

harareti zayıf olduğundan, soğuk tabakaya kadar varamayıp kendi aşağı

tabakasında kalıp oradan da yeryüzüne inmeye başlar. Eğer inme sırasında

ona herhangi bir soğuk isâbet etmediyse, bu haliyle yüksek dağların başını

kuşatıp oradan yeryüzüne doğru yavaş yavaş yayılarak (kendinden) gerisini

(bir perde gibi örter. İşte sis (duman) dediğimiz şey budur. Sonra bu duman)

az bir hararetle havaya dönüşüp gider.

Eğer o zayıf buhar yeryüzüne indiği sırada bir soğuk tabakaya rastlayıp da

inmekte olan buhar şiddetli soğuk etkisiyle donarsa ufak berrak tanecikler

halinde yeryüzüne iner. İşte kırağı dedikleri şey budur. Ve eğer buhar o

soğuk tabakasının etkisiyle donmazsa bu takdirde suya dönüşerek bitkiler

ve yapraklar üzerine düşüp inci taneleri gibi oralarda dizilir ki, jale (çiğ),

şebnem ve çise dedikleri budur.

İşin aslı şudur ki, kâinât boşluğunun (atmosfer) hepsi bileşik cisimlerden

(ecsâm-ı mürekkebât) sayılmıştır. Lâkin bunlar unsurlardan karışımsız

(mizacsız) olarak terkip olunmuşlar, geçiş için herhangi bir karışıma ihtiyaç

olmaksızın, bir halden başka bir hale geçmişlerdir. Onun içindir ki böyle

çabucak yok oluvermekte ya da değişime uğramaktadırlar.

“Yaratıcı, yarattıklarında hikmet, izzet ve celâl sahibi ve kendinden başka

hiçbir ilâh bulunmayan Allah teâlâyı tesbih ederiz. O’nun şânı yücedir; her

türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.” [523]