BEŞİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Gökler âlemi ile insan âleminin birbirine benzetildiğini; insan âleminin
şeklinin, büyük âlemin düzeninin bir yansıması olarak yaratıldığını ve iki
âlemin insan kalbinde tamamen bulunduğunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsan âleminin
(enfüs), her yönüyle gökler âlemine (âfâk) uygun ve benzer olduğu
bilinmiştir.
Çünkü âlemin bazı kısımları görünür (zâhir), bazı kısımları da görünmez
(bâtın) yaratılmıştır. Âlemin görünen kısmı; dokuz felek, dört unsur ve üç
esastır (maden, bitki ve hayvan –mevalid-i selâse.) Görünmeyen kısmı ise
on akıl ve dokuz nefistir.
İnsanın da zâhiri ve bâtını vardır ki zâhiri, bütün beden organlarıdır.
Bâtını ise bütün varlığı algılayan on duygusudur. Şu halde insan vücudu,
cihan kitabından bir özet (mecmua) olarak kılınmıştır ki bütün âlemde ne
varsa, bir tane de insanda bulunmuştur. Bu insan sûreti bir küçük âlemdir ki
büyük âlemde bulunan feleklerin ve unsurların benzerleri onda
bulunmuştur. Nitekim [bu hususun böyle olduğu yukarıdaki bölümlerde]
defalarca açıklanmıştır. Fakat bu küçük âlem, büyük âlemin görünüşünün
(hey’et) aksince bilinmiştir.
Çünkü büyük âlemin dış kabuğu, her şeyi kuşatmış olan Atlas Feleğidir ki
din bilginlerinin dilinde onun adı Arş-ı a’zâmdır. Onun içinde burçlar feleği
vardır ki o da Kürsî’den ibarettir. Onun içinde Zühal feleğidir ki onun
içinde Müşteri feleği, onun içinde Merih feleği, onun altında Güneş feleği,
onun altında Zühre feleği, onun altında Utarit feleği, onun içinde Ay feleği,
onun içinde Ateş küre, onun içinde Hava küre, onun içinde Su küre, onun
içinde âlemin bâtını olan Toprak küre vardır. İşte büyük âlemin hey’eti ve
şekli böyledir.
İnsan âleminin heyeti ve şekli büyük âlemin aksidir. Çünkü bunun dış
kabuğu topraktır ki bu da bedenin cildine tekabül eder. Onun içinde su
vardır ki kandır. Onun içinde havadır ki can buharıdır. Onun içinde ateştir ki
yürekteki hayvanî ruha tekabül eder. Onun içinde yedi kat semâlar vardır ki
onun mukabili kalbin yedi tavrıdır. Onun içinde ateş vardır ki yürekte
hayvanî ruhtur. Onun içinde insan ruhudur ki onun zâhiri Kürsî, bâtını Arş-ı
Rahmân’dır. Çünkü irfân ehlinin kalbi, Hazret-i Rahmân’ın makãmıdır.
Nitekim Hak teâlâ “ Ben yere göğe sığmam, ancak verâ sahibi mü’min
kulumun gönlüne sığarım ” buyurmuş ve insan ruhunun “âlem-i ekber”
olduğunu duyurmuştur.
Çünkü bu insan mertebesi (hazret-i insan) her ne kadar sûrette “küçük
âlem” (âlem-i asgar) ise de mânâda en büyük âlemdir. Beden bakımından
Âdem evlâdı olsa da ruhu bakımından âlemin babasıdır. Dünyaya gelişi her
şeyden sonra olmakla birlikte mertebece her şeyden öndedir.
Mesela büyük âlem bütün parçalarıyla bir ağaçtır ki insan ondan meydana
gelen meyvedir. Şu halde bu âlemin yaratılış sebebi insan cinsidir. Nasıl ki
ağacın aslı meyvedeki çekirdekse, cihanın aslı da insan ruhudur. Nitekim
ağaçtan maksat meyve olduğu gibi, âlemin maksadı da insan bedenidir.
Her meyvenin tohumunda kendi ağacı [149/b] icmâlen (dürülmüş olarak
özetle) mevcut olduğu gibi, insan ruhunda da bütün kâinât icmâlen mevcut
olup müşâhade edilebilir. Nitekim meyvenin vücudu dalların olgunluğunun
en ileri derecesi olduğu gibi, insanın vücudu da uzuvlarının birbirleriyle
olan uyum ve âhenginin sonucudur. Meyvenin ağacın bütün kısımlarına
uğrayıp geçtikten sonra dalların ucuna geldiği gibi, insan vücudunun ilâhî
kısımları da cihanın her üyesinin şereflilerine uğrayarak, aşağılıklarından
gelip geçerek, her kısmından bir fayda, zarar ve özellik alıp bütün kâinâtı
bünyesinde barındırır olduğu halde ortaya çıkartmıştır. Böylece insan ilâhî
feyzi almaya kabiliyetli olup bu mertebe ile diğer yaratılmışlar arasında bir
tanecik olmuş, bunca lutuf ve tafsilatlı nimetlerle “ahsen-i takvîm” ile
bahsedilen yüceliğe erişmiştir.
Beyt
Çâr unsurdan mürekkeb nefs-i vâhiddir cihan
Sen gerek âdem hayâl eyle, gerek âlem hayâl
Günümüz Türkçesiyle
Cihan, dört unsurdan oluşmuş bir nefistir; sen ister «insan» de istersen
«âlem» birdir.
Beyt
İki görmek şaşılıkdır, gayrı bilmek ayn-ı cehl
Âlemi hem âdemi bir kendi nefsin buldı ehl
Günümüz Türkçesiyle
İki gören şaşıdır, ayrı gayrı diyen câhildir. Ârif, âlemi ve insanı kendinde
bir buldu.
Bu cihanın aslı ve başlangıcının, bu insan ruhu olduğu bilinmiştir. Şu
halde cihanın sonu ve dönüş yerinin de yine insan ruhu olduğu kabul
edilmiştir. Çünkü bu insan ruhu ilâhî aşkın feyzi bilinmiştir. Hâlbuki ilâhî
aşk, akl-ı küll ve izâfî ruhtur. Akl-ı küll ise cihanın bütün bölüm ve
kısımlarını kuşatan ve ona yetendir. Her zamanda bütün işlere güç yetirip
idare edendir. Şu halde nefsi bu şekilde bilen ârif, Mevlâ’sını da bilmiştir.
Cihana dost olup sonsuz hayatı bulmuştur. Büyük âlemi (âlem-i kebîr)
gönlünde görüp en büyük âlem (âlem-i ekber) olmuştur. Nitekim Allah’ı
bilen bir ârif (ârif-i billâh) bu mânâyı şöyle ifade etmiştir.
Nazm
1-Devâ’uke fîke ve mâ teş‘ur
Ve dâ’uke minke ve mâ tebsur
2-Ve tez‘umu enneke cirmun sagîr
Ve fîke intavâ’l-âlemu’l-ekber
Günümüz Türkçesiyle
1-Senin devân yine sendedir, lâkin bilmiyorsun. İlacın sendendir, fakat
görmüyorsun.
2-Sen kendini küçücük bir parça sanırsın; hâlbuki büyük âlem sende kat
kat dürülmüştür.

