DÖRDÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Hayvânî nefsin insan bedeninde olan hizmetçilerinden beş iç duyguyu
(havâss-ı hamse-i bâtıne) tafsiyatıyla bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki anatomi bilginleri şöyle demişlerdir: Beynin üç
boşluğunda olan beş iç duygunun biri, ortak duyu (hiss-i müşterek), biri
hayal, biri mütefekkire, biri vâhime ve biri de hâfıza kuvvetidir.
Ortak duyu (hiss-i müşterek): İlk hizmetçidir. Buna iki sebepten bu isim
verilmiştir. Birinci sebep budur ki iki gözün görüp idrak ettiği bir şeyin
sûretini hiss-i müşterek, yine bir (tek) olarak müşâhade eder. Çünkü bir
kimsenin gözüyle, hiss-i müştereki arasında bir bozukluk olsa, o kimse
ahvel (şaşı) olup bir şeyi iki görür. İkinci sebep şudur ki hiss-i müşterek, dış
duyguların sonunda ve iç duyguların önünde orta bir yerde bulunduğundan,
dış duygularla idrak olunan eşya, ilk önce bu hiss-i müşterekin önüne gelip
o nehirler bu denizde toplandıktan sonra iç duygulara ulaşmıştır. [139/a]
Kalbe gelen düşünceler, önce beyne çıkıp orada olan hisleri geçerek hiss-i
müştereğe gelip o pınar ve çeşmeler ona dolduğunda, oradan dış duygulara
ulaşmıştır. Onun için bu kuvvete hiss-i müşterek denilmiştir. Hiss-i
müştereğin görevi, daha önce ifade edilen tercümanlıktır diye bilinmiştir.
Bu kuvvetin şânı bu tercümanlık bilinmiştir ki diğer kuvvetler bunu
idrakten âciz kalmışlardır. Hiss-i müştereğin yerleşim yeri ve işinin merkezi
yukarıda da açıklandığı gibi, beynin üç boşluğundan birinci boşluğun ön
kısmı olmuştur.
Hayal kuvveti : Bunun görevi ve sanatı şudur ki dış duygulardan bir şey
idrak olunsa, mesela birisi bir kimseyi bir kere görmüş olsa, sonra o kimse
yanında olmasa bile hayal kuvveti o kimseyi müşâhade edebilir. Yahut bir
kimse bir şehri seyredip bir başka yere gitse, o şehri düşündükçe gözüyle
görmediği halde yine de müşâhade edebilir. Yani gözünün önüne getirebilir.
Çünkü hayalin işi, bir şeyi tahayyül etmek sûretiyle mânâların idrakidir.
Hakikatte hayal, kâtip gibidir ki mânâları sûretten uzak etmek onun işidir.
Yani bir söz dile getirilmedikçe, mânâsı hâsıl olmaz ve bir kimseye
ulaşmaz. Fakat kâtip sûretsiz ve sessiz olan mânâyı başkasına ulaştırabilir.
Bunun gibi hayal de sûreti hazır olmayan şeyleri diğer duygulara
gösterebilir. Bu şekilde mânâların idraki hayal kuvvetine mahsus olmuştur
ki diğer kuvvetler bundan âciz kalmışlardır. Hayal kuvvetinin yerleşim yeri
ve iş görme merkezi, hiss-i müşterekin arkasında ve ona bitişik olan, beynin
birinci boşluğunun arka kısmı olmuştur.
Düşünme kuvveti ( mütefekkire ): Eğer bu kuvveti, insana ait nâtıka
kuvveti karşılayıp kendi faydasına kullanırsa, o zaman bu kuvvete
mütefekkire ve müfekkire, mutasarrıfa ve zâkire derler. Eğer hayvânî vehim
kuvveti bunu kullanırsa, bu kuvvet onun işi için hareket ederse, o halde
buna hayal kurma (mütehayyile) derler. Mütefekkire kuvvetinin görevi
budur ki dış ve iç duygulardan gelerek hafıza kuvvetinde her ne yazılmışsa
yazılan her şeyi görüp okur. Bu kuvvetle önceki iki kuvvetin farkı şudur ki
duygu organları aracılığı ile idrak olunan sûretlerden onlara gelenleri ancak
biri kabul edip toplayarak diğeri o toplananı muhafaza eder. Fakat bu
üçüncü kuvvet, o ikinci kuvvette olan sûretleri istediği gibi kullandıktan
başka, o sûretlere uygun olan ve olmayan imkânsızları (muhâl) da hazır
edebilir. Onun için bu mütefekkire kuvveti vâhime kuvvetine âlet gibi
gelmiştir. Böyle bir idrak ancak bu mütefekkire kuvvetine mahsus olmuştur
ki diğer kuvvetler bundan âciz kalmışlardır. Mütefekkire kuvvetinin
yerleşim yeri ve çalışma merkezi, beynin orta boşluğunun ön kısmı
olmuştur.
Kuruntu ve vesvese (vâhime ): Bunun görevi ve sanatı odur ki gördüğü ve
görmediği şeyleri, doğruyu ve yalanı nefse gösterir. Şehâdet âleminde
(dünyada) sûreti olan ve olmayan mânâları idrak eder bulunmuştur. Bu
vâhim e kuvveti mesela, âlemde yüz bin güneş vehmedebilir. Hâlbuki
cihanda, şu bildiğimiz şekilde güneş birden fazla değildir. Yahut da yüz bin
cıva denizi vehmeder. Hâlbuki bir tanesi bile bulunmaz. Yahut altın ve
gümüşten ve diğer cevherlerden milyonlarca tepe ve dağ düşünebilir.
Hâlbuki dünyada bunların biri bile olmaz.
İnsandan başka canlıların (hayvân-ı gayrı nâtık) aklı ancak bu vâhime
kuvvetidir ki bu kuvvetle kuzu, bir sürüde annesine benzeyen binlerce
koyun içinden annesini bilip tanır. Yine bu kuvvet sâyesinde çobanın
dostluğunu, kurdun düşmanlığını hissedip bilir. Şu halde bu vâhime [139/b]
kuvveti hayvanlarda, insana mahsus olan akıl [6] makãmındadır. Çünkü
hislerle algılanmayıp akıla idrak edilebilen dostluk ve düşmanlığı koç,
vâhime kuvvetinin yüklediği hükmüyle bilir. İnsan da bu kuvvetin bazı
hükümlerine tâbi olup hayvanlık eder. Çünkü vâhime kuvveti muhayyileyi
kullanıp gerçeğe uymayan, işin aslına muhâlif çok farklı yollara gider. Nice
yalan hayaller icad eder ki akıllı insana göre bunlar boş, mânâsız ve muhal
işlerdir. Hatta naklî hükümlere (dîni hükümler) göre bunlar bâtıl ve
sapkınlıktır. Onun için vâhime kuvvetine “bedenin şeytanı” denilmiştir.
Çünkü bedenin bütün kuvvetleri, insan aklının hükmü altında onun emriyle
hareket ederler. Ancak vâhime kuvveti insana itaatkâr değildir ve onun
emrine girmez. Nitekim bütün melekler Hazret-i Âdem aleyhisselâma secde
ettikleri halde İblis secde etmemişti.
Habîb-i Ekrem (sallallâhu aleyhi vesellem)in, “ Ana karnından dünyaya
gelen her çocukla birlikte şeytanı da doğar ” buyurması, vâhime
kuvvetinden kinâyedir denilmiştir. Çünkü vâhime kuvveti, yalan
söylemekten, olayları ve eşyayı ters gösterip aldatmaktan aslâ geri kalmaz.
Onun musallat olduğu yerde aklın hükmü kalmaz. Vehmin fehim üzerine
gâlip gelmesinden Allah teâlâya sığınırız. Bu kuvvetin yerleşim yeri bütün
beyindir. Lâkin görevinin başlangıç yeri, beynin orta boşluğunun arkası
olmuştur.
Hâfıza: Bu kuvvet “levh”e benzer bulunmuştur. Bu, insan âleminin levh-i
mahfûzu bilinmiştir. Çünkü dış ve iç duygulardan hafıza kuvvetine, hangi
şekil ve sûret gelirse onun nakşı aynen olduğu gibi bu levha üzerinde sabit
olup görmüştür. Mesela iki kimse, birbirini bir kere görmüş olsa, daha sonra
bir daha görüşseler, elbette birbirini tanıyıp bilirler. Çünkü önceki
görüştüklerinde ikisinin sûreti hafıza kuvvetlerinde resim gibi çizilip nakş
olunmuştu. İşte hafızada yazılmış olan önceki nakış ki hafızalarda
yazılmıştır. İkinci defa gerçekleşen görüşmede yazılan nakşa tatbik
olunduğunda, iki nakış birbirine uyum sağlayarak beraber olurlar. Oradan
bilirler ki bundan önce görüşmüşlerdir. Hâfıza kuvveti, hissedilen ve
hissedilmeyen sûretlerden vâhime kuvvetine gelen mânâların hazinesi
bulunmuştur.
Nitekim hissedilen sûretlerin, hiss-i müştereke gelen mânâların hazinesi
hayal bilinmiştir. Bu muhafaza ancak bu kuvvete mahsustur ki diğer
kuvvetler bundan yoksundur. Hâfızanın yerleşim yeri ve fiillerinin çıkış
yeri, beynin üç karnından, son karnın ön kısmıdır. İşte hakikatte bu hafıza
kuvveti yazılmış levha gibidir. Mütefekkire kuvveti, onu okuyan âlim
gibidir. Hayal kuvveti kâtip gibidir. Vâhime kuvveti şeytan gibidir. Hiss-i
müşterek, dıştaki nehirlerin ve içteki pınarların toplanma ve taksim olunma
yeri bilinmiştir. Nitekim biraz önce anlatılmıştı. Beden şehrinin sultanı,
insânî ruh (ruh-ı insânî) [7] olup diğer nefisler ve kuvvetler onun yardımcıları
bilinmiştir.
Nazm
1-Tenin şehr oldu, cânın pâdişâhı
Gönül arş u dimâğın taht-gâhı
2-Hayâlin kâtib ü hıfzın çü defter
Ulûm-ı fikr, o defterde musavver
3-Ases akl u behîmî nefs-i bîdâd
Çü şeytân vâhime, aşk oldu cellâd
Günümüz Türkçesiyle
1-Bedenin bir şehir oldu, canın da o şehrin pâdişâhı. Gönül o şehrin göğü,
beynin de can pâdişâhının taht kurduğu yerdir.
2-Hayâlin bir kâtip, hâfızan da defterdir. Fikirden üreyen bütün bilgiler o
defterde yazılıdır.
3-Aklın geceleri gezen bir bekçi, hayvanî nefsin ise işkenceci bir zâlim,
vehimlerin bir şeytan, aşkın ise cellât oldu.

