Marifetnâme · Haziran 27, 2026

Hayvânî nefsin insan bedeninde olan hizmetçilerinden beş iç duyguyu

DÖRDÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde Hayvânî nefsin insan bedeninde olan hizmetçilerinden beş iç duyguyu (havâss-ı hamse-i bâtıne) tafsiyatıyla bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki anatomi bilginleri şöyle …

DÖRDÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

Hayvânî nefsin insan bedeninde olan hizmetçilerinden beş iç duyguyu

(havâss-ı hamse-i bâtıne) tafsiyatıyla bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki anatomi bilginleri şöyle demişlerdir: Beynin üç

boşluğunda olan beş iç duygunun biri, ortak duyu (hiss-i müşterek), biri

hayal, biri mütefekkire, biri vâhime ve biri de hâfıza kuvvetidir.

Ortak duyu (hiss-i müşterek): İlk hizmetçidir. Buna iki sebepten bu isim

verilmiştir. Birinci sebep budur ki iki gözün görüp idrak ettiği bir şeyin

sûretini hiss-i müşterek, yine bir (tek) olarak müşâhade eder. Çünkü bir

kimsenin gözüyle, hiss-i müştereki arasında bir bozukluk olsa, o kimse

ahvel (şaşı) olup bir şeyi iki görür. İkinci sebep şudur ki hiss-i müşterek, dış

duyguların sonunda ve iç duyguların önünde orta bir yerde bulunduğundan,

dış duygularla idrak olunan eşya, ilk önce bu hiss-i müşterekin önüne gelip

o nehirler bu denizde toplandıktan sonra iç duygulara ulaşmıştır. [139/a]

Kalbe gelen düşünceler, önce beyne çıkıp orada olan hisleri geçerek hiss-i

müştereğe gelip o pınar ve çeşmeler ona dolduğunda, oradan dış duygulara

ulaşmıştır. Onun için bu kuvvete hiss-i müşterek denilmiştir. Hiss-i

müştereğin görevi, daha önce ifade edilen tercümanlıktır diye bilinmiştir.

Bu kuvvetin şânı bu tercümanlık bilinmiştir ki diğer kuvvetler bunu

idrakten âciz kalmışlardır. Hiss-i müştereğin yerleşim yeri ve işinin merkezi

yukarıda da açıklandığı gibi, beynin üç boşluğundan birinci boşluğun ön

kısmı olmuştur.

Hayal kuvveti : Bunun görevi ve sanatı şudur ki dış duygulardan bir şey

idrak olunsa, mesela birisi bir kimseyi bir kere görmüş olsa, sonra o kimse

yanında olmasa bile hayal kuvveti o kimseyi müşâhade edebilir. Yahut bir

kimse bir şehri seyredip bir başka yere gitse, o şehri düşündükçe gözüyle

görmediği halde yine de müşâhade edebilir. Yani gözünün önüne getirebilir.

Çünkü hayalin işi, bir şeyi tahayyül etmek sûretiyle mânâların idrakidir.

Hakikatte hayal, kâtip gibidir ki mânâları sûretten uzak etmek onun işidir.

Yani bir söz dile getirilmedikçe, mânâsı hâsıl olmaz ve bir kimseye

ulaşmaz. Fakat kâtip sûretsiz ve sessiz olan mânâyı başkasına ulaştırabilir.

Bunun gibi hayal de sûreti hazır olmayan şeyleri diğer duygulara

gösterebilir. Bu şekilde mânâların idraki hayal kuvvetine mahsus olmuştur

ki diğer kuvvetler bundan âciz kalmışlardır. Hayal kuvvetinin yerleşim yeri

ve iş görme merkezi, hiss-i müşterekin arkasında ve ona bitişik olan, beynin

birinci boşluğunun arka kısmı olmuştur.

Düşünme kuvveti ( mütefekkire ): Eğer bu kuvveti, insana ait nâtıka

kuvveti karşılayıp kendi faydasına kullanırsa, o zaman bu kuvvete

mütefekkire ve müfekkire, mutasarrıfa ve zâkire derler. Eğer hayvânî vehim

kuvveti bunu kullanırsa, bu kuvvet onun işi için hareket ederse, o halde

buna hayal kurma (mütehayyile) derler. Mütefekkire kuvvetinin görevi

budur ki dış ve iç duygulardan gelerek hafıza kuvvetinde her ne yazılmışsa

yazılan her şeyi görüp okur. Bu kuvvetle önceki iki kuvvetin farkı şudur ki

duygu organları aracılığı ile idrak olunan sûretlerden onlara gelenleri ancak

biri kabul edip toplayarak diğeri o toplananı muhafaza eder. Fakat bu

üçüncü kuvvet, o ikinci kuvvette olan sûretleri istediği gibi kullandıktan

başka, o sûretlere uygun olan ve olmayan imkânsızları (muhâl) da hazır

edebilir. Onun için bu mütefekkire kuvveti vâhime kuvvetine âlet gibi

gelmiştir. Böyle bir idrak ancak bu mütefekkire kuvvetine mahsus olmuştur

ki diğer kuvvetler bundan âciz kalmışlardır. Mütefekkire kuvvetinin

yerleşim yeri ve çalışma merkezi, beynin orta boşluğunun ön kısmı

olmuştur.

Kuruntu ve vesvese (vâhime ): Bunun görevi ve sanatı odur ki gördüğü ve

görmediği şeyleri, doğruyu ve yalanı nefse gösterir. Şehâdet âleminde

(dünyada) sûreti olan ve olmayan mânâları idrak eder bulunmuştur. Bu

vâhim e kuvveti mesela, âlemde yüz bin güneş vehmedebilir. Hâlbuki

cihanda, şu bildiğimiz şekilde güneş birden fazla değildir. Yahut da yüz bin

cıva denizi vehmeder. Hâlbuki bir tanesi bile bulunmaz. Yahut altın ve

gümüşten ve diğer cevherlerden milyonlarca tepe ve dağ düşünebilir.

Hâlbuki dünyada bunların biri bile olmaz.

İnsandan başka canlıların (hayvân-ı gayrı nâtık) aklı ancak bu vâhime

kuvvetidir ki bu kuvvetle kuzu, bir sürüde annesine benzeyen binlerce

koyun içinden annesini bilip tanır. Yine bu kuvvet sâyesinde çobanın

dostluğunu, kurdun düşmanlığını hissedip bilir. Şu halde bu vâhime [139/b]

kuvveti hayvanlarda, insana mahsus olan akıl [6] makãmındadır. Çünkü

hislerle algılanmayıp akıla idrak edilebilen dostluk ve düşmanlığı koç,

vâhime kuvvetinin yüklediği hükmüyle bilir. İnsan da bu kuvvetin bazı

hükümlerine tâbi olup hayvanlık eder. Çünkü vâhime kuvveti muhayyileyi

kullanıp gerçeğe uymayan, işin aslına muhâlif çok farklı yollara gider. Nice

yalan hayaller icad eder ki akıllı insana göre bunlar boş, mânâsız ve muhal

işlerdir. Hatta naklî hükümlere (dîni hükümler) göre bunlar bâtıl ve

sapkınlıktır. Onun için vâhime kuvvetine “bedenin şeytanı” denilmiştir.

Çünkü bedenin bütün kuvvetleri, insan aklının hükmü altında onun emriyle

hareket ederler. Ancak vâhime kuvveti insana itaatkâr değildir ve onun

emrine girmez. Nitekim bütün melekler Hazret-i Âdem aleyhisselâma secde

ettikleri halde İblis secde etmemişti.

Habîb-i Ekrem (sallallâhu aleyhi vesellem)in, “ Ana karnından dünyaya

gelen her çocukla birlikte şeytanı da doğar ” buyurması, vâhime

kuvvetinden kinâyedir denilmiştir. Çünkü vâhime kuvveti, yalan

söylemekten, olayları ve eşyayı ters gösterip aldatmaktan aslâ geri kalmaz.

Onun musallat olduğu yerde aklın hükmü kalmaz. Vehmin fehim üzerine

gâlip gelmesinden Allah teâlâya sığınırız. Bu kuvvetin yerleşim yeri bütün

beyindir. Lâkin görevinin başlangıç yeri, beynin orta boşluğunun arkası

olmuştur.

Hâfıza: Bu kuvvet “levh”e benzer bulunmuştur. Bu, insan âleminin levh-i

mahfûzu bilinmiştir. Çünkü dış ve iç duygulardan hafıza kuvvetine, hangi

şekil ve sûret gelirse onun nakşı aynen olduğu gibi bu levha üzerinde sabit

olup görmüştür. Mesela iki kimse, birbirini bir kere görmüş olsa, daha sonra

bir daha görüşseler, elbette birbirini tanıyıp bilirler. Çünkü önceki

görüştüklerinde ikisinin sûreti hafıza kuvvetlerinde resim gibi çizilip nakş

olunmuştu. İşte hafızada yazılmış olan önceki nakış ki hafızalarda

yazılmıştır. İkinci defa gerçekleşen görüşmede yazılan nakşa tatbik

olunduğunda, iki nakış birbirine uyum sağlayarak beraber olurlar. Oradan

bilirler ki bundan önce görüşmüşlerdir. Hâfıza kuvveti, hissedilen ve

hissedilmeyen sûretlerden vâhime kuvvetine gelen mânâların hazinesi

bulunmuştur.

Nitekim hissedilen sûretlerin, hiss-i müştereke gelen mânâların hazinesi

hayal bilinmiştir. Bu muhafaza ancak bu kuvvete mahsustur ki diğer

kuvvetler bundan yoksundur. Hâfızanın yerleşim yeri ve fiillerinin çıkış

yeri, beynin üç karnından, son karnın ön kısmıdır. İşte hakikatte bu hafıza

kuvveti yazılmış levha gibidir. Mütefekkire kuvveti, onu okuyan âlim

gibidir. Hayal kuvveti kâtip gibidir. Vâhime kuvveti şeytan gibidir. Hiss-i

müşterek, dıştaki nehirlerin ve içteki pınarların toplanma ve taksim olunma

yeri bilinmiştir. Nitekim biraz önce anlatılmıştı. Beden şehrinin sultanı,

insânî ruh (ruh-ı insânî) [7] olup diğer nefisler ve kuvvetler onun yardımcıları

bilinmiştir.

Nazm

1-Tenin şehr oldu, cânın pâdişâhı

Gönül arş u dimâğın taht-gâhı

2-Hayâlin kâtib ü hıfzın çü defter

Ulûm-ı fikr, o defterde musavver

3-Ases akl u behîmî nefs-i bîdâd

Çü şeytân vâhime, aşk oldu cellâd

Günümüz Türkçesiyle

1-Bedenin bir şehir oldu, canın da o şehrin pâdişâhı. Gönül o şehrin göğü,

beynin de can pâdişâhının taht kurduğu yerdir.

2-Hayâlin bir kâtip, hâfızan da defterdir. Fikirden üreyen bütün bilgiler o

defterde yazılıdır.

3-Aklın geceleri gezen bir bekçi, hayvanî nefsin ise işkenceci bir zâlim,

vehimlerin bir şeytan, aşkın ise cellât oldu.