Marifetnâme · Haziran 27, 2026

İnsan aklının kaynağını, nefs-i nâtıka denilen ruhunun başlangıcı olan küllî aklın…

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Yedinci Madde Yedinci Madde İnsan aklının kaynağını, nefs-i nâtıka denilen ruhunun başlangıcı olan küllî aklın büyüklük ve şânını, herkese olan sürekli iyilik ve ihsanını, Hak …

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Yedinci Madde

Yedinci Madde

İnsan aklının kaynağını, nefs-i nâtıka denilen ruhunun başlangıcı olan

küllî aklın büyüklük ve şânını, herkese olan sürekli iyilik ve ihsanını, Hak

tealanın ona olan muhabbet ve ikramını ve onun âlemin bütün zerrelerine

olan devamlı feyizlerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Habîb-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; “ Hak

teala her şeyden önce aklı yarattığında ona oturmasını emretti. Akıl hemen

oturdu. Arkasından kalkmasını emretti, akıl derhal ayağa kalktı. Sonra ona

gelmesini işaret etti, akıl da hemen geldi. Gitmesini istedi, akıl geri gitti.

Konuşmasını emretti, akıl o an konuşmaya başladı. Dinlemesini emretti,

[197/b] akıl itaat ederek dinledi. Sonra ona bakmasını emretti, akıl baktı.

İdrak etmesini istedi, o an akıl süratle her şeyi idrak etti. Sonra ona bırakıp

geri çekilmesini emretti, o da hemen geri çekildi.

(Bunun üzerine) Hak teala akla şöyle hitap etti; “Celâlim, büyüklüğüm,

yüceliğim ve mahlûkata olan kudretim hakkı için, bana senden daha

kıymetli, daha sevgili ve daha saygın bir kimseyi yaratmadım, aslâ

yaratmam da. Ancak seninle bilinirim, seninle ibadet olunurum, seninle

kulları süslerim, seninle onları güzelleştiririm, seninle dostlarımı yaşatırım,

seninle engel olurum, seninle cömertlik ve iyilik ederim, seninle muhabbet

ve yardım ederim, seninle terbiye ederim ve seninle hidayet veririm, seninle

hitap eder ve seninle ceza veririm âlemleri senin için yaratırım.”

Bu sebeple küllî akıl, her şeyden evvel, her şeyden değerlidir. Hak tealaya

en yakın ve en sevimli şeydir. Bütün dünyanın dayanağıdır. İnsan ruhunun

başlangıcıdır. İrfân ehlinin kalbinin hayatıdır. İnsan onunla marifetullahı

elde edebilir. Onun için kâinâttaki her şey insanın hizmetindedir. İnsan

türünün, akl-ı küll ile müşerref olan irfân ehlinin tufeyli olması, bu mânâya

delildir. Nitekim “ Eğer sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hitâbı

temiz ruhların şânını tazim içindir. Çünkü bu küllî akıl, izâfî ruhtur. Nur-ı

Muhammedî ve aşk-ı ilâhîdir. [223] Eğer o uçsuz bucaksız gökler, yıldızlar,

unsurlar, tabiatlar, bitkiler ve hayvanlar insanın içine yerleşebilseydi,

kalbinde onların bilgisine sahip olması mümkün olsaydı; bu felekler,

unsurlar ve kâinâtın hiçbirisi vücuda gelmezdi.

Çünkü dünya ve âhiretin yaratılışının gayesi, yerlerin ve göklerin neticesi,

zaman ve devirlerin özeti ve bu kâinâtın hepsinin toplamı, “hazret-i

insan” [224] dır ki, ruh-ı izâfî [225] ile kalbi diri olduğunda Rahmân’ın velîsidir,

[226] cihanın canıdır. Zira bu akl-ı küll (rûh-ı izâfî) âlemin bütün bölümlerini

kuşatan büyük bir cevherdir ve bunun bâtınî nurları, akılların hayatı ve

dünya ehlinin nefisleridir. Zâhirî işleyişi cisimlerin nizamıdır. Hikmetli

Yaratıcı’nın takdiriyle enfüsî ve âfâkî işlerin düzenleyicisi ve bütün rızık ve

ihsanların taksim edicisi ancak bu akl-ı külldür. Âlemin bütün varlıkları –

ister felek isterse melek olsun- bu rûh-ı a’zamın [227] organları ve âletleri

gibi hizmetçileridir. Hâlbuki kalbi temiz olan insanın gönlünde bu izâfî ruh

ortaya çıkıp onu muhabbet içeceğiyle mest edip kendinden geçirir. Sürekli

diri ve tertemiz kılar. Çünkü bu “akl-ı akdem” (ilk akıl) olan ruh-ı a‘zamdan

âlemin cüzleri ve insanoğlunun her biri, kendi kabiliyeti kadar nasiplenir.

Hayvânî ruhunu öldüren insan, bu rabbânî ruh ile diri ve bâki kalmak

istidâdını bulur. Onunla ebedî kalır. Bütün eşyayı aynen olduğu gibi görüp

ahvâlin hakikatine erer. Geldiği yeri ve gideceği yeri bilir. Vücut

mertebelerini tamamlayıp insân-ı kâmil olur. Çünkü insan ruhu ilk önce bu

ruhtan aşağılara inip (tenezzül) vücud mertebelerine (merâtib-i vücûd) [228]

gelmiştir ki feleklerden, unsurlardan aşağılara inmiştir. Üç esastan

(mevâlîd-i selâse) [229] yükselip çıkarak insan suretine gelmiştir. Yine bu

ruhu kendi hâlinde bulup tekrar ona vâsıl olur.

Nitekim Hak teala Yüce Kitâbı’nda “O’nun nurunun misali” (Nûr,

24/35) buyurup izâfî ruhtan üstü kapalı olarak (kinâyeten) bahsetmiştir.

Tefsir âlimlerinin tabiriyle insan vücudunda olan tabiî ruh (rûh-ı tabiî)

duvardaki kandilin konulduğu yere (mişkât) [230] , bitkisel ruh (rûh-ı nebâtî)

kandilin fitiline, hayvânî ruh yağına, insanî ruh camına ve izâfî ruh da

kandile (misbâh) benzetilmiştir. Şu halde dengeli yemek, az uyumak, güzel

söz ve sürekli zikir ile mekân-ı fânus boşalır ve yükselir. Yağı yeterli ve

fitili dengeli, kandilinin şişesi temiz ve parlak [198/a] bulunan gönülde o

melekûtî kandil alevlenerek, nuruyla gönle dolar. Ve kişi kendini bilir,

Mevlâ’sını bulur. Bu en yüce ruh (rûh-ı a’zam) gayet nurlu olup bir hâl

üzere dâimîdir. Bütün varlıklar onunla var olabilmektedir. Eğer dünyaya

milyonlarca insan gelse, hepsi ârif-kâmil olarak, izâfi ruhla hayatta olmak

kabiliyetini bulsa, bu en yüce ruh (rûh-ı a’zam) onların hepsine hayat ve can

ihsan eder. Eğer milyonlarca insan-ı kâmil dünyadan gitse, bu izâfî ruh

kendi hâli üzere yine devam eder. Ona zerre kadar bir fazlalık ve noksanlık

gelmez.

Mesela yüz bin bina inşa edilse ve güneşe doğru bunların her birinden

birer pencere açılsa, güneşin ışığı, bütün o evlerin pencerelerini ışıklandırır.

Güneş o evlerden zerre kadar bir fazlalık bulmaz. Eğer o yüzbin ev virân

olsa, onlardan güneşe zerre kadar noksanlık gelmez. Aynen bunun gibi,

bâtın güneşi de her an iki cihanda feyzini cârî kılar. Çünkü o, Hazret-i

Yezdân’ın nûr cemâlinin mazharıdır. Onun nurunun ışığı her zaman parlak,

zevalsiz ve noksansız olup her an iki cihanı aydınlatır. Bu nurlu güneşin

ışığı, feleklerin, yıldızların, tabiatların ve rükunların görünüş yerleridir ki

neticeleri cihanın halleri ve neticeleridir (mevâlîd). Bu ruh ile hayat bulan

insan-ı kâmil, “ Mü’minler ölmez” zümresine dahildir. Çünkü onlar, sonsuz

hayat saadetine erişmişler ve bekâ ehlinin mertebesine ulaşmışlardır.

Beyt

Hakkı ehl-i bekâyı yâd eyle

Hâtırın yâdı ile şâd eyle

Günümüz Türkçesiyle

Hakkı, bekâ ehlini iyilikle hatırla; hatırın güzelliğine ruhlarını şâd eyle.

Şu halde bütün akıllar, nefisler, tabiatlar, cihanın tabiatları, babalar, analar,

doğanlar, sabit özler (âyan), bütün suretler ve mânâlar, görünen kesif

maddeler, gizli latifler, belki bütün isimler, cinsler, neviler, şahıslar, renkler,

şekiller, sözler, fiiller, gönüllerin halleri, manevî makãmları (etvar), nurlar,

sırlar, iki cihan, ezel, ebed, zamanlar ve oluşlar hep izâfî ruh ile bulunmuş

ve onun için yaratılmıştır. Her kemâl ve marifet, cemâl ve muhabbet ondan

elde edilmiştir. Çünkü o, kullar için Mevlâ’ya vesile; terbiye ve kemâle

ermek için Hakk’ın halifesi olmuştur.

Nazm

1-Ey aşk-ı pâk, cümleye sen oldın ibtidâ

Âlem seninle buldu vücûd ey yem-i Hudâ

2-Hubb-i ezelsin oldı, senin çün felek, melek

Sırr-ı ebedsin oldı, sana küllü şey’ fedâ

3-Senden gelir cihâna füyuzât-ı Hak müdâm

Ancak sana ukûl ü nüfûs eyler iktidâ

4-Sen akl-ı küll ü asl-ı cihân iken ey peder

Giydin libâs-ı şâhî, dahi kısvet-i gedâ

5-Cân-ı cihânsın ân ile sen cümleden iyân

İz kad bedâ cemâlüke fî-külli mâ-bedâ

6-Sensin cihanda cilve iden cümle zerreden

Senden gelir kulûba nidâ, gûşa hem sedâ

7-Sulhunla nûr-ı âlem ü cenginle nârsın

Lutfun Cennet ü kahrın ider dûzahı edâ

8-Zevkinle dolsa cân ü gönül âb u nânı kor

Hamrındır ehl-i zevke nihân dem-be-dem gıdâ

9-Hakkı, reh-i Hudâ-yı hüdâ aşk-ı pâktır

Gel aşka ve’s-selâm alâ-tâbi‘i’l-Hudâ

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey tertemiz aşk, her şeye sen oldun başlangıç. Âlem seninle mevcut

oldu; ey Hudâ’nın okyanusu.

2-Ezel muhabbetisin; feleklerle melekler senin için oldu. Ebediyet

sırrısın; her şey sana feda oldu.

3-Hakk’ın feyizleri cihana, senden gelir daima. Akıllar ve nefisler ancak

sana tâbi olur.

4-Sen ki küllî akıl ve cihanın aslı iken ey peder! Sultanlık kaftanını ve

hem de yoksul kisvesini giydin.

5-Güzelliğinle cihanın canısın, her şeyden görünürsün. Meydana gelen

her varlığa, güzelliğin başlangıç oldu.

6-Cihanda bütün zerrelerden cilve eden sesin. Kalplere nidâlar ve

kulaklara sadalar senden gelir.

7-Sulhunla âlemin nurusun, cenginle ateşsin. Lütfun, cenneti; kahrın,

cehennemi getirir.

8-Zevkinle dolsa can ile gönül; ekmeği, suyu unutur. Şarabın, zevk ehline

gıda olur her an, gizlice.

9-Hakkı! Hak yoluna hidayet eden, aşk-ı pâkdır. Hudâ’ya tâbi olup, aşka

gel vesselâm.

[192] . Maksûd: İstenilen şey. Arzu edilen. Gaye. Buradaki maksud, Allah

tealadır.

[193] . Mabûd: Kendisine ibadet edilen, Allah teala.

[194] . Cebbâr: Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan, mutlak

irâdesini her durumda yürüten Allah teala.

[195] . Deyyân: Hesaba çeken; mahlûkatı arasında adaletle hükm eden

mânâsına Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı.

[196] . Müheymin: Koruyup gözeten Allah teala.

[197] . Vehhab: Çok hîbe eden, çok fazla bağışlayan mânâsında olup,

Allah tealanın esmâ-yı hüsnâsındandır.

[198] . Tevvâb: Tövbe edenlerin tövbesini çokça kabul eden mânâsına

olup, Allah tealanın esmâ-yı hüsnâsındandır.

[199] . Mennân: Çokça ihsan eden Allah teala.

[200] . Vehhâb: Bağışı çok olan, karşılıksız veren, nimetlerinin ardı arkası

kesilmeyen Allah teala.

[201] . Müdebbir: İlmi ile her şeyin akibetini ihâta edip ona göre hikmetle

iş yapan Allah teala.

[202] . Burada “Allah’ın eli onların elleri üzerindedir” (Fetih sûresi, 48/

10) ayetine işaret olunmuştur.

[203] . Kalp: Çevirme, döndürme ve değiştirme anlamlarına gelir. Gönül

de denilir. Tasavvufta, İlâhî hitâbın mahalli ve muhatabdır. Marifet ve irfân

denilen tasavvufî bilginin kaynağı, keşf ve ilham mahallidir.

[204] . Süeydâ: Gaybı mükâşefe mahallidir.

[205] . Fuâd: Kalp ve gönül anlamlarınadır. Tasavvufta; a) İlâhî tecellîleri

temâşâ ve seyretme mahalli olup yedi menzilden üçüncüsüdür. Âyet-i

kerîmede “Gözün gördüğünü gönül yalanlamadı.” (Necm, 53/11)

buyurulmuştur. b) Kalbin içi, kalp zarı.

[206] . Tevhid: Birlik demektir. Tasavvufta çok derin mânâları vardır.

Allah’ın zâtını, aklen tasavvur edilen ve zihnen tahayyül edilen her şeyden

uzak tutmaktır. Tevhid, bir görme ve bir bilme hâlidir. Sûfî sadece “Bir”i

görür, sadece “Bir”i bilir. Tevhîdin hâkîkatine eren “Bir”den başkasını

unutur.

[207] . Huzur: Hâzır olma, huzurda bulunma demektir. Tasavvufta, vahdet

makãmıdır. Hakk’ın huzurunda bulunma ve kendinden geçmedir.

[208] . Vahdet: Birlik demektir. Tasavvufta gerçek anlamda birlik Hak

teala için sözkonusudur. Vahdet-i şuhûd; Tasavvuf yolcusunun her şeyi

Allah’ın tecellîleri olarak görmesidir. Bu hâl sekr, galebe ve gaybet gibi

isimler verilen vecd ve istiğrâk hâlinde kendini gösterir. Vahdet-i vücud; bir

bilme, Allah’tan başka varlık olmadığının idrak ve şuûruna sahip olmaktır.

Vahdet-i şuhudda tasavvuf yolcusunun her şeyi görmesi geçicidir, birlik

bilgide değil, görmededir. Vahdet-i vücudda ise, birlik bilgidedir.

[209] . Müşâhade: Görme, perdenin açılması, temâşâ ve seyr etme.

Tasavvufta, Hakk’ın gönüllerde hazır olması. Hakk’ın zâtının tecellîleri.

Eşyayı tevhid delîliyle görmedir.

[210] . Mükâşefe: Keşf hâli, kalp gözünün açılması, gayb âleminin

görülmesini sağlayan hal. Mükâşefe, sûfînin akıl ve duyu organlarıyla elde

edemediği gayba ve ulûhiyete ait mahrem ve sırrî bilgiler verir.

[211] . Sır-Esrâr: Gizem demektir. Tasavvufta Hakk’ın ahadiyyetinde özet

olarak var olan gerçeklere dair ayrıntılı bilgi ki, bunu sadece Hak bilir, kul

aslâ bilmez. Sır, ruh gibi insan bedenine tevdî edilen bir lâtîfe. Kalb, ruh ve

sır sıralamasında sır ruhtan sonra gelir ve ondan daha latiftir.

[212] . Kazâ: Hakk’ın ezelde takdir ettiği hâdiselerin vakti gelince yerine

gelmesidir.

[213] . Bu cümle yazma nüshada mevcut değildir.

[214] . Şehâdet âlemi: İnsanın duyu organları ile bilebileceği ve akılla

kavrayabileceği varlıkların âlemidir.

[215] . Gayb âlemi: Şehâdet âleminin tersine insanın duyu organları ile

bilemeyeceği ve akılla kavrayamayacağı varlıkların âlemidir.

[216] . Halvet: Yalnızlık, uzlet, inzivâ ve tek başına yaşama, topluma

karışmamak, ihitilat hâlinde olmamaktır. Tasavvufta, ne bir meleğin ne de

diğer herhangi bir kimsenin bulunmadığı bir halde ve yerde Hak ile mânen

konuşmak, ruhen sohbet etmektir. mâsivâdan ilgiyi kesip tamamen Allah’a

yönelmek ve kendini ibadete vermektir.

[217] . Havâtır: Hâtır kelimesinin çoğuludur. İnsanın içine gelen hitaptır.

İç âlemde duyulan ses, alınan mesaj. Bu hitap Allah’tan, melekten,

şeytandan ve neftsen olabilir. Hak’tan ve melekten gelen sesler dinin zâhiri

hükümlerine uygun olur, şeytandan gelen ses günâha, neftsen gelen ses süflî

arzulara davet eder.

[218] . Ahadiyyet: Teklik demektir. Tasavvufta, Zât mertebesine verilen

isimdir. Bu mertebede teklik (ahadiyyet) sıfatı müstesna hiçbir isim ve

nisbet nazar-ı dikkate alınmaz. Hakk’ın ahadiyyet mertebesindeki ismi

Ahad’dır.

[219] . Anâsır-ı erba‘a: Toprak, su, hava ve ateş.

[220] . Melekût âlemi: Arş’tan yeryüzüne kadar olan âlemdir. Bâtın âlem

de denir.

[221] . Mülk âlemi: Maddî ve cismânî âlem. Şehâdet âlemi, zâhir âlem de

denir.

[222] . Tahkik: Araştırma, herhangi bir konuyu derinlemesine inceleme.

Hakikatı bulup tesbit etmede meraklı ve dikkatli olma.

[223] . İlâhî aşk: Mutasavvıfların geliştirdiği “vücud” düşüncesine göre

Hak teala kendinde bilkuvve mevcut olan sıfat ve isimlerin hükümlerini ve

eserlerini görmek istedi. Yaratma fiilini gerçekleştirmeye başladı. O isim ve

sıfatların suretlerini ilminde îcad etti. Bu hal, Mutlak Zât’ın zat

mertebesinden kendi sıfat ve isimlerine tenezzülü demek olur. Suretten

münezzeh olan zât, sıfat ve isimleri hasebiyle bir takım ilmî suretlere

bürünmesi ve bu suretleri kendi ilminde müşâhade etmesi demektir. Hakikat

ehli bu mertebeye; âlem-i ceberût, akl-ı evvel, ruh-i izâfî, âlem-i esmâ,

a’yânı sâbite gibi isimler vermiştir. Konuk A. Avni, Fusûsu’l-Hikem

Tercüme ve Şerhi, Hazırlayanlar, Mustafa Tahralı, Selçuk Eraydın, İFAV,

c.II., s.183.

[224] . Hazret-i insan: Hazret: Huzur, İlâhî dergâh. Tasavvufta makãm,

mertebe demektir. Hazret-i insan: bir tasnife göre, vücud mertebelerinden

altıncısıdır. Bu mertebe, Zât-ı Mutlak’ın tam bir mazharıdır. Bu da insan

cinsidir. Tasavvuf ehli, hisler âlemi ile şehâdet âlemini ve hazret-i insanı

birleştirip “nâsût” derler. İnsan İlâhî suret üzere yaratıldığından bütün

esmâyı toplayıcı olan “Allah” isminin mazharıdır. Konuk A. Avni, a.g.e., c.

I. s. 112-113.

[225] . Ruh-ı izâfî: İnsanî nefse verilen gölge akıl (zıllî akıl), Hazret-i

Vâcibü’l-Vücûd’un nurundan vücut bulmuştur. Bu tüm akıl (akl-ı küll),

izâfî ruh ve İlâhî aşk adını almıştır.

[226] . Rahmân’ın velîsi: İnsan kâmil ve gayrı kâmil olarak iki kısımdır.

Her ikisi de Allah isminin mazharıdır. Fakat peygamberler ve evliyâdan

ibaret olan insân-ı kâmil, tasfiye yolu ile asıllarına dönüş yaptıkları ve kendi

mevhûm olan varlıklarından fânî oldukları cihetle diğer insan fertlerinden

bu kemâl ile mümtaz olmuşlardır. Konuk A. Avni, a.g.e., c.I. s.113.

[227] . Ruh-ı a’zam: En büyük ruh mânâsına gelen bu tâbirin tasavvufî

eserlerdeki izahı şöyledir: Rubûbiyyeti itibarıyla ilahî zâtın mazharı olan

ruh-ı insanîden ibarettir. Bunun için onun etrafında hiçbir devredici varlık

devredemez ve ona vuslatı hiçbir tâlip talep edemez. Onun künhünü

Allah’tan başka kimse bilemediği gibi bu dile Hak’tan başkası da nâil

olamaz. Ruh-i a’zam, akl-ı evvel, hakikat-i muhammediyye, nefs-i vâhide,

hakikat-i esmâiyye gibi isimlerle de anılır. Halife-i ekberdir.

[228] . Merâtib-i vücûd: Varlık mertebeleriyle doğrudan doğruya alâkalı

temel fikir vahdet-i vücud inanç ve anlayışıdır. Vücud birdir, o da Hakk’ın

vücududur. Vücudun her mertebesinde gizli, açık ve geçerli olan Hakk’ın

vücududur. Vücudun mertebeleri pek çoktur. Ana hatlarıyla dört, beş, yedi

v.s. gibi birbirinden ayrı mertebelere tasnif edilmiştir. Mesela dörtlü tasnife

göre vücudun mertebeleri: 1- Lâhût, zât; 2- Ceberût, sıfatlar ve İlâhî isimler;

3- Melekût, ruhlar ve misal; 4-Nâsût ve şehâdet âlemlerine ayrılmıştır.

Tahralı Mustafa, Ahmet Avni Konuk -Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi , c.

I. Yazar ve Eser Hakkında Kısmı, s. 44-45.

[229] . Mevâlîd-i selâse: Daha önce de ifade edildiği gibi, maden, bitki ve

hayvan olmak üzere tabiatın üç âleminden bahseden ilimdir.

[230] . Mişkât: Eskiden içine kandil, lamba gibi şeyler koymak için

duvarda yapılan oyuk, hücre.

Kalbin manevî duyu organlarının ruhlar âlemine açılması, bedenin zâhirî

organlarının, cisimler âlemine kapanmasına bağlıdır. Ne zaman ki bedenin

dış duyuları (havâss-ı zâhire) uyku ile ya da uzlet ile kendi idrak ettiği

şeylere kapanırsa, o zaman kalbin manevî duyularının yolları açılır. İşte bu

şekilde manevî değişim ortaya çıkar ve o kimsenin kalbinden dili üzerine

hikmet pınarları akar. Zaten melekût âleminin kaynağı gönüldür. Fakat akış

kanalında tıkanma olduğundan dış duyuların nehirleri, birçok bulanıklık

(keduret) ve kirlerle dışarı dökülüp ona dolmuştur. Orada toplanıp çürüyüp

kokuşarak onda kalmıştır. Şu halde eğer halvet ile dış duyuların nehirleri

engellenip havâtırın giderilmesiyle gönülden o toplanmış kan çıkartılırsa;

“ Kim kırk sabah sırf Allah için (ibadet ederse) onun kalbinden diline hikmet

pınarları dökülür” fehvasınca akış kanalları açılıp “ahadiyyet” deryasından

kalbe hikmet pınarları dolarak o gönül nurların kaynağı [196/a] ve sırların

mahzeni olur. Böyle bir gönül sâhibi, hâl dili ile şu beyti okur:

Akıllar ve kalpler melekût âlemine ait olup semâvîdir. Nefisler ve

bedenler ise mülk âlemine ve toprağa aittir. Onun için akıllar ve kalpler

nurânî ve yücedir. Nefisler ve bedenler ise, karanlık ve süflîdir. Akıl

kâinâtın etrafını dairesel olarak gezer, dolaşır. Fakat kâinâtın yaratıcısının

huzurunda âcizdir, hayretler içerisindedir. Akıl, Hazret-i Allah’ın kulu ve

güzel ahlâkın önderidir.

Çünkü dünya ve âhiretin yaratılışının gayesi, yerlerin ve göklerin neticesi,

zaman ve devirlerin özeti ve bu kâinâtın hepsinin toplamı, “hazret-i

insan”dır ki, ruh-ı izâfî ile kalbi diri olduğunda Rahmân’ın velîsidir, cihanın

canıdır. Zira bu akl-ı küll (rûh-ı izâfî) âlemin bütün bölümlerini kuşatan

büyük bir cevherdir ve bunun bâtınî nurları, akılların hayatı ve dünya

ehlinin nefisleridir. Zâhirî işleyişi cisimlerin nizamıdır. Hikmetli

Yaratıcı’nın takdiriyle enfüsî ve âfâkî işlerin düzenleyicisi ve bütün rızık ve

ihsanların taksim edicisi ancak bu akl-ı külldür. Âlemin bütün varlıkları –

ister felek isterse melek olsun- bu rûh-ı a’zamın organları ve âletleri gibi

hizmetçileridir. Hâlbuki kalbi temiz olan insanın gönlünde bu izâfî ruh

ortaya çıkıp onu muhabbet içeceğiyle mest edip kendinden geçirir. Sürekli

diri ve tertemiz kılar. Çünkü bu “akl-ı akdem” (ilk akıl) olan ruh-ı a‘zamdan

âlemin cüzleri ve insanoğlunun her biri, kendi kabiliyeti kadar nasiplenir.

39-Dilediğime cömertçe, hesapsız veririm. Ben Vehhâb’ım; ara bulursun

beni.

Beden tabaklanmaya (işlenmeye) muhtaç deridir. Nefis ölmeyecek kadar

yiyeceğe muhtaç binek hayvanıdır. Gönül, tamire muhtaç bir camidir.

Gönül, ilâhî emirleri kabûlün sermayesidir. Fakat zanlarla meşgul

olmaktadır. Kalbindeki tehlikelere çok dikkatli bir bekçi gibi gözcülük

yapan kişi, organlarının yaptığı işlerde masumdur. Vahdet ehlinin kalpleri,

marifet ve muhabbet fânuslarıdır. Görme gözler, müşâhade kalpler ve

mükâşefe sırlarla (esrâr) ilgilidir.

Hayvânî ruhunu öldüren insan, bu rabbânî ruh ile diri ve bâki kalmak

istidâdını bulur. Onunla ebedî kalır. Bütün eşyayı aynen olduğu gibi görüp

ahvâlin hakikatine erer. Geldiği yeri ve gideceği yeri bilir. Vücut

mertebelerini tamamlayıp insân-ı kâmil olur. Çünkü insan ruhu ilk önce bu

ruhtan aşağılara inip (tenezzül) vücud mertebelerine (merâtib-i vücûd)

gelmiştir ki feleklerden, unsurlardan aşağılara inmiştir. Üç esastan

(mevâlîd-i selâse) yükselip çıkarak insan suretine gelmiştir. Yine bu ruhu

kendi hâlinde bulup tekrar ona vâsıl olur.

Dünya ile ilgili olan gönül, aldanır. Âhiret ile olan gönül erir. Mevlâ ile

olan gönül, tertemizdir. Gâfilin kalbi dünyaya bağlıdır. Zâhidin kalbi âhirete

bağlıdır. Ârifin kalbi Mevlâ’ya bağlıdır. Gönül, şefkatli ve şerefli bir

arkadaştır. Korku ve tehlike (havf u hatar) ona zor gelir. Çünkü az bir

üzüntü onun katında çoktur.

5-Ben öyle Allah’ım ki benzerim hiçbir şey yoktur. Deyyân olan benim;

ara bulursun beni.

2-Maksûd benim, başkasını gaye edinme! Pek çok hayırlar bendedir; ara

bulursun beni.

Hakk’ı bulan gönül, halkın cümlesinden müstağnî olur. Nitekim bedenin

zâhirî duyu organları vardır ki onlarla şehâdet âlemini idrak eder. Aynı

şekilde kalbin de manevî duyu organları vardır ki, onlarla gayb âlemini

idrak eder. Çünkü kalbin de gözü vardır, onunla gayba ait şeyleri müşâhade

eder. Kulağı vardır, onunla gayb ehlinin sözlerini işitir. Koklama kuvveti

vardır, onunla gaybın kokularını alır. Tatma kuvveti vardır, onunla imanın

tadını, irfân gıdalarını ve cennetin muhabbet ve lezzetini alır. Ve nitekim

bedenin dokunma duyusu bütün organlarındadır, akıl cevheri de kalp

mertebesinin dokunma duyusu mesâbesindedir. Kalp onun vasıtasıyla

akledilebilir varlıkların hepsinden istifade eder.

4-Mabûd benim, başkasına kulluk etme. Ben Cebbâr’ım; ara bulursun

beni.

Akıllar ve kalpler melekût âlemine ait olup semâvîdir. Nefisler ve

bedenler ise mülk âlemine ve toprağa aittir. Onun için akıllar ve kalpler

nurânî ve yücedir. Nefisler ve bedenler ise, karanlık ve süflîdir. Akıl

kâinâtın etrafını dairesel olarak gezer, dolaşır. Fakat kâinâtın yaratıcısının

huzurunda âcizdir, hayretler içerisindedir. Akıl, Hazret-i Allah’ın kulu ve

güzel ahlâkın önderidir.

Çünkü dünya ve âhiretin yaratılışının gayesi, yerlerin ve göklerin neticesi,

zaman ve devirlerin özeti ve bu kâinâtın hepsinin toplamı, “hazret-i

insan”dır ki, ruh-ı izâfî ile kalbi diri olduğunda Rahmân’ın velîsidir, cihanın

canıdır. Zira bu akl-ı küll (rûh-ı izâfî) âlemin bütün bölümlerini kuşatan

büyük bir cevherdir ve bunun bâtınî nurları, akılların hayatı ve dünya

ehlinin nefisleridir. Zâhirî işleyişi cisimlerin nizamıdır. Hikmetli

Yaratıcı’nın takdiriyle enfüsî ve âfâkî işlerin düzenleyicisi ve bütün rızık ve

ihsanların taksim edicisi ancak bu akl-ı külldür. Âlemin bütün varlıkları –

ister felek isterse melek olsun- bu rûh-ı a’zamın organları ve âletleri gibi

hizmetçileridir. Hâlbuki kalbi temiz olan insanın gönlünde bu izâfî ruh

ortaya çıkıp onu muhabbet içeceğiyle mest edip kendinden geçirir. Sürekli

diri ve tertemiz kılar. Çünkü bu “akl-ı akdem” (ilk akıl) olan ruh-ı a‘zamdan

âlemin cüzleri ve insanoğlunun her biri, kendi kabiliyeti kadar nasiplenir.

Beden tabaklanmaya (işlenmeye) muhtaç deridir. Nefis ölmeyecek kadar

yiyeceğe muhtaç binek hayvanıdır. Gönül, tamire muhtaç bir camidir.

Gönül, ilâhî emirleri kabûlün sermayesidir. Fakat zanlarla meşgul

olmaktadır. Kalbindeki tehlikelere çok dikkatli bir bekçi gibi gözcülük

yapan kişi, organlarının yaptığı işlerde masumdur. Vahdet ehlinin kalpleri,

marifet ve muhabbet fânuslarıdır. Görme gözler, müşâhade kalpler ve

mükâşefe sırlarla (esrâr) ilgilidir.

9-Ben Vehhab’ım ey kulum! Verdiğim sözü süratle ifâ ederim; ara

bulursun beni.

Çünkü dünya ve âhiretin yaratılışının gayesi, yerlerin ve göklerin neticesi,

zaman ve devirlerin özeti ve bu kâinâtın hepsinin toplamı, “hazret-i

insan”dır ki, ruh-ı izâfî ile kalbi diri olduğunda Rahmân’ın velîsidir, cihanın

canıdır. Zira bu akl-ı küll (rûh-ı izâfî) âlemin bütün bölümlerini kuşatan

büyük bir cevherdir ve bunun bâtınî nurları, akılların hayatı ve dünya

ehlinin nefisleridir. Zâhirî işleyişi cisimlerin nizamıdır. Hikmetli

Yaratıcı’nın takdiriyle enfüsî ve âfâkî işlerin düzenleyicisi ve bütün rızık ve

ihsanların taksim edicisi ancak bu akl-ı külldür. Âlemin bütün varlıkları –

ister felek isterse melek olsun- bu rûh-ı a’zamın organları ve âletleri gibi

hizmetçileridir. Hâlbuki kalbi temiz olan insanın gönlünde bu izâfî ruh

ortaya çıkıp onu muhabbet içeceğiyle mest edip kendinden geçirir. Sürekli

diri ve tertemiz kılar. Çünkü bu “akl-ı akdem” (ilk akıl) olan ruh-ı a‘zamdan

âlemin cüzleri ve insanoğlunun her biri, kendi kabiliyeti kadar nasiplenir.

Kalbin manevî duyu organlarının ruhlar âlemine açılması, bedenin zâhirî

organlarının, cisimler âlemine kapanmasına bağlıdır. Ne zaman ki bedenin

dış duyuları (havâss-ı zâhire) uyku ile ya da uzlet ile kendi idrak ettiği

şeylere kapanırsa, o zaman kalbin manevî duyularının yolları açılır. İşte bu

şekilde manevî değişim ortaya çıkar ve o kimsenin kalbinden dili üzerine

hikmet pınarları akar. Zaten melekût âleminin kaynağı gönüldür. Fakat akış

kanalında tıkanma olduğundan dış duyuların nehirleri, birçok bulanıklık

(keduret) ve kirlerle dışarı dökülüp ona dolmuştur. Orada toplanıp çürüyüp

kokuşarak onda kalmıştır. Şu halde eğer halvet ile dış duyuların nehirleri

engellenip havâtırın giderilmesiyle gönülden o toplanmış kan çıkartılırsa;

“ Kim kırk sabah sırf Allah için (ibadet ederse) onun kalbinden diline hikmet

pınarları dökülür” fehvasınca akış kanalları açılıp “ahadiyyet” deryasından

kalbe hikmet pınarları dolarak o gönül nurların kaynağı [196/a] ve sırların

mahzeni olur. Böyle bir gönül sâhibi, hâl dili ile şu beyti okur:

Çünkü iş ve davranışlar kalpten olursa, âzâ ve organlar da rahat olur.

Allah dostlarının yükselmesi sanma ki sözleri ve ibadetleriyledir. Onların

yükselmesi, kalpleri ve davranışlarıyladır. Bir kâmil demiştir ki “İki sene

kalbimi korumakla meşgul oldum. Sonra da korunanlardan olup rahat

buldum.” Kalp, imanın kaynağıdır. Gönül (Fuâd), tevhid ve irfânın ocağıdır.

Kalp, huzur makãmıdır. Gönül (Fuâd), nûr şehridir.

Gönül, bedenin hükümdarıdır ve iyilikler sahibi Yüce Allah’ın esiridir.

Gönül, Hakk’ın kudret levhasıdır. Gönül, akıl ve marifet nakışlarıdır.

Gönül, surette siyah nokta (süveydâ); mânâda ruhun kaynağı ve Hakk’ın

nazargâhıdır. Gönül, Rabbânî bir latîfedir, kaynağı da bu cismânî noktadır.

Gönül, âhireti düşünen aklın (akl-ı meâd) zâhiridir. İnsan ruhu, onun bir

adıdır. Gönül acayip bir şeydir, akıl onu anlamaktan âcizdir.

6-Melik, Müheymin benim; kudretim yüce, saltanatım en büyüktür; ara

bulursun beni.

Nitekim Hak teala Yüce Kitâbı’nda “O’nun nurunun misali” (Nûr,

24/35) buyurup izâfî ruhtan üstü kapalı olarak (kinâyeten) bahsetmiştir.

Tefsir âlimlerinin tabiriyle insan vücudunda olan tabiî ruh (rûh-ı tabiî)

duvardaki kandilin konulduğu yere (mişkât), bitkisel ruh (rûh-ı nebâtî)

kandilin fitiline, hayvânî ruh yağına, insanî ruh camına ve izâfî ruh da

kandile (misbâh) benzetilmiştir. Şu halde dengeli yemek, az uyumak, güzel

söz ve sürekli zikir ile mekân-ı fânus boşalır ve yükselir. Yağı yeterli ve

fitili dengeli, kandilinin şişesi temiz ve parlak [198/a] bulunan gönülde o

melekûtî kandil alevlenerek, nuruyla gönle dolar. Ve kişi kendini bilir,

Mevlâ’sını bulur. Bu en yüce ruh (rûh-ı a’zam) gayet nurlu olup bir hâl

üzere dâimîdir. Bütün varlıklar onunla var olabilmektedir. Eğer dünyaya

milyonlarca insan gelse, hepsi ârif-kâmil olarak, izâfi ruhla hayatta olmak

kabiliyetini bulsa, bu en yüce ruh (rûh-ı a’zam) onların hepsine hayat ve can

ihsan eder. Eğer milyonlarca insan-ı kâmil dünyadan gitse, bu izâfî ruh

kendi hâli üzere yine devam eder. Ona zerre kadar bir fazlalık ve noksanlık

gelmez.

40-Bir tekim, müdebbirim; arşımın fevkindeyim. Tarifsiz olarak, ara

bulursun beni.

Çünkü dünya ve âhiretin yaratılışının gayesi, yerlerin ve göklerin neticesi,

zaman ve devirlerin özeti ve bu kâinâtın hepsinin toplamı, “hazret-i

insan”dır ki, ruh-ı izâfî ile kalbi diri olduğunda Rahmân’ın velîsidir, cihanın

canıdır. Zira bu akl-ı küll (rûh-ı izâfî) âlemin bütün bölümlerini kuşatan

büyük bir cevherdir ve bunun bâtınî nurları, akılların hayatı ve dünya

ehlinin nefisleridir. Zâhirî işleyişi cisimlerin nizamıdır. Hikmetli

Yaratıcı’nın takdiriyle enfüsî ve âfâkî işlerin düzenleyicisi ve bütün rızık ve

ihsanların taksim edicisi ancak bu akl-ı külldür. Âlemin bütün varlıkları –

ister felek isterse melek olsun- bu rûh-ı a’zamın organları ve âletleri gibi

hizmetçileridir. Hâlbuki kalbi temiz olan insanın gönlünde bu izâfî ruh

ortaya çıkıp onu muhabbet içeceğiyle mest edip kendinden geçirir. Sürekli

diri ve tertemiz kılar. Çünkü bu “akl-ı akdem” (ilk akıl) olan ruh-ı a‘zamdan

âlemin cüzleri ve insanoğlunun her biri, kendi kabiliyeti kadar nasiplenir.

. Melekût âlemi: Arş’tan yeryüzüne kadar olan âlemdir. Bâtın âlem de

denir.

. Mülk âlemi: Maddî ve cismânî âlem. Şehâdet âlemi, zâhir âlem de denir.

Gönül Hakk’ın huzurunda olursa, hisler ve duyular, mesrûr ve mamur

olur. Dünyadaki mesafeler binek vasıtalarıyla geçilir. Mânâ âleminin

mesafeleri ise kalplerle geçilir. Selîm (sağduyu sahibi ve temiz) kalbin

kıblesi Hak tealadır, âdeti Hakk’ın kazâsına rızadır.

Çünkü iş ve davranışlar kalpten olursa, âzâ ve organlar da rahat olur.

Allah dostlarının yükselmesi sanma ki sözleri ve ibadetleriyledir. Onların

yükselmesi, kalpleri ve davranışlarıyladır. Bir kâmil demiştir ki “İki sene

kalbimi korumakla meşgul oldum. Sonra da korunanlardan olup rahat

buldum.” Kalp, imanın kaynağıdır. Gönül (Fuâd), tevhid ve irfânın ocağıdır.

Kalp, huzur makãmıdır. Gönül (Fuâd), nûr şehridir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kulların kalpleri

Allah’ın nazargâhı olduğu için, kalbi mâsivâdan (Allah’tan başka her şey)

temizlemek her ibadetten daha önemlidir. Kalbinden fetvâ isteyen,

pişmanlık duymaktan uzak kalır. Kalbinin fetvâsının ve isteğinin zıddına

gidenin işi ise hatadır. İnsanın kalbi [195/a] Rahmân’ın kapısıdır ki kulun

Mevlâsı huzurunda duracağı mekânıdır.

. Vehhâb: Bağışı çok olan, karşılıksız veren, nimetlerinin ardı arkası

kesilmeyen Allah teala.

. Müdebbir: İlmi ile her şeyin akibetini ihâta edip ona göre hikmetle iş

yapan Allah teala.

. Tevvâb: Tövbe edenlerin tövbesini çokça kabul eden mânâsına olup,

Allah tealanın esmâ-yı hüsnâsındandır.

. Mennân: Çokça ihsan eden Allah teala.

. Kalp: Çevirme, döndürme ve değiştirme anlamlarına gelir. Gönül de

denilir. Tasavvufta, İlâhî hitâbın mahalli ve muhatabdır. Marifet ve irfân

denilen tasavvufî bilginin kaynağı, keşf ve ilham mahallidir.

. Süeydâ: Gaybı mükâşefe mahallidir.

Beden tabaklanmaya (işlenmeye) muhtaç deridir. Nefis ölmeyecek kadar

yiyeceğe muhtaç binek hayvanıdır. Gönül, tamire muhtaç bir camidir.

Gönül, ilâhî emirleri kabûlün sermayesidir. Fakat zanlarla meşgul

olmaktadır. Kalbindeki tehlikelere çok dikkatli bir bekçi gibi gözcülük

yapan kişi, organlarının yaptığı işlerde masumdur. Vahdet ehlinin kalpleri,

marifet ve muhabbet fânuslarıdır. Görme gözler, müşâhade kalpler ve

mükâşefe sırlarla (esrâr) ilgilidir.

. Burada “Allah’ın eli onların elleri üzerindedir” (Fetih sûresi, 48/ 10)

ayetine işaret olunmuştur.

. Huzur: Hâzır olma, huzurda bulunma demektir. Tasavvufta, vahdet

makãmıdır. Hakk’ın huzurunda bulunma ve kendinden geçmedir.

. Vahdet: Birlik demektir. Tasavvufta gerçek anlamda birlik Hak teala için

sözkonusudur. Vahdet-i şuhûd; Tasavvuf yolcusunun her şeyi Allah’ın

tecellîleri olarak görmesidir. Bu hâl sekr, galebe ve gaybet gibi isimler

verilen vecd ve istiğrâk hâlinde kendini gösterir. Vahdet-i vücud; bir bilme,

Allah’tan başka varlık olmadığının idrak ve şuûruna sahip olmaktır. Vahdet-

i şuhudda tasavvuf yolcusunun her şeyi görmesi geçicidir, birlik bilgide

değil, görmededir. Vahdet-i vücudda ise, birlik bilgidedir.

. Fuâd: Kalp ve gönül anlamlarınadır. Tasavvufta; a) İlâhî tecellîleri

temâşâ ve seyretme mahalli olup yedi menzilden üçüncüsüdür. Âyet-i

kerîmede “Gözün gördüğünü gönül yalanlamadı.” (Necm, 53/11)

buyurulmuştur. b) Kalbin içi, kalp zarı.

. Tevhid: Birlik demektir. Tasavvufta çok derin mânâları vardır. Allah’ın

zâtını, aklen tasavvur edilen ve zihnen tahayyül edilen her şeyden uzak

tutmaktır. Tevhid, bir görme ve bir bilme hâlidir. Sûfî sadece “Bir”i görür,

sadece “Bir”i bilir. Tevhîdin hâkîkatine eren “Bir”den başkasını unutur.

. Sır-Esrâr: Gizem demektir. Tasavvufta Hakk’ın ahadiyyetinde özet

olarak var olan gerçeklere dair ayrıntılı bilgi ki, bunu sadece Hak bilir, kul

aslâ bilmez. Sır, ruh gibi insan bedenine tevdî edilen bir lâtîfe. Kalb, ruh ve

sır sıralamasında sır ruhtan sonra gelir ve ondan daha latiftir.

. Müşâhade: Görme, perdenin açılması, temâşâ ve seyr etme. Tasavvufta,

Hakk’ın gönüllerde hazır olması. Hakk’ın zâtının tecellîleri. Eşyayı tevhid

delîliyle görmedir.

. Mükâşefe: Keşf hâli, kalp gözünün açılması, gayb âleminin görülmesini

sağlayan hal. Mükâşefe, sûfînin akıl ve duyu organlarıyla elde edemediği

gayba ve ulûhiyete ait mahrem ve sırrî bilgiler verir.

. Şehâdet âlemi: İnsanın duyu organları ile bilebileceği ve akılla

kavrayabileceği varlıkların âlemidir.

. Gayb âlemi: Şehâdet âleminin tersine insanın duyu organları ile

bilemeyeceği ve akılla kavrayamayacağı varlıkların âlemidir.

. Kazâ: Hakk’ın ezelde takdir ettiği hâdiselerin vakti gelince yerine

gelmesidir.

. Bu cümle yazma nüshada mevcut değildir.

. Ahadiyyet: Teklik demektir. Tasavvufta, Zât mertebesine verilen isimdir.

Bu mertebede teklik (ahadiyyet) sıfatı müstesna hiçbir isim ve nisbet nazar-ı

dikkate alınmaz. Hakk’ın ahadiyyet mertebesindeki ismi Ahad’dır.

. Anâsır-ı erba‘a: Toprak, su, hava ve ateş.

. Halvet: Yalnızlık, uzlet, inzivâ ve tek başına yaşama, topluma

karışmamak, ihitilat hâlinde olmamaktır. Tasavvufta, ne bir meleğin ne de

diğer herhangi bir kimsenin bulunmadığı bir halde ve yerde Hak ile mânen

konuşmak, ruhen sohbet etmektir. mâsivâdan ilgiyi kesip tamamen Allah’a

yönelmek ve kendini ibadete vermektir.

. Havâtır: Hâtır kelimesinin çoğuludur. İnsanın içine gelen hitaptır. İç

âlemde duyulan ses, alınan mesaj. Bu hitap Allah’tan, melekten, şeytandan

ve neftsen olabilir. Hak’tan ve melekten gelen sesler dinin zâhiri

hükümlerine uygun olur, şeytandan gelen ses günâha, neftsen gelen ses süflî

arzulara davet eder.

20-Bana tövbe ederse, tövbesini kabul ederim. Ben tevvâbım, ara

bulursun beni.

. Maksûd: İstenilen şey. Arzu edilen. Gaye. Buradaki maksud, Allah

tealadır.

. Mabûd: Kendisine ibadet edilen, Allah teala.

. Müheymin: Koruyup gözeten Allah teala.

. Vehhab: Çok hîbe eden, çok fazla bağışlayan mânâsında olup, Allah

tealanın esmâ-yı hüsnâsındandır.

. Cebbâr: Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan, mutlak irâdesini her

durumda yürüten Allah teala.

. Deyyân: Hesaba çeken; mahlûkatı arasında adaletle hükm eden

mânâsına Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı.

Beden tabaklanmaya (işlenmeye) muhtaç deridir. Nefis ölmeyecek kadar

yiyeceğe muhtaç binek hayvanıdır. Gönül, tamire muhtaç bir camidir.

Gönül, ilâhî emirleri kabûlün sermayesidir. Fakat zanlarla meşgul

olmaktadır. Kalbindeki tehlikelere çok dikkatli bir bekçi gibi gözcülük

yapan kişi, organlarının yaptığı işlerde masumdur. Vahdet ehlinin kalpleri,

marifet ve muhabbet fânuslarıdır. Görme gözler, müşâhade kalpler ve

mükâşefe sırlarla (esrâr) ilgilidir.

Çünkü iş ve davranışlar kalpten olursa, âzâ ve organlar da rahat olur.

Allah dostlarının yükselmesi sanma ki sözleri ve ibadetleriyledir. Onların

yükselmesi, kalpleri ve davranışlarıyladır. Bir kâmil demiştir ki “İki sene

kalbimi korumakla meşgul oldum. Sonra da korunanlardan olup rahat

buldum.” Kalp, imanın kaynağıdır. Gönül (Fuâd), tevhid ve irfânın ocağıdır.

Kalp, huzur makãmıdır. Gönül (Fuâd), nûr şehridir.

5-Evveli bil, âhiri bil, zâhiri bil, bâtını bil. O zaman anlarsın, gönlün dört

unsurunun neden yapıldığını.

Bu sebeple küllî akıl, her şeyden evvel, her şeyden değerlidir. Hak tealaya

en yakın ve en sevimli şeydir. Bütün dünyanın dayanağıdır. İnsan ruhunun

başlangıcıdır. İrfân ehlinin kalbinin hayatıdır. İnsan onunla marifetullahı

elde edebilir. Onun için kâinâttaki her şey insanın hizmetindedir. İnsan

türünün, akl-ı küll ile müşerref olan irfân ehlinin tufeyli olması, bu mânâya

delildir. Nitekim “ Eğer sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hitâbı

temiz ruhların şânını tazim içindir. Çünkü bu küllî akıl, izâfî ruhtur. Nur-ı

Muhammedî ve aşk-ı ilâhîdir. Eğer o uçsuz bucaksız gökler, yıldızlar,

unsurlar, tabiatlar, bitkiler ve hayvanlar insanın içine yerleşebilseydi,

kalbinde onların bilgisine sahip olması mümkün olsaydı; bu felekler,

unsurlar ve kâinâtın hiçbirisi vücuda gelmezdi.

Hayvânî ruhunu öldüren insan, bu rabbânî ruh ile diri ve bâki kalmak

istidâdını bulur. Onunla ebedî kalır. Bütün eşyayı aynen olduğu gibi görüp

ahvâlin hakikatine erer. Geldiği yeri ve gideceği yeri bilir. Vücut

mertebelerini tamamlayıp insân-ı kâmil olur. Çünkü insan ruhu ilk önce bu

ruhtan aşağılara inip (tenezzül) vücud mertebelerine (merâtib-i vücûd)

gelmiştir ki feleklerden, unsurlardan aşağılara inmiştir. Üç esastan

(mevâlîd-i selâse) yükselip çıkarak insan suretine gelmiştir. Yine bu ruhu

kendi hâlinde bulup tekrar ona vâsıl olur.

4-Mabûd benim, başkasına kulluk etme. Ben Cebbâr’ım; ara bulursun

beni.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.), Hak tealanın

şefkat ve merhameti sebebiyle kullarının kalplerine yakın olduğunu ve

onları gözetlediğini ümmetine müjde ile bildirmiştir. Nitekim hadis-i

şerifleriyle şöyle işaret buyurmuştur: “ Rabbimi sırf nûr buldum ve ben O’nu

müşâhade ettim. ” Ve buyurmuştur ki: “ Gözlerim uyur fakat kalbim uyumaz.

Yaratılmışların Rabbi olan Allah ile daimî huzur bulur.” Ve buyurmuştur ki:

“ Hak teala ile benim öyle bir vaktim olur ki o anda ne Allah’a yakın bir

meleğe (melek-i mukarreb) itibar edebilirim, ne de bir peygambere ilgi

gösterebilirim. Ancak O’nunla meşgul olurum.” Ve buyurmuştur ki;

“ Rabbimin huzurunda gecelerim. Yani gece O’nun huzurunda O’nunla

ünsiyet ederim. Kendisi bana yedirir, içirir.” Ve buyurmuştur ki: “ Beni

gören muhakkak ki Hakk’ı görmüştür. Benimle musafaha eden muhakkak

Hak teala ile musafaha etmiştir. Bu, Allah’ın elidir ki onların elleri

üstündedir.” Ve buyurmuştur ki; “ Hak teala Hz. Ömer’in lisanı üzere

konuşur.” Ve buyurmuştur ki; “Mü’minin kalbi, Allah’ın evidir.” Ve

buyurmuştur ki; “ Mü’minin kalbi, Allah’ın arşıdır.”

37-Bana gel, benden başkası maksudun olmasın. Ben Mennân’ım; ara

bulursun beni.

Kalbin manevî duyu organlarının ruhlar âlemine açılması, bedenin zâhirî

organlarının, cisimler âlemine kapanmasına bağlıdır. Ne zaman ki bedenin

dış duyuları (havâss-ı zâhire) uyku ile ya da uzlet ile kendi idrak ettiği

şeylere kapanırsa, o zaman kalbin manevî duyularının yolları açılır. İşte bu

şekilde manevî değişim ortaya çıkar ve o kimsenin kalbinden dili üzerine

hikmet pınarları akar. Zaten melekût âleminin kaynağı gönüldür. Fakat akış

kanalında tıkanma olduğundan dış duyuların nehirleri, birçok bulanıklık

(keduret) ve kirlerle dışarı dökülüp ona dolmuştur. Orada toplanıp çürüyüp

kokuşarak onda kalmıştır. Şu halde eğer halvet ile dış duyuların nehirleri

engellenip havâtırın giderilmesiyle gönülden o toplanmış kan çıkartılırsa;

“ Kim kırk sabah sırf Allah için (ibadet ederse) onun kalbinden diline hikmet

pınarları dökülür” fehvasınca akış kanalları açılıp “ahadiyyet” deryasından

kalbe hikmet pınarları dolarak o gönül nurların kaynağı [196/a] ve sırların

mahzeni olur. Böyle bir gönül sâhibi, hâl dili ile şu beyti okur:

. Tahkik: Araştırma, herhangi bir konuyu derinlemesine inceleme.

Hakikatı bulup tesbit etmede meraklı ve dikkatli olma.

. İlâhî aşk: Mutasavvıfların geliştirdiği “vücud” düşüncesine göre Hak

teala kendinde bilkuvve mevcut olan sıfat ve isimlerin hükümlerini ve

eserlerini görmek istedi. Yaratma fiilini gerçekleştirmeye başladı. O isim ve

sıfatların suretlerini ilminde îcad etti. Bu hal, Mutlak Zât’ın zat

mertebesinden kendi sıfat ve isimlerine tenezzülü demek olur. Suretten

münezzeh olan zât, sıfat ve isimleri hasebiyle bir takım ilmî suretlere

bürünmesi ve bu suretleri kendi ilminde müşâhade etmesi demektir. Hakikat

ehli bu mertebeye; âlem-i ceberût, akl-ı evvel, ruh-i izâfî, âlem-i esmâ,

a’yânı sâbite gibi isimler vermiştir. Konuk A. Avni, Fusûsu’l-Hikem

Tercüme ve Şerhi, Hazırlayanlar, Mustafa Tahralı, Selçuk Eraydın, İFAV,

c.II., s.183.

. Rahmân’ın velîsi: İnsan kâmil ve gayrı kâmil olarak iki kısımdır. Her

ikisi de Allah isminin mazharıdır. Fakat peygamberler ve evliyâdan ibaret

olan insân-ı kâmil, tasfiye yolu ile asıllarına dönüş yaptıkları ve kendi

mevhûm olan varlıklarından fânî oldukları cihetle diğer insan fertlerinden

bu kemâl ile mümtaz olmuşlardır. Konuk A. Avni, a.g.e., c.I. s.113.

. Ruh-ı a’zam: En büyük ruh mânâsına gelen bu tâbirin tasavvufî

eserlerdeki izahı şöyledir: Rubûbiyyeti itibarıyla ilahî zâtın mazharı olan

ruh-ı insanîden ibarettir. Bunun için onun etrafında hiçbir devredici varlık

devredemez ve ona vuslatı hiçbir tâlip talep edemez. Onun künhünü

Allah’tan başka kimse bilemediği gibi bu dile Hak’tan başkası da nâil

olamaz. Ruh-i a’zam, akl-ı evvel, hakikat-i muhammediyye, nefs-i vâhide,

hakikat-i esmâiyye gibi isimlerle de anılır. Halife-i ekberdir.

. Hazret-i insan: Hazret: Huzur, İlâhî dergâh. Tasavvufta makãm, mertebe

demektir. Hazret-i insan: bir tasnife göre, vücud mertebelerinden

altıncısıdır. Bu mertebe, Zât-ı Mutlak’ın tam bir mazharıdır. Bu da insan

cinsidir. Tasavvuf ehli, hisler âlemi ile şehâdet âlemini ve hazret-i insanı

birleştirip “nâsût” derler. İnsan İlâhî suret üzere yaratıldığından bütün

esmâyı toplayıcı olan “Allah” isminin mazharıdır. Konuk A. Avni, a.g.e., c.

I. s. 112-113.

Hakk’ı bulan gönül, halkın cümlesinden müstağnî olur. Nitekim bedenin

zâhirî duyu organları vardır ki onlarla şehâdet âlemini idrak eder. Aynı

şekilde kalbin de manevî duyu organları vardır ki, onlarla gayb âlemini

idrak eder. Çünkü kalbin de gözü vardır, onunla gayba ait şeyleri müşâhade

eder. Kulağı vardır, onunla gayb ehlinin sözlerini işitir. Koklama kuvveti

vardır, onunla gaybın kokularını alır. Tatma kuvveti vardır, onunla imanın

tadını, irfân gıdalarını ve cennetin muhabbet ve lezzetini alır. Ve nitekim

bedenin dokunma duyusu bütün organlarındadır, akıl cevheri de kalp

mertebesinin dokunma duyusu mesâbesindedir. Kalp onun vasıtasıyla

akledilebilir varlıkların hepsinden istifade eder.

. Ruh-ı izâfî: İnsanî nefse verilen gölge akıl (zıllî akıl), Hazret-i Vâcibü’l-

Vücûd’un nurundan vücut bulmuştur. Bu tüm akıl (akl-ı küll), izâfî ruh ve

İlâhî aşk adını almıştır.

. Mişkât: Eskiden içine kandil, lamba gibi şeyler koymak için duvarda

yapılan oyuk, hücre.

. Merâtib-i vücûd: Varlık mertebeleriyle doğrudan doğruya alâkalı temel

fikir vahdet-i vücud inanç ve anlayışıdır. Vücud birdir, o da Hakk’ın

vücududur. Vücudun her mertebesinde gizli, açık ve geçerli olan Hakk’ın

vücududur. Vücudun mertebeleri pek çoktur. Ana hatlarıyla dört, beş, yedi

v.s. gibi birbirinden ayrı mertebelere tasnif edilmiştir. Mesela dörtlü tasnife

göre vücudun mertebeleri: 1- Lâhût, zât; 2- Ceberût, sıfatlar ve İlâhî isimler;

3- Melekût, ruhlar ve misal; 4-Nâsût ve şehâdet âlemlerine ayrılmıştır.

Tahralı Mustafa, Ahmet Avni Konuk -Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi , c.

I. Yazar ve Eser Hakkında Kısmı, s. 44-45.

. Mevâlîd-i selâse: Daha önce de ifade edildiği gibi, maden, bitki ve

hayvan olmak üzere tabiatın üç âleminden bahseden ilimdir.

11-Akıl, tahkîk eden bir üstâddır. Hakkı, irfânı aramakta hem dikkatlidir.