Marifetnâme · Haziran 27, 2026

İnsan âleminin âhiret âlemine çeşitli şekillerdeki benzerlik ve ortaklığını bildirir

BEŞİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Sekizinci Madde Sekizinci Madde İnsan âleminin âhiret âlemine çeşitli şekillerdeki benzerlik ve ortaklığını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: Peygamberlerin …

BEŞİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Sekizinci Madde

Sekizinci Madde

İnsan âleminin âhiret âlemine çeşitli şekillerdeki benzerlik ve ortaklığını

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: Peygamberlerin

(aleyhimüsselâm) bu konuda işaretle ifade ettikleri meselenin bir bağlantısı

yani insan âleminin beka âlemine bir benzerliği şudur ki, beka âlemine

geçişin başlangıcı olan ölüme misal, insan âleminde gıdaların birinci

hazmıdır. Bedenin yok olmasına misal, ikinci hazımdır. İkinci canlanmaya

misal, üçüncü hazımdır ki halis vücut bulur. Cesetlerin yeniden

diriltilmesine misal, dördüncü hazımdır ki sperm hâsıl olur. Mahşere misal,

babanın sulbüdür ki sperm onda toplanır. Hesap, kitap ve mîzâna misal,

nutfenin cevherinde hâsıl olan feleğin çeşitli durumlarının tesirleridir. Sırata

misal, babanın mesane yoludur. Cehenneme misal, fercin içleridir. Kevsere

misal, annenin nutfesidir. Cennete misal, rahimdir ki onda insan çeşitli

nimetler olan hisler ve kabiliyetler ile hayat bulur.

Mevlâ’ya kavuşmaya [150/b] misal ondan doğmuş olmaktır ki, insanın

güzel yüzünü görüp sevgilinin yüzüne hayrân olur. Bir benzerliği de şudur

ki ölüme misal uykudur. Şeytan’a misal vehim duygusu (vâhime) dur.

Berzaha misal rüyadır. Melekûta misal vâkıadır. Kabre misal sînenin içidir.

Münker ve Nekir’e misal tedbir ve seçmedir. Kabir karanlığına misal

Hak’tan gâfil olmaktır. Kabir azâbına misal nefsin cehaletidir. Kabir

aydınlığına misal kalp huzurudur. Kabir nimetlerine misal nefsin

marifetidir. İsrâfil’e misal ilâhî aşktır. Sûr’a misal insanın yaratılmasıdır.

Mahşere misal müşterek hisdir. Amel defterine misal hafıza kuvvetidir.

Mîzâna misal nazarî akıldır. Sırata misal mütefekkire kuvvetidir.

Cehenneme misal tabiat zindanıdır. Zebânîlere misal kötü ahlâktır. Elem

verici azâba misal Allah’a ortak koşmak ve nefsin hevâsına uymak, mâsivâ

ile meşgul olmak, itiraz ve şikâyettir. Çünkü hep edip eyleyen Mevlâ’dır.

Kevser havuzunun misali muhabbet şarabıdır. Cennet-i Alâ’ya misal

ârifin kalbidir. Hûri ve gılmâna misal güzel ahlâktır. Dört ırmağa misal ilim

suyu, hilim sütü, rıza balı ve aşk şarabıdır. “Naîm-i huld”e misal kesrette

vahdeti bulmaktır ki bu da “halvet der-encumen”dir [29] .

Beyt

Na‘îm-i huld helâlest ber kesî sâ’ib

Ki dest u leb be-na‘îm-i cihân ne-y-âlâyed

Beyt (in tercümesi)

Ebedî cennet nimetleri helâldir o kimseye ey Sâib! Elini, dudağını

bulaştırmaz dünya nimetine.

Allah’a kavuşmaya misal, gerçek fakrı [30] bulup onda fânî [31] olmaktır.

Sidre’ye misal, insanın başı ve yüzüdür. Tûbâ ağacına [32] misal, kadınların

başındaki saçlarıdır. Süslü Tûbâ’ya (Tûbâ-yı zîbâ) misal, şu ölçülü bedenin

organlarıdır.

Çünkü eller, ayaklar ve parmaklar Tûbâ dalları gibi aşağıya doğrudur.

Levh-i mahfûza misal, hâfıza kuvvetidir. Kalem-i a’lâya misal, hayal

kuvvetidir. Geniş Kürsî’ye misal, bütün beyindir. Onda olan ve yerde ve

gökte bulunan meleklere misal, bedenin his ve kãbiliyetleridir. Arş-ı

A’zam’a misal, kâmil insanın sırrıdır ki o, Hakk’a kavuşmuştur.

Beyt

Taht-ı dil ma‘mûr şod pâk ez-hevâ

Ber vey “er-rahmân ale’l-arşi’stevâ!”

Beyt (in tercümesi)

Gönül tahtı hevâdan pâk ve mâmur olunca, “ Rahmân arşı istivâ etti” [33]

âyeti orda hükümran oldu.

Hak teâlânın misali olmaz ki insan ruhunun misali olsun. Nitekim

Kur’ân’da “O’nun misli gibi bir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11) buyurmuştur.

“En yüce mesel Allah’ındır” (Nahl, 16/60) âyetini duyurmuştur.

Nazm

1-Ey gönül! Sendedir ol kâf-ı kanâ’at sende

Sendedir akl ü edeb, nutk u belâğat sende

2-Sendedir aşk ile can, hüsn ü melâhat sende

Sendedir baht-ı a’lâ, necm-i sa‘âdet sende

3-Sendedir ilm-i ledün, remz-i beşâret sende

Sendedir sırr-ı Hudâ, bâr-ı emânet sende

4-Sendedir künc-i nihân ayn-ı kerâmet sende

Sendedir kân-ı kerem, zât-ı hidâyet sende

5-Sendedir hamr-ı ezel, sekr ü ferâgat sende

Vâr iken tanı özün, bunca firâset sende

6-Sendedir nûr-ı Hudâ, lutf u inâyet sende

Hâsılı sendedir ol gâyet-i gâyet sende

7-Sendedir dürlü hüner, dürlü mahâret sende

Sendedir zabt ile rabt, emre itaat sende

8-Sendedir halk-ı cihân, cümle imâret sende

Sendedir bahr ile ber, cümle velâyet sende

9-Bu cihân varlığı hoş buldı nihâyet sende

Varlığın aşka değiş, eyle ferâgat sen de

10-Sendedir dûzah-ı sûzân, dahi Cennet sende

Sendedir iki cihân mülki tamâmet sende

11-Gâfil olma gözün aç, âlem-i kübrâ sensin

Sidre vü levh ü kalem, arş-ı muallâ sensin

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey gönül, kanaatın kaf harfi sendedir, akıl, edep, güzel konuşma hep

sende.

2- Sendedir aşk ile can, güzellik ve tatlılık; yüce talih ve saâdet yıldızı

sende.

3-Sendedir gizli ilimler ve müjde işareti; Hakk’ın sırrı ve emanet yükü

sende.

4-Sendedir gizli hazineler ve kerâmetler; cömertlik ocağı ve hidâyet

sendedir.

5-Sendedir ezel şarabı ve ferâğat sarhoşluğu; var iken tanı özünü, bunca

firâset sende.

6-Sendedir Hakk’ın nûru, yardımı ve keremi; hâsılı o gayelerin gayesi

sende.

7-Sendedir türlü hüner ve mahâretler; anlayıp, idrak etme ve itaat sende.

8-Sendedir cihanın varlığı ve bütün güzellik; denizlerle karalar ve bütün

ülkeler sende.

9-Bu cihan seninle varlığı güzel buldu; sen de varlığını aşkla değiş eyle,

ferâğat sende.

10-Sendedir yakıcı cehennem de Cennet de; iki cihanın mülkü tamamen

sende.

11-Gâfil olma gözünü aç, büyük âlem sensin; Sidre, Levh, Kalem, Arş-ı

Muallâ hep sensin.

[23] . Süflî âlem: Cismânî ve maddî âlemdir. Unsurlar âlemi de denir.

[24] . Âlem-i berzah: Mânend âbâd da denilir. Ölümle kıyamet arasında

geçen dönemdir.

[25] . Âlem-i melekût: Hak teâlânın mutlak hükümran olduğu âlemdir.

[26] . Mevâlîd-i selâse: Maden, bitki ve hayvan olmak üzere tabiatın üç

âleminden bahseden ilim.

[27] . Vâkıa / Vâkıât: Olay, olgu, rüya. Tasavvufta, misal ya da hitâb

yoluyla mânâ âleminden kalbe gelen mübeşşire. Halvette zikir ve ibadetle

meşgul iken sâlik kendini kaybedip çevresiyle ilgiyi kesince bazı

hakikatlere vâkıf olur. Uyku ile uyanıklık arasında meydana gelen bu hale

vâkıa denir. Şayet bu hal huzur halinde iken meydana gelirse, ona mükâşefe

denir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 509.)

[28] . Kısaca “lev-lâk” diye anılan hadis-i kudsîde Allah teâlâ: “ Sen

olmasaydın yâ Muhammed! Felekleri yaratmazdım ” buyurmuştur.

[29] . Halk içinde halktan ayrı olmaktır. Tasavvufta zâhirde halk ile

bâtında Hak ile olmak demektir. Bu kavram “El kârda, gönül Yâr’da”

deyimi ile ifade edilir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 206.)

[30] . Fakr: Yoksulluk demektir. Tasavvufta, dervişin hiçbir şeye sahip

olmadığının şuurunda olması, her şeyin gerçek mâlik ve sâhibinin Allah

olduğunu idrak etmesidir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 171.)

[31] . Fenâ: Yokluk ve hiçliktir. Tasavvufta kısaca kulun kendi fiilini

görmemesi halidir. Kul kendi şahsî irâde ve arzusuna göre değil, Allah’ın

irâde ve arzusuna göre hareket etmesi, kendi irâdesini Allah’ın irâdesinde

yok etmesidir.

[32] . Tûbâ ağacı: Cennet’te Sidre’de bulunan ve dalları bütün Cennet’i

gölgeleyen ağaç.

[33] . Bkz. Tâhâ, 20/5.

Allah’a kavuşmaya misal, gerçek fakrı bulup onda fânî olmaktır. Sidre’ye

misal, insanın başı ve yüzüdür. Tûbâ ağacına misal, kadınların başındaki

saçlarıdır. Süslü Tûbâ’ya (Tûbâ-yı zîbâ) misal, şu ölçülü bedenin

organlarıdır.

. Âlem-i melekût: Hak teâlânın mutlak hükümran olduğu âlemdir.

. Âlem-i berzah: Mânend âbâd da denilir. Ölümle kıyamet arasında geçen

dönemdir.

. Süflî âlem: Cismânî ve maddî âlemdir. Unsurlar âlemi de denir.

İnsanın kalbinde bulunan kötü ahlâkın (ahlâk-ı zemîme) hayvan

sûretlerine benzerliğini, vâkıât ve rüyaların [148/b] tabirlerini hece

harfleriyle bildirir.

Gönül tahtı hevâdan pâk ve mâmur olunca, “ Rahmân arşı istivâ etti”

âyeti orda hükümran oldu.

Çünkü insanın yüce dağların zirvelerine tırmanıp çıkması mümkün

değildir ki, derin denizlerin diplerine inebilsin, yeryüzünün içine tünel

kazarak dibine varıp aşağı âlemi (âlem-i esfel) görebilsin ve bütün bunların

sırlarına vâkıf olabilsin. Gökyüzünün daha üstüne yükselemez ki, feleklerin

ve yıldızların hakikat ve sırlarına tamamıyla erişip yüce âlemin (âlem-i

ulvî) sırlarına gereği gibi vâkıf olabilsin. Göklerdeki melekût [147/a]

âlemine giremez ki ruhlar âleminin sırlarını olduğu gibi bilip feleklerin

akıllarını ve nefislerini müşâhade edebilsin. Ondan da âlemin yaratıcısını,

bunca varlığı ve âlemi yoktan yaratmasını bilebilsin. Âlemin kısımlarını

hem de zerre zerre, sürekli çevirip değiştirmesinden ve terbiyesinden

Hakk’ın işlerini seyredip temâşâ edebilsin. Güzel isimlerine (esmâ) ve

sıfatlarına vâkıf olup ondan Hakk’ın zâtının marifetine yol bulabilsin.

Dört unsurdan tabiatın üç merhalesi (mevâlîd-i selâse) doğduğu gibi, dört

karışımdan da bedende organlar meydana gelmiştir. Gündüze misal insanın

sevinçli halidir; geceye misal insanın üzüntülü halidir. Açık havaya misal

insanın sevinçli hali ve ferahlığı, bulutlu havaya misal insanın iç sıkıntısıdır.

Gök gürültüsüne misal insanın sesidir; şimşeğe misal insanın gülmesidir.

Yağmura misal insanın ağlaması, rüzgara misal onun nefesleridir. [148/a]

Tabiattaki oluş ve bozuluşlara misal insanın konuşmalarındaki kelimeleridir.

Gök kuşağına misal keman gibi kaşlarıdır. Hilâle misal kulağı, dolunaya

misal yuvarlak yüzüdür. Gece karanlığına misal başındaki saçları, sabah

aydınlığına misal alnıdır. Şu görünen âleme insan âleminin benzerliği bu

anlatılanlardan başka daha pek çoktur. Fakat ârif olana bir işaret bile

yettiğinden daha fazla sözü uzatmaya lüzum yoktur.

Kevser havuzunun misali muhabbet şarabıdır. Cennet-i Alâ’ya misal

ârifin kalbidir. Hûri ve gılmâna misal güzel ahlâktır. Dört ırmağa misal ilim

suyu, hilim sütü, rıza balı ve aşk şarabıdır. “Naîm-i huld”e misal kesrette

vahdeti bulmaktır ki bu da “halvet der-encumen”dir.

Allah’a kavuşmaya misal, gerçek fakrı bulup onda fânî olmaktır. Sidre’ye

misal, insanın başı ve yüzüdür. Tûbâ ağacına misal, kadınların başındaki

saçlarıdır. Süslü Tûbâ’ya (Tûbâ-yı zîbâ) misal, şu ölçülü bedenin

organlarıdır.

Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsan bedeni küçük

âlem (âlem-i asgar), ruhu ise büyük âlem (âlem-i ekber) dir. Çünkü âlemde

ne yaratılmışsa hepsinin örneği insan vücudunda bulunmuştur. İnsanın

cismi ve ruhu bütün âlemin bir kopyasıdır ki iki âlem tamamıyla bir insanda

mevcut ve âşikâr bilinmiştir. Mesela bütün hissedilen, cansız (cemâdât)

varlıklara misal, insanın organlarıdır. Hayvanlar âlemine misal, insanın

huylarıdır. Dört mevsime misal, insanın dişleridir. Sayılar ile tertip ve

düzene misal, insanın his ve kabiliyetleridir. Âlem-i berzaha misal, insanın

düşünceleri, fikirleri ve hatıralarıdır. Âlem-i melekûta misal, insanın canı ve

gönlüdür. Bu benzetmelerin sonu yoktur. Değil bu kitaba, belki böyle yüz

kitaba bile sığmaz. Fakat Allah’ın ârif kulunun kalbine sığar. Bu makãmda

ancak güneşten bir zerre, deryâdan bir damla açıklayabiliriz. Ta ki bu

insanın en büyük âlem (âlem-i ekber) olduğu anlaşılıp kendi nefsini

bilmesine (marifet-i nefs) delil olup Hakk’ı tanımaya tâlip olanlara kolaylık

olsun. Ancak, âlemin bir özeti olan insanın şerefli bedeni, yeryüzü ile

gökler değerindedir ki bu cihandır. Ay ve yıl kadardır ki zamandır. [147/b]

Ülkeler, beldeler kadardır ki mekândır.

Delîli Hakkı idersen taleb oku “lev-lâk”

Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsan bedeni küçük

âlem (âlem-i asgar), ruhu ise büyük âlem (âlem-i ekber) dir. Çünkü âlemde

ne yaratılmışsa hepsinin örneği insan vücudunda bulunmuştur. İnsanın

cismi ve ruhu bütün âlemin bir kopyasıdır ki iki âlem tamamıyla bir insanda

mevcut ve âşikâr bilinmiştir. Mesela bütün hissedilen, cansız (cemâdât)

varlıklara misal, insanın organlarıdır. Hayvanlar âlemine misal, insanın

huylarıdır. Dört mevsime misal, insanın dişleridir. Sayılar ile tertip ve

düzene misal, insanın his ve kabiliyetleridir. Âlem-i berzaha misal, insanın

düşünceleri, fikirleri ve hatıralarıdır. Âlem-i melekûta misal, insanın canı ve

gönlüdür. Bu benzetmelerin sonu yoktur. Değil bu kitaba, belki böyle yüz

kitaba bile sığmaz. Fakat Allah’ın ârif kulunun kalbine sığar. Bu makãmda

ancak güneşten bir zerre, deryâdan bir damla açıklayabiliriz. Ta ki bu

insanın en büyük âlem (âlem-i ekber) olduğu anlaşılıp kendi nefsini

bilmesine (marifet-i nefs) delil olup Hakk’ı tanımaya tâlip olanlara kolaylık

olsun. Ancak, âlemin bir özeti olan insanın şerefli bedeni, yeryüzü ile

gökler değerindedir ki bu cihandır. Ay ve yıl kadardır ki zamandır. [147/b]

Ülkeler, beldeler kadardır ki mekândır.

Allah’a kavuşmaya misal, gerçek fakrı bulup onda fânî olmaktır. Sidre’ye

misal, insanın başı ve yüzüdür. Tûbâ ağacına misal, kadınların başındaki

saçlarıdır. Süslü Tûbâ’ya (Tûbâ-yı zîbâ) misal, şu ölçülü bedenin

organlarıdır.

. Fakr: Yoksulluk demektir. Tasavvufta, dervişin hiçbir şeye sahip

olmadığının şuurunda olması, her şeyin gerçek mâlik ve sâhibinin Allah

olduğunu idrak etmesidir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 171.)

. Halk içinde halktan ayrı olmaktır. Tasavvufta zâhirde halk ile bâtında

Hak ile olmak demektir. Bu kavram “El kârda, gönül Yâr’da” deyimi ile

ifade edilir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 206.)

. Kısaca “lev-lâk” diye anılan hadis-i kudsîde Allah teâlâ: “ Sen

olmasaydın yâ Muhammed! Felekleri yaratmazdım ” buyurmuştur.

. Vâkıa / Vâkıât: Olay, olgu, rüya. Tasavvufta, misal ya da hitâb yoluyla

mânâ âleminden kalbe gelen mübeşşire. Halvette zikir ve ibadetle meşgul

iken sâlik kendini kaybedip çevresiyle ilgiyi kesince bazı hakikatlere vâkıf

olur. Uyku ile uyanıklık arasında meydana gelen bu hale vâkıa denir. Şayet

bu hal huzur halinde iken meydana gelirse, ona mükâşefe denir. (Uludağ,

Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 509.)

. Bkz. Tâhâ, 20/5.

. Tûbâ ağacı: Cennet’te Sidre’de bulunan ve dalları bütün Cennet’i

gölgeleyen ağaç.

. Fenâ: Yokluk ve hiçliktir. Tasavvufta kısaca kulun kendi fiilini

görmemesi halidir. Kul kendi şahsî irâde ve arzusuna göre değil, Allah’ın

irâde ve arzusuna göre hareket etmesi, kendi irâdesini Allah’ın irâdesinde

yok etmesidir.

. Mevâlîd-i selâse: Maden, bitki ve hayvan olmak üzere tabiatın üç

âleminden bahseden ilim.