BEŞİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Sekizinci Madde
Sekizinci Madde
İnsan âleminin âhiret âlemine çeşitli şekillerdeki benzerlik ve ortaklığını
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: Peygamberlerin
(aleyhimüsselâm) bu konuda işaretle ifade ettikleri meselenin bir bağlantısı
yani insan âleminin beka âlemine bir benzerliği şudur ki, beka âlemine
geçişin başlangıcı olan ölüme misal, insan âleminde gıdaların birinci
hazmıdır. Bedenin yok olmasına misal, ikinci hazımdır. İkinci canlanmaya
misal, üçüncü hazımdır ki halis vücut bulur. Cesetlerin yeniden
diriltilmesine misal, dördüncü hazımdır ki sperm hâsıl olur. Mahşere misal,
babanın sulbüdür ki sperm onda toplanır. Hesap, kitap ve mîzâna misal,
nutfenin cevherinde hâsıl olan feleğin çeşitli durumlarının tesirleridir. Sırata
misal, babanın mesane yoludur. Cehenneme misal, fercin içleridir. Kevsere
misal, annenin nutfesidir. Cennete misal, rahimdir ki onda insan çeşitli
nimetler olan hisler ve kabiliyetler ile hayat bulur.
Mevlâ’ya kavuşmaya [150/b] misal ondan doğmuş olmaktır ki, insanın
güzel yüzünü görüp sevgilinin yüzüne hayrân olur. Bir benzerliği de şudur
ki ölüme misal uykudur. Şeytan’a misal vehim duygusu (vâhime) dur.
Berzaha misal rüyadır. Melekûta misal vâkıadır. Kabre misal sînenin içidir.
Münker ve Nekir’e misal tedbir ve seçmedir. Kabir karanlığına misal
Hak’tan gâfil olmaktır. Kabir azâbına misal nefsin cehaletidir. Kabir
aydınlığına misal kalp huzurudur. Kabir nimetlerine misal nefsin
marifetidir. İsrâfil’e misal ilâhî aşktır. Sûr’a misal insanın yaratılmasıdır.
Mahşere misal müşterek hisdir. Amel defterine misal hafıza kuvvetidir.
Mîzâna misal nazarî akıldır. Sırata misal mütefekkire kuvvetidir.
Cehenneme misal tabiat zindanıdır. Zebânîlere misal kötü ahlâktır. Elem
verici azâba misal Allah’a ortak koşmak ve nefsin hevâsına uymak, mâsivâ
ile meşgul olmak, itiraz ve şikâyettir. Çünkü hep edip eyleyen Mevlâ’dır.
Kevser havuzunun misali muhabbet şarabıdır. Cennet-i Alâ’ya misal
ârifin kalbidir. Hûri ve gılmâna misal güzel ahlâktır. Dört ırmağa misal ilim
suyu, hilim sütü, rıza balı ve aşk şarabıdır. “Naîm-i huld”e misal kesrette
vahdeti bulmaktır ki bu da “halvet der-encumen”dir [29] .
Beyt
Na‘îm-i huld helâlest ber kesî sâ’ib
Ki dest u leb be-na‘îm-i cihân ne-y-âlâyed
Beyt (in tercümesi)
Ebedî cennet nimetleri helâldir o kimseye ey Sâib! Elini, dudağını
bulaştırmaz dünya nimetine.
Allah’a kavuşmaya misal, gerçek fakrı [30] bulup onda fânî [31] olmaktır.
Sidre’ye misal, insanın başı ve yüzüdür. Tûbâ ağacına [32] misal, kadınların
başındaki saçlarıdır. Süslü Tûbâ’ya (Tûbâ-yı zîbâ) misal, şu ölçülü bedenin
organlarıdır.
Çünkü eller, ayaklar ve parmaklar Tûbâ dalları gibi aşağıya doğrudur.
Levh-i mahfûza misal, hâfıza kuvvetidir. Kalem-i a’lâya misal, hayal
kuvvetidir. Geniş Kürsî’ye misal, bütün beyindir. Onda olan ve yerde ve
gökte bulunan meleklere misal, bedenin his ve kãbiliyetleridir. Arş-ı
A’zam’a misal, kâmil insanın sırrıdır ki o, Hakk’a kavuşmuştur.
Beyt
Taht-ı dil ma‘mûr şod pâk ez-hevâ
Ber vey “er-rahmân ale’l-arşi’stevâ!”
Beyt (in tercümesi)
Gönül tahtı hevâdan pâk ve mâmur olunca, “ Rahmân arşı istivâ etti” [33]
âyeti orda hükümran oldu.
Hak teâlânın misali olmaz ki insan ruhunun misali olsun. Nitekim
Kur’ân’da “O’nun misli gibi bir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11) buyurmuştur.
“En yüce mesel Allah’ındır” (Nahl, 16/60) âyetini duyurmuştur.
Nazm
1-Ey gönül! Sendedir ol kâf-ı kanâ’at sende
Sendedir akl ü edeb, nutk u belâğat sende
2-Sendedir aşk ile can, hüsn ü melâhat sende
Sendedir baht-ı a’lâ, necm-i sa‘âdet sende
3-Sendedir ilm-i ledün, remz-i beşâret sende
Sendedir sırr-ı Hudâ, bâr-ı emânet sende
4-Sendedir künc-i nihân ayn-ı kerâmet sende
Sendedir kân-ı kerem, zât-ı hidâyet sende
5-Sendedir hamr-ı ezel, sekr ü ferâgat sende
Vâr iken tanı özün, bunca firâset sende
6-Sendedir nûr-ı Hudâ, lutf u inâyet sende
Hâsılı sendedir ol gâyet-i gâyet sende
7-Sendedir dürlü hüner, dürlü mahâret sende
Sendedir zabt ile rabt, emre itaat sende
8-Sendedir halk-ı cihân, cümle imâret sende
Sendedir bahr ile ber, cümle velâyet sende
9-Bu cihân varlığı hoş buldı nihâyet sende
Varlığın aşka değiş, eyle ferâgat sen de
10-Sendedir dûzah-ı sûzân, dahi Cennet sende
Sendedir iki cihân mülki tamâmet sende
11-Gâfil olma gözün aç, âlem-i kübrâ sensin
Sidre vü levh ü kalem, arş-ı muallâ sensin
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey gönül, kanaatın kaf harfi sendedir, akıl, edep, güzel konuşma hep
sende.
2- Sendedir aşk ile can, güzellik ve tatlılık; yüce talih ve saâdet yıldızı
sende.
3-Sendedir gizli ilimler ve müjde işareti; Hakk’ın sırrı ve emanet yükü
sende.
4-Sendedir gizli hazineler ve kerâmetler; cömertlik ocağı ve hidâyet
sendedir.
5-Sendedir ezel şarabı ve ferâğat sarhoşluğu; var iken tanı özünü, bunca
firâset sende.
6-Sendedir Hakk’ın nûru, yardımı ve keremi; hâsılı o gayelerin gayesi
sende.
7-Sendedir türlü hüner ve mahâretler; anlayıp, idrak etme ve itaat sende.
8-Sendedir cihanın varlığı ve bütün güzellik; denizlerle karalar ve bütün
ülkeler sende.
9-Bu cihan seninle varlığı güzel buldu; sen de varlığını aşkla değiş eyle,
ferâğat sende.
10-Sendedir yakıcı cehennem de Cennet de; iki cihanın mülkü tamamen
sende.
11-Gâfil olma gözünü aç, büyük âlem sensin; Sidre, Levh, Kalem, Arş-ı
Muallâ hep sensin.
[23] . Süflî âlem: Cismânî ve maddî âlemdir. Unsurlar âlemi de denir.
[24] . Âlem-i berzah: Mânend âbâd da denilir. Ölümle kıyamet arasında
geçen dönemdir.
[25] . Âlem-i melekût: Hak teâlânın mutlak hükümran olduğu âlemdir.
[26] . Mevâlîd-i selâse: Maden, bitki ve hayvan olmak üzere tabiatın üç
âleminden bahseden ilim.
[27] . Vâkıa / Vâkıât: Olay, olgu, rüya. Tasavvufta, misal ya da hitâb
yoluyla mânâ âleminden kalbe gelen mübeşşire. Halvette zikir ve ibadetle
meşgul iken sâlik kendini kaybedip çevresiyle ilgiyi kesince bazı
hakikatlere vâkıf olur. Uyku ile uyanıklık arasında meydana gelen bu hale
vâkıa denir. Şayet bu hal huzur halinde iken meydana gelirse, ona mükâşefe
denir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 509.)
[28] . Kısaca “lev-lâk” diye anılan hadis-i kudsîde Allah teâlâ: “ Sen
olmasaydın yâ Muhammed! Felekleri yaratmazdım ” buyurmuştur.
[29] . Halk içinde halktan ayrı olmaktır. Tasavvufta zâhirde halk ile
bâtında Hak ile olmak demektir. Bu kavram “El kârda, gönül Yâr’da”
deyimi ile ifade edilir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 206.)
[30] . Fakr: Yoksulluk demektir. Tasavvufta, dervişin hiçbir şeye sahip
olmadığının şuurunda olması, her şeyin gerçek mâlik ve sâhibinin Allah
olduğunu idrak etmesidir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 171.)
[31] . Fenâ: Yokluk ve hiçliktir. Tasavvufta kısaca kulun kendi fiilini
görmemesi halidir. Kul kendi şahsî irâde ve arzusuna göre değil, Allah’ın
irâde ve arzusuna göre hareket etmesi, kendi irâdesini Allah’ın irâdesinde
yok etmesidir.
[32] . Tûbâ ağacı: Cennet’te Sidre’de bulunan ve dalları bütün Cennet’i
gölgeleyen ağaç.
[33] . Bkz. Tâhâ, 20/5.
Allah’a kavuşmaya misal, gerçek fakrı bulup onda fânî olmaktır. Sidre’ye
misal, insanın başı ve yüzüdür. Tûbâ ağacına misal, kadınların başındaki
saçlarıdır. Süslü Tûbâ’ya (Tûbâ-yı zîbâ) misal, şu ölçülü bedenin
organlarıdır.
. Âlem-i melekût: Hak teâlânın mutlak hükümran olduğu âlemdir.
. Âlem-i berzah: Mânend âbâd da denilir. Ölümle kıyamet arasında geçen
dönemdir.
. Süflî âlem: Cismânî ve maddî âlemdir. Unsurlar âlemi de denir.
İnsanın kalbinde bulunan kötü ahlâkın (ahlâk-ı zemîme) hayvan
sûretlerine benzerliğini, vâkıât ve rüyaların [148/b] tabirlerini hece
harfleriyle bildirir.
Gönül tahtı hevâdan pâk ve mâmur olunca, “ Rahmân arşı istivâ etti”
âyeti orda hükümran oldu.
Çünkü insanın yüce dağların zirvelerine tırmanıp çıkması mümkün
değildir ki, derin denizlerin diplerine inebilsin, yeryüzünün içine tünel
kazarak dibine varıp aşağı âlemi (âlem-i esfel) görebilsin ve bütün bunların
sırlarına vâkıf olabilsin. Gökyüzünün daha üstüne yükselemez ki, feleklerin
ve yıldızların hakikat ve sırlarına tamamıyla erişip yüce âlemin (âlem-i
ulvî) sırlarına gereği gibi vâkıf olabilsin. Göklerdeki melekût [147/a]
âlemine giremez ki ruhlar âleminin sırlarını olduğu gibi bilip feleklerin
akıllarını ve nefislerini müşâhade edebilsin. Ondan da âlemin yaratıcısını,
bunca varlığı ve âlemi yoktan yaratmasını bilebilsin. Âlemin kısımlarını
hem de zerre zerre, sürekli çevirip değiştirmesinden ve terbiyesinden
Hakk’ın işlerini seyredip temâşâ edebilsin. Güzel isimlerine (esmâ) ve
sıfatlarına vâkıf olup ondan Hakk’ın zâtının marifetine yol bulabilsin.
Dört unsurdan tabiatın üç merhalesi (mevâlîd-i selâse) doğduğu gibi, dört
karışımdan da bedende organlar meydana gelmiştir. Gündüze misal insanın
sevinçli halidir; geceye misal insanın üzüntülü halidir. Açık havaya misal
insanın sevinçli hali ve ferahlığı, bulutlu havaya misal insanın iç sıkıntısıdır.
Gök gürültüsüne misal insanın sesidir; şimşeğe misal insanın gülmesidir.
Yağmura misal insanın ağlaması, rüzgara misal onun nefesleridir. [148/a]
Tabiattaki oluş ve bozuluşlara misal insanın konuşmalarındaki kelimeleridir.
Gök kuşağına misal keman gibi kaşlarıdır. Hilâle misal kulağı, dolunaya
misal yuvarlak yüzüdür. Gece karanlığına misal başındaki saçları, sabah
aydınlığına misal alnıdır. Şu görünen âleme insan âleminin benzerliği bu
anlatılanlardan başka daha pek çoktur. Fakat ârif olana bir işaret bile
yettiğinden daha fazla sözü uzatmaya lüzum yoktur.
Kevser havuzunun misali muhabbet şarabıdır. Cennet-i Alâ’ya misal
ârifin kalbidir. Hûri ve gılmâna misal güzel ahlâktır. Dört ırmağa misal ilim
suyu, hilim sütü, rıza balı ve aşk şarabıdır. “Naîm-i huld”e misal kesrette
vahdeti bulmaktır ki bu da “halvet der-encumen”dir.
Allah’a kavuşmaya misal, gerçek fakrı bulup onda fânî olmaktır. Sidre’ye
misal, insanın başı ve yüzüdür. Tûbâ ağacına misal, kadınların başındaki
saçlarıdır. Süslü Tûbâ’ya (Tûbâ-yı zîbâ) misal, şu ölçülü bedenin
organlarıdır.
Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsan bedeni küçük
âlem (âlem-i asgar), ruhu ise büyük âlem (âlem-i ekber) dir. Çünkü âlemde
ne yaratılmışsa hepsinin örneği insan vücudunda bulunmuştur. İnsanın
cismi ve ruhu bütün âlemin bir kopyasıdır ki iki âlem tamamıyla bir insanda
mevcut ve âşikâr bilinmiştir. Mesela bütün hissedilen, cansız (cemâdât)
varlıklara misal, insanın organlarıdır. Hayvanlar âlemine misal, insanın
huylarıdır. Dört mevsime misal, insanın dişleridir. Sayılar ile tertip ve
düzene misal, insanın his ve kabiliyetleridir. Âlem-i berzaha misal, insanın
düşünceleri, fikirleri ve hatıralarıdır. Âlem-i melekûta misal, insanın canı ve
gönlüdür. Bu benzetmelerin sonu yoktur. Değil bu kitaba, belki böyle yüz
kitaba bile sığmaz. Fakat Allah’ın ârif kulunun kalbine sığar. Bu makãmda
ancak güneşten bir zerre, deryâdan bir damla açıklayabiliriz. Ta ki bu
insanın en büyük âlem (âlem-i ekber) olduğu anlaşılıp kendi nefsini
bilmesine (marifet-i nefs) delil olup Hakk’ı tanımaya tâlip olanlara kolaylık
olsun. Ancak, âlemin bir özeti olan insanın şerefli bedeni, yeryüzü ile
gökler değerindedir ki bu cihandır. Ay ve yıl kadardır ki zamandır. [147/b]
Ülkeler, beldeler kadardır ki mekândır.
Delîli Hakkı idersen taleb oku “lev-lâk”
Ey azîz! Bilinmelidir ki irfân ehli şöyle demişlerdir: İnsan bedeni küçük
âlem (âlem-i asgar), ruhu ise büyük âlem (âlem-i ekber) dir. Çünkü âlemde
ne yaratılmışsa hepsinin örneği insan vücudunda bulunmuştur. İnsanın
cismi ve ruhu bütün âlemin bir kopyasıdır ki iki âlem tamamıyla bir insanda
mevcut ve âşikâr bilinmiştir. Mesela bütün hissedilen, cansız (cemâdât)
varlıklara misal, insanın organlarıdır. Hayvanlar âlemine misal, insanın
huylarıdır. Dört mevsime misal, insanın dişleridir. Sayılar ile tertip ve
düzene misal, insanın his ve kabiliyetleridir. Âlem-i berzaha misal, insanın
düşünceleri, fikirleri ve hatıralarıdır. Âlem-i melekûta misal, insanın canı ve
gönlüdür. Bu benzetmelerin sonu yoktur. Değil bu kitaba, belki böyle yüz
kitaba bile sığmaz. Fakat Allah’ın ârif kulunun kalbine sığar. Bu makãmda
ancak güneşten bir zerre, deryâdan bir damla açıklayabiliriz. Ta ki bu
insanın en büyük âlem (âlem-i ekber) olduğu anlaşılıp kendi nefsini
bilmesine (marifet-i nefs) delil olup Hakk’ı tanımaya tâlip olanlara kolaylık
olsun. Ancak, âlemin bir özeti olan insanın şerefli bedeni, yeryüzü ile
gökler değerindedir ki bu cihandır. Ay ve yıl kadardır ki zamandır. [147/b]
Ülkeler, beldeler kadardır ki mekândır.
Allah’a kavuşmaya misal, gerçek fakrı bulup onda fânî olmaktır. Sidre’ye
misal, insanın başı ve yüzüdür. Tûbâ ağacına misal, kadınların başındaki
saçlarıdır. Süslü Tûbâ’ya (Tûbâ-yı zîbâ) misal, şu ölçülü bedenin
organlarıdır.
. Fakr: Yoksulluk demektir. Tasavvufta, dervişin hiçbir şeye sahip
olmadığının şuurunda olması, her şeyin gerçek mâlik ve sâhibinin Allah
olduğunu idrak etmesidir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 171.)
. Halk içinde halktan ayrı olmaktır. Tasavvufta zâhirde halk ile bâtında
Hak ile olmak demektir. Bu kavram “El kârda, gönül Yâr’da” deyimi ile
ifade edilir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 206.)
. Kısaca “lev-lâk” diye anılan hadis-i kudsîde Allah teâlâ: “ Sen
olmasaydın yâ Muhammed! Felekleri yaratmazdım ” buyurmuştur.
. Vâkıa / Vâkıât: Olay, olgu, rüya. Tasavvufta, misal ya da hitâb yoluyla
mânâ âleminden kalbe gelen mübeşşire. Halvette zikir ve ibadetle meşgul
iken sâlik kendini kaybedip çevresiyle ilgiyi kesince bazı hakikatlere vâkıf
olur. Uyku ile uyanıklık arasında meydana gelen bu hale vâkıa denir. Şayet
bu hal huzur halinde iken meydana gelirse, ona mükâşefe denir. (Uludağ,
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü , s. 509.)
. Bkz. Tâhâ, 20/5.
. Tûbâ ağacı: Cennet’te Sidre’de bulunan ve dalları bütün Cennet’i
gölgeleyen ağaç.
. Fenâ: Yokluk ve hiçliktir. Tasavvufta kısaca kulun kendi fiilini
görmemesi halidir. Kul kendi şahsî irâde ve arzusuna göre değil, Allah’ın
irâde ve arzusuna göre hareket etmesi, kendi irâdesini Allah’ın irâdesinde
yok etmesidir.
. Mevâlîd-i selâse: Maden, bitki ve hayvan olmak üzere tabiatın üç
âleminden bahseden ilim.

